فَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰى لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 36. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tevekkül, ahiret nimeti, şura suresi 36. ayet, şura 36, iman, dünyalık nimet, şura suresi, allah, dünya, hayat, güven
-
"Size verilen her şey dünya hayatının geçici zevklerinden ibarettir. Allah katında olanlar ise daha iyi ve daha kalıcıdır. Bunlar, iman eden ve Rab’lerine dayanıp güvenenler içindir."
Dünya Nimetleri Ebedî Lezzetleri Kazanmaya Vesiledir
Size verilen her şey dünya hayatının geçici zevklerinden ibarettir. Allah katında olanlar ise daha iyi ve daha kalıcıdır. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah Teâlâ dünyada bu nimetleri ve lezzetleri insanlara, bu vesile ile ebedî nimetleri ve kalıcı lezzetleri kazanmaları için vermiştir. Aynı şekilde onlara vermiş olduğu göz, kulak ve diğer duyu organlarını da ebedî ve kalıcı olanı kazanmaları için vermiştir. Allah, vermiş olduğu malları ve lezzetleri, emredildikleri cihetten başka yönlerde kullananları hüsrana uğrayanlar ve boş şeylerle oyalananlar diye nitelemiştir. Aynı şekilde verdiği duyu organlarını gayesi dışında kullananları da sağır, dilsiz ve kör olarak nitelemiştir. Bu nimetlerle ebedî hayatı kazanamayanları da ölü diye nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir. İkinci bir ihtimal dc şöyle denilmesidir: Onlara bu dünyada verilen lezzetler ve nimetler ancak Allah katında bulunan ve âhiretle onlara verileceği vâdedilen nimetlere özendirmek içindir. Aynı şekilde zorluklarla ve belâlarla imtihan edilmeleri de ancak Allah’ın uyardığı ve âhirette başlarına gelmekle korkuttuğu azaptan sakındırmak içindir. Buna göre Size verilen her şey dünya hayatının geçici zevklerinden ibarettir cümlesi, onlardan yararlanırsınız, fakat onlar çabuk biter ve yok olurlar, geriye onlardan bir şey kalmaz, size vermediği ise ebedî ve bakî olandır mânasına gelir.
Sonra Allah Teâlâ, bakî olanın kime verileceğini de açıklamaktadır: Bunlar, iman eden ve Rab’lerine dayanıp güvenenler içindir. Onlar, dünya ve âhiretin Allah’a ait olduğuna, yaratmak ve emretmenin de O’nun yetkisinde bulunduğuna ve O’nun yaratılmışlıkla ilgili her türlü mânadan uzak olduğuna iman edenlerdir. Rab’lerine dayanıp güvenenler içindir, yani onlar işlerinde Allah’a güvenip dayanırlar, Allah onların yegâne güvencesi ve dayanağıdır, onlar bütün işlerinde Allah’tan aşka hiç kimseye güvenip dayanmazlar.
Yorumu Yorumla
-
Ûtîtüm (اُوتٖيتُمْ)
İbn Fâris, kelimenin "e-t-y" kökünden türediğini ve asıl manasının "gelmek, ulaşmak, bir şeyi alıp getirmek ve ihsan etmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu fiilin meçhul (edilgen) mazi formu (ûtîtüm/size verildi), insanın elindeki dünyevi imkânların onun kendi öz mutlak gücüyle yaratılmadığını; bu imkânların ona aşkın bir irade tarafından sadece geçici bir süreliğine "iletildiğini" ve "verildiğini" lügat açısından kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "e-t-y" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, "ita" (vermek) eyleminin "bir hakkı veya nasibi sahibine teslim etmek" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde insanın sahip olduğu her türlü varlığın (mal, mülk, makam) etimolojik olarak dışarıdan gelen bir tahsisat olduğunu; dolayısıyla insanın bu verilmiş şeyler üzerinde mutlak bir mülkiyet iddiasında bulunmasının lügat bilimi açısından ontolojik bir çelişki olduğunu kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "e-t-y" kökünün sözlükte "verilmek, bahşedilmek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, cümlenin başındaki "mâ" (her ne) edatıyla birlikte kullanımının, insana lütfedilen dünyevi nimetlerin miktarından bağımsız olarak, hepsinin aynı "geçici tahsisat" kategorisinde değerlendirildiğini ve ilahi kaynağa bağlandığını etimolojik bağlamda teyit ettiğini belirtir.
Şey'in (شَيْءٍ)
İbn Fâris, kelimenin "ş-y-e" köküne dayandığını ve temel anlamının "varlık sahnesine çıkmak, irade edilmek ve mevcut olmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin nekra (belirsiz) formundaki bu kullanımının, "az veya çok, değerli veya değersiz, maddi veya manevi" ayrımı yapmaksızın evrendeki her türlü nesneyi ve imkânı kapsayan en geniş etimolojik şemsiye olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, "ş-y-e" kökünü varoluşsal ve felsefi bir yaklaşımla ele alır. Cündioğlu, "şey" kelimesinin lügatteki "mevcut olan nesne" vurgusunun, bu bağlamda dünyanın tüm toplamını tek bir hiçlik derecesine indirgediğini belirtir. Ona göre "size verilen her şey", insanın uğruna ömrünü harcadığı o koca evrenin ve nimetlerin, ilahi hakikat karşısında sadece sıradan, izafi ve ontolojik ağırlığı olmayan basit birer "nesneden" (şey) ibaret olduğunu felsefi bir dille resmeder.
Metâ'u (مَتَاعُ)
İbn Fâris, kelimenin "m-t-a" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyden geçici olarak faydalanmak, kısa süreli bir lezzet almak ve zamanla tükenip giden eşya" olduğunu belirtir. İbn Fâris, lügatte yolcunun yanına aldığı azığa ve çabuk eskiyen ev eşyasına da bu kökten isim verildiğini hatırlatarak; bağlam içerisinde dünya hayatının tamamının, sonsuzluğa kıyasla sadece anlık bir istifade ve etimolojik olarak "tükenmeye mahkûm bir yolcu azığı" (meta) olduğunu kusursuz bir metaforla ifade eder.
Toshihiko Izutsu, "m-t-a" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük evrimini analiz eder. Izutsu, kelimenin İslam öncesi bedevi kültürde tamamen fiziksel, ticari ve pratik bir faydayı anlattığını belirtir. Ayetin kurgusunda ise bu kelime, ahiretin "ebediliği" (ebkâ) karşısına yerleştirilerek; dünya hayatının değersizliğini değil, onun sadece geçici, kullanım süresi kısıtlı ve araçsal bir "tüketim nesnesi" olduğunu anlambilimsel olarak tanımlayan sarsıcı bir teolojik kavrama dönüşür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "m-t-a" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve Mekke'nin ticari hayatı üzerinden inceler. Öztürk, tüccar bir toplum olan Hicaz Araplarının zihninde "meta" kelimesinin doğrudan "ticari mal, alınıp satılan ve elde tutulmayan eşya" anlamına geldiğini belirtir. Metnin bu kelimeyi kullanarak, müşriklerin sımsıkı sarıldıkları zenginliğin, bizzat kendi ticari lügatleri üzerinden ne kadar kalıcılıktan uzak ve geçici bir "emtia" olduğunu deşifre ettiğini analiz eder.
Ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)
İbn Fâris, kelimenin "d-n-v" kökünden geldiğini ve temel anlamının "uzaklığın zıddı olarak yakın olmak, alçalmak, mekân veya değer bakımından aşağıda bulunmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris, "ednâ" kelimesinin müennes (dişil) formu olan dünyanın, etimolojik olarak insana zaman ve duyular açısından en "yakın" olan; ancak aynı zamanda değer, hakikat ve kalıcılık bakımından en "aşağı/düşük" olan mevcut yaşam formunu kusursuz bir tezatla isimlendirdiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "d-n-v" kökünün anlambilimsel çerçevesinde "iki şeyin birbirine olan mekânsal veya boyutsal mesafesinin kısalığı" yattığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu ismin, "hayat" kelimesini niteleyerek, insanın içinde bulunduğu mevcut yaşamın nihai ve en yüksek form olmadığını; bunun sadece en "yakın/alçak" (dünya) versiyon olduğunu ve asıl yüksek yaşamın (ahiret) onu beklediğini etimolojik olarak kanıtladığını kaydeder.
Arthur Jeffery, kelimenin sadece saf Arapça bir kökten türetilmediğini, etimolojik olarak Sami dil ailesindeki akrabalıklara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede maddi ve geçici yaşamı ifade eden kavramların Arapçadaki "d-n-v" köküyle formüle edildiğini; bu kelimenin İslam öncesi dönemde Hristiyan ve Yahudi monoteizminin etkisiyle Arapçanın eskatolojik (ahirete dair) sözlüğünün merkezine yerleştiğini iddia eder.
Hayrun (خَيْرٌ)
İbn Fâris, kelimenin "h-y-r" köküne dayandığını ve asıl manasının "şerrin zıddı olarak; akıl, fıtrat ve yaratılış bakımından tercih edilen, seçilen, üstün ve değerli olan" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin lügatteki bu "tercih edilme" ve "istek duyulma" vurgusunun, bağlam içerisinde Allah katında olan nimetlerin, dünyevi "meta" karşısında sadece niceliksel değil, etimolojik ve ontolojik olarak mutlak bir kalite ve üstünlük barındırdığını ifade ettiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "h-y-r" kökünün sözlükte "iyilik, fayda, daha iyi ve daha üstün olan" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin burada ism-i tafdil (kıyaslama/üstünlük) formunda kullanıldığını; insanın elindeki geçici varlığa (meta) karşılık, ilahi makamda vaat edilenin fıtrat terazisinde etimolojik olarak "en iyi, en tercih edilesi ve en saf" değer olduğunu lügat bilimi açısından teyit ettiğini kaydeder.
Ebkâ (اَبْقٰى)
İbn Fâris, kelimenin "b-k-y" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin tükenmemesi, değişmeden sabit kalması, kesintiye uğramaması ve zamanın ötesine geçmesi" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelimenin ism-i tafdil (daha kalıcı) formu, dünya hayatının kökündeki (meta/tükeniş) vurgusunu tamamen iptal eder; Allah katındaki ödülün zamanın yıpratıcı etkisinden, ölümden ve bozulmadan azade olan o mutlak ontolojik sürekliliğini lügat açısından kesin bir dille ilan eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "b-k-y" kökünü metnin estetik ve retorik bütünlüğü içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, ayetin ilk kısmında yer alan ve "çabuk tükenen, geçici fayda" anlamına gelen "meta" kelimesi ile; ayetin ikinci kısmında yer alan ve "kesintisiz, sonsuz ve daha kalıcı" anlamına gelen "ebkâ" kelimesi arasında kurulan sarsıcı lügatsel zıtlığın (tıbâk sanatının), metnin varoluşsal diyalektiğini zirveye taşıdığını analiz eder. Etimolojik tezat, muhatabı ebedi olanı fani olana tercih etmeye zorlar.
Râgıb el-İsfahânî, "b-k-y" kökünün anlamsal özünde "fena bulmanın (yok olmanın) zıddı olan mutlak mevcudiyet" yattığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, ahiret nimetlerini nitelediğinde, o nimetlerin dışarıdan bir müdahaleyle bitirilmesinin veya kendiliğinden çürümesinin imkânsız olduğunu; ilahi iradeye bağlı olarak etimolojik bir ölümsüzlük kazandığını kaydeder.
Yetevekkelûn (يَتَوَكَّلُونَ)
İbn Fâris, kelimenin "v-k-l" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir işi başkasına havale etmek, acziyetini bilerek karşısındakine güvenmek ve ona dayanmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin tefe'ul babındaki muzari (geniş zaman) formunun, imanın (âmenû) ardından gelerek; müminin geçici dünyaya (meta) değil, sadece ebedi olana (Rabbine) bağlandığı o kesintisiz, eylemsel ve aktif sığınma durumunu etimolojik olarak vurguladığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "v-k-l" kökünün anlambilimsel analizinde, bu fiilin "tembellik veya pasif bir bekleyiş (tevâkül)" olmadığını; tam aksine, insanın kendi sınırlarını idrak ettikten sonra iradesini ve güvencesini bilinçli bir kararla mutlak yeterliliğe (Allah'a) teslim etmesi manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde "Rablerinden başkasına dayanmamaları" koşulunun, lügat açısından geçici olanı terk edip baki olana tutunmanın ontolojik şartı olduğunu kaydeder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "v-k-l" kökünü klasik Arap toplumunun himaye (patronaj) sistemleri üzerinden inceler. Aydar, bedevi toplumda kişinin hayatta kalmak için kabile reisine veya güçlü bir müttefike "vekalet vermesinin/dayanmasının" sosyolojik bir zorunluluk olduğunu belirtir. Ayetin kurgusunda bu kelime, dünyevi otoritelerden ve geçici metalardan (mal-mülk) tamamen koparak; yegâne sarsılmaz ve kalıcı hami olarak Rabb'e "dayanmayı" emreden ve kabilevi sığınma kodlarını yıkan devasa bir lügat devrimidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla