تَرَى الظَّالِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِـعٌ بِهِمْۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِۚ لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 22. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: cennet, zalimler, iman, şura suresi 22. ayet, şura 22, şura suresi, salih amel, korku, başlarına gelme, rab, amel, salih, zulüm, güven
-
"Zâlimlerin yaptıklarından ötürü korkuya kapıldıklarını göreceksin; ama bu mutlaka başlarına gelecek. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar ise cennet bahçelerinde olacaklar. Onlar için Rab’leri katında istedikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur."
Zâlimlerin yaptıklarından ötürü korkuya kapıldıklarını göreceksin; ama bu m utlaka başlarına gelecek. Cenâb-ı Hak, korku ve endişeyi kâfirlerin ve zâlimlerin âhirette yaşayacağını, müminlerin ise dünyada yaşayacağını hatırlatmaktadır. Başına gelecek olan akıbetten dünyada iken korku ve endişe duyan insanı Allah âhiret korkusundan emin kılar. Dünyada iken Allah’ın azabıyla alay eden kişiye de korku ve endişeyi âhirette yaşatır. Resûlullah’ın (s.a.) şu hadisi de bu mânaya gelir: “Allah bir insana iki korkuyu, yani hem dünya korkusunu ve hem de âhiret korkusunu yaşatmaz; dünyada kendisinden korkana âhirette güven verir, dünyada kendisinden korkmayana da âhirette korku yaşatır”.
Allah Teâlâ sonra müminlerin âhiretteki hayatlarından haber veriyor: îman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar ise cennet bahçelerinde olacaklar. O nlar için Rab’leri katında istedikleri her şey vardır. Böylece her iki kesimin de dünyada ve âhirette neler kazandıklarını hatırlatmış olmaktadır. İbn Kuteybe ve Ebû Avsece, âyetteki “ravdât” (رَوْضَاتِ) kelimesine bostanlar diye mâna verdiler. Kisâî de buna akarsu civarındaki yeşillikler anlamını verdi, işte büyük lütuf budur. Burada Allah, âhirette onlara verilen nimetlerin kendi lütfu olduğunu, insanların kendilerinin hak ettikleri karşılık olmadığını haber vermektedir. Bundan dolayı ona büyük ismini vermiştir, çünkü o ebedîdir ve asla son bulmayacaktır.
Yorumu Yorumla
-
Terâ (تَرَى)
İbn Fâris, kelimenin "r-e-y" kökünden türediğini ve asıl anlamının "gözle bakmak, zihinsel olarak kavramak ve idrak etmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu fiilin muhataba yönelik (sen görürsün) kullanımı, ahiret sahnesindeki o dehşetli tablonun, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar somut, apaçık ve görsel bir kesinlikle etimolojik olarak gerçekleşeceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "r-e-y" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin hem fiziksel görme (basar) hem de kalp/akıl gözüyle bilme (basîret) manalarını barındırdığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, zalimlerin içine düşeceği o çaresiz durumu, şahit olanın zihninde sarsılmaz bir gerçeklik olarak lügat bilimi açısından tasvir ettiğini kaydeder.
Ez-Zâlimٖîne (الظَّالِمٖينَ)
Toshihiko Izutsu, kelimenin "z-l-m" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük evrimini analiz eder. Izutsu, İslam öncesi Arap toplumunda fiziksel güç kullanarak başkasının hakkını gasp eden ve kabile asabiyetiyle terör estirenlerin dünyevi zorbalığını anlatan bu kelimenin; ayetin kurgusunda, ilahi hakikati reddederek kendi ontolojik sonlarını hazırlayan teolojik isyankârları tanımlayan en temel lügat unsuruna dönüştüğünü etimolojik olarak gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "z-l-m" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi üzerinden inceler. Öztürk, kelimenin ism-i fâil çoğul formunun, Mekke'de tevhid inancına karşı sistematik bir baskı kuran ve kendi otoritelerini mutlaklaştıran statüko sahiplerini işaret ettiğini belirtir. Etimolojik olarak "bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koymak" anlamına gelen bu kök, şirkin ve ilahi mesajı saptırmanın en yoğun lügat karşılığı olarak metinde yer bulur.
Müşfikٖîne (مُشْفِقٖينَ)
İbn Fâris, kelimenin "ş-f-k" köküne dayandığını ve temel anlamının "korku ile karışık bir incelik, titreme, bir şeyin başa gelmesinden duyulan derin kaygı" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin ism-i fâil kalıbındaki bu çoğul kullanımının, zalimlerin ahiret sahnesinde dünyadaki kibirlerinden tamamen sıyrılmış, yapıp ettiklerinin sonucunu bekleyen o çaresiz ve ürpertili psikolojik çöküşlerini etimolojik olarak resmettiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "ş-f-k" kökünü metnin retorik bütünlüğü ve psikolojik derinliği içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, dünyada büyüklenerek (istikbar) hareket eden zalimlerin, ahiret düzleminde etimolojik olarak "korkudan titreyen, sinmiş" (müşfikîn) bir duruma düşmelerinin lügat üzerinden kurulan eşsiz bir tezat ve ilahi adalet estetiği olduğunu analiz eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ş-f-k" kökünün sözlükte "korkmak, sakınmak ve endişe duymak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bağlam içerisinde, işlenen suçların ağırlığı altında ezilen vicdanın, yaklaşmakta olan ilahi cezaya karşı duyduğu pasif ve kaçınılmaz dehşeti lügat bilimi açısından tasvir ettiğini kaydeder.
Kesebû (كَسَبُوا)
İbn Fâris, kelimenin "k-s-b" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyi aramak, talep etmek, çalışıp çabalayarak elde etmek ve toplamak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu fiil, zalimlerin başına gelecek olan azabın ilahi bir haksızlık olmadığını; tamamen kendi özgür iradeleriyle, bilinçli dünyevi mesaileriyle (amelleriyle) kazandıkları hak edilmiş bir sonuç olduğunu lügat açısından kesin bir dille ispatlar.
Râgıb el-İsfahânî, "k-s-b" kökünün lügat manasını "kişinin kendi menfaati için bilerek ve isteyerek yaptığı kazanç eylemi" olarak detaylandırır. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin çok sarsıcı ve ironik bir kullanımına dikkat çeker: Zalimler dünyada kâr ve fayda elde ettiklerini zannederken, etimolojik olarak aslında kendi yıkımlarını ve azaplarını "kazanmış", kendi elleriyle bu dehşetli bilançoyu toplamışlardır.
Vâkı'un (وَاقِعٌ)
İbn Fâris, kelimenin "v-k-a" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir şeyin ağır ve sarsıcı bir şekilde yukarıdan aşağıya düşmesi, kesin olarak gerçekleşmesi ve yerini bulması" olduğunu aktarır. İbn Fâris, ism-i fâil formundaki bu kelimenin, zalimlerin kazandıkları kötülüklerin sonucunun sıradan bir ihtimal değil, etimolojik olarak tepelerine kaçınılmaz bir biçimde çökecek olan mutlak, ağır ve fiziksel bir gerçeklik olduğunu vurguladığını söyler.
Dücane Cündioğlu, "v-k-a" kökünü varoluşsal bir yaklaşımla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatteki "düşme/gerçekleşme" vurgusunun, insanın kendi ürettiği yalanların ve sahte sistemlerin ilahi hakikat karşısında çöküşünü simgelediğini belirtir. Ona göre azabın "vâkı" olması, hakikatin ontolojik ağırlığının, inkârcıların varoluşsuzluk illüzyonunun üzerine etimolojik bir kesinlikle ve şiddetle inmesidir.
Ravdâti (رَوْضَاتِ)
İbn Fâris, kelimenin "r-v-d" kökünden türediğini ve lügat temelinde "suyu bol olan, bitkilerin ve yeşilliklerin gür bir şekilde birbirine karıştığı ferah mekân" manalarını barındırdığını belirtir. İbn Fâris, çölde yaşayan Arap zihni için en yüksek huzur ve refahı simgeleyen bu kelimenin, bağlam içerisinde müminler için hazırlanan ahiret yurdunun estetik, canlı ve suyla beslenen o eşsiz ferahlığını etimolojik olarak ifade ettiğini söyler.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik tahlilinde saf Arapça kökenlerin yanı sıra, Orta Doğu dil havzasındaki kadim bahçe ve cennet terminolojisine dikkat çeker. Jeffery, "r-v-d" kökünün İrani ve Sami dillerdeki krallara ait özel, sulak ve korunaklı hasbahçe (paradeisos) tasvirleriyle etkileşim içinde olduğunu; Kur'an'ın bu kökü kullanarak eskatolojik ödülü, muhatabın zihnindeki en üst düzey lüks ve huzur mekânıyla formüle ettiğini savunur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "r-v-d" kökünün sözlükte "yeşillik, sulak ve güzel bahçe" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin çoğul formunda (ravdât) kullanılmasının, inananlara sunulan ilahi lütfun çeşitliliğini, genişliğini ve tekdüze olmayan o eşsiz, hareketli doğasını lügat bilimi açısından teyit ettiğini kaydeder.
El-Cennâti (الْجَنَّاتِ)
İbn Fâris, kelimenin "c-n-n" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek ve yoğunluğu sebebiyle altta kalanı saklamak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, etimolojik olarak ağaçlarının ve yapraklarının sıklığından dolayı toprağı örten, gölgelik ve sık ormanlık alanlara bu kökten isim verildiğini; bağlam içerisinde kelimenin, inananlar için hazırlanan eskatolojik mükâfatın zenginliğini, göz kamaştırıcılığını ve korunaklı yapısını lügat üzerinden tasvir ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, "c-n-n" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük dönüşümünü analiz eder. Izutsu, İslam öncesi bedevi Arap kültüründe, çölün ortasında hayatta kalmayı sağlayan sıradan ve dünyevi bir vahayı, ağaçlık alanı tanımlayan bu lügat anlamının; metnin kurgusunda, ilahi hoşnutluğun tecelli ettiği nihai, aşkın ve kusursuz ahiret yurduna dönüşerek teolojik bir zirveye yerleştiğini etimolojik olarak gösterir.
El-Cevâlîkî, klasik Arap dilbilimi ve yabancı kelimeler (muarreb) bağlamında "c-n-n" kökünün türevlerini incelerken, kelimenin Arapça kökenli (örtmek/gizlemek) yapısını doğrulamakla birlikte, ahiret bahçesi anlamındaki bu kullanımın, Aramice ve Süryanicedeki "ginta" (bahçe) kelimesiyle kadim bir fonetik ve anlamsal akrabalığa sahip olduğunu klasik lügat çalışmaları çerçevesinde ifade eder.
El-Fadlü (الْفَضْلُ)
İbn Fâris, kelimenin "f-d-l" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin aslında ve ihtiyacında olandan arta kalması, fazlalaşması, ziyadelik ve üstünlük" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, müminlere verilen ahiret ödüllerinin sadece onların dünyadaki ibadetlerinin ve iyiliklerinin (amellerinin) bire bir matematiksel karşılığı olmadığını; aksine ilahi cömertliğin, hak edilenin çok ötesine geçen o uçsuz bucaksız, hesapsız ve fazladan lütfunu lügat açısından kesinleştirir.
Râgıb el-İsfahânî, "f-d-l" kökünün anlamsal özünde "hiçbir mecburiyet olmaksızın, sırf ihsan ve kerem duygusuyla verilen karşılıksız armağan" yattığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, zalimlerin kendi elleriyle "kazandıkları" (kesebû) azaba karşılık; müminlerin ulaştığı makamın, kendi çabalarından ziyade Allah'ın etimolojik olarak o muazzam ve aşkın bağışlayıcılığına (fadlü'l-kebîr) dayandığını anlambilimsel olarak kanıtladığını kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "f-d-l" kökünün sözlükte "artmak, üstün olmak, lütuf ve ihsan" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin "el-kebîr" (büyük) sıfatıyla birlikte kullanımının, inananlar için hazırlanan eskatolojik nimetlerin insan aklının, tasavvurunun ve dünyevi değer ölçülerinin sınırlarını aşan mutlak bir ilahi cömertlik olduğunu lügat bilimi açısından vurguladığını belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla