Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 123. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 123. Ayet

    كَذَّبَتْ عَادٌۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Keżżebet ‘âdun(i)lmurselîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Âd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar.”

      Hûd ve Âd Kavmi

      Âd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar. En doğrusunu Allah bilir ya, ama bu da daha önce belirttiğimiz gibidir. Yani fiilin müennes gelmesi, “cemâatü Âd” (Âd topluluğu) takdiri itibariyledir, yani şöyle takdir edilmiştir: “Kezzebet cemâatü Âdin el-murselîn” (كَذَّبَتْ جَمَاعَةُ عَادٍ الْمُرْسَلِينَ). Çoğul olarak peygamberleri demesi, daha önce de belirttiğimiz gibi her peygamberin, kavmini peygamberlerin hepsine iman etmeye davet etmesi itibariyledir. Buna göre onlardan birini inkâr eden hepsini inkâr etmiş olur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kezzebet (كَذَّبَتْ)

        Yalanlamak, asılsız saymak, gerçeği inkar etmek ve reddetmek anlamlarına gelen k-z-b (ك ذ ب) kökünden, tef'il babında (tekzib) türetilmiş üçüncü tekil şahıs müennes (dişil) mazi fiildir ("Yalanladı / Yalan saydı").

        İbn Fâris, k-z-b (ك ذ ب) kökünün temel anlamının "sözün gerçeğe ve vakıaya uymaması, bir şeyin asılsız, kof ve boş olması" olduğunu belirtir. Fiil tef'il babında (tekzib) kullanıldığında, "birinin yalan söylediğini iddia etmek, hakikati kasten ve şiddetle reddetmek" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eyleminin epistemolojik ve ahlaki boyutunu tahlil eder. Yalanlamak (kezzebet), hakikate dair bir bilgi eksikliği veya masum bir şüphe duyma hali değildir. Âd kavminin bu eylemi, peygamberin getirdiği tevhid hakikatini anlamamalarından değil; statükolarını korumak için inatla, kibirle ve düşmanca bir tavırla o gerçeği "asılsız sayma ve iptal etme" çabasıdır. Bilgiyi değil, ahlaki teslimiyeti reddediştir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "kizb" (yalan) kavramının Cahiliye dönemindeki dünyevi kullanımından sıyrılarak Kur'an'da nasıl teolojik bir kavrama dönüştüğünü inceler. Tekzib, ilahi mesaja karşı ontolojik olarak kapıları kapatan aktif bir isyan halidir. İmanın ve tasdikin (doğrulamanın) mutlak zıddı olarak, aklın kendi putlarını korumak uğruna vahye karşı başlattığı bilinçli bir karalama kampanyasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin dişil (kezzebet) formda gelmesinin gramatikal ve sosyolojik nedenini okur. Fiilin faili olan "Âd" kelimesi bir kabile/cemaat ismidir ve Arapçada topluluk isimleri semai müennes (dişil) kabul edilir. Bu gramatikal tercih, yalanlama eyleminin bireysel ve izole bir karşı çıkış olmadığını; bütün bir toplumun, örgütlü bir kitlenin ortak, homojen ve yapısal bir refleksi (kolektif bir ret cephesi) olduğunu gösterir. Bireyler değil, bütün bir kabile asabiyeti hakikati yalanlamıştır.

        'Âdün (عَادٌ)

        Tarihsel bir Arap kabilesinin (Âd kavminin) özel ismidir. Cümlenin faili (öznesi) olduğu için ötre ile merfudur ("Âd kavmi").

        El-Cevâlîkî, el-Mu'arreb adlı eserinde bu ismin eski Arap tarihi bağlamında oldukça kadim (Arab-ı Bâide) bir isimlendirme olduğunu, kökeninin İbranice veya Süryanice gibi diğer Sami dillerine uzanabileceğini belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında "Âd" isminin kökenini inceler. Bu ismin Eski Ahit'te (İncil ve Tevrat'ta) geçmediğini, tamamen antik Arabistan coğrafyasına ve yerel Arap hafızasına ait otokton (yerli) bir gelenek olduğunu belgeler. Kur'an, muhatapları olan Mekkelilere kendi coğrafyalarının iyi bildiği bu kadim ve güçlü kabileyi bir ibret prototipi olarak sunar.

        İbn Fâris, dilbilimcilerin bu özel ismi Arapça a-v-d (ع و د) veya a-d-v (ع د و) kökleriyle irtibatlandırma çabalarını aktarır. Birinci kök (avdet/dönüş) üzerinden "eski çağlara dönüşü/kadimliği"; ikinci kök (udvan/haddi aşmak) üzerinden ise "kibirle sınırları aşan ve zalimleşen topluluk" anlamlarını türetmeye çalışan etimolojik yaklaşımlar mevcuttur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Âd kavminin tarihsel ve coğrafi kimliğini tahlil eder. Kur'an'da İrem şehriyle ve "yüksek sütunlarla" anılan bu kavim, Güney Arabistan'da (Ahkâf bölgesinde) yaşamış, muazzam fiziksel güçleri, mimari dehaları ve inşa ettikleri devasa yapılarla övünen, ancak bu maddi gücün getirdiği kibirle putperestliğe ve zorbalığa sapan tarihsel bir güç sembolüdür.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), surenin kurgusundaki edebi ve sosyolojik geçişi okur. Bir önceki kıssada Nuh tufanıyla evrensel/küresel bir helak anlatılmıştı. Hemen ardından "Âd" isminin zikredilmesiyle kamera aniden evrensel boyuttan yerel boyuta, doğrudan doğruya Arap yarımadasının kendi tarihsel hafızasına zum yapar. Mekkeli müşriklerin çok iyi bildiği ve ticaret yollarında kalıntılarını gördüğü bu "yerel süper gücün" çöküşü, muhatabın zihnine çok daha somut ve sarsıcı bir ihtar olarak kazınır.

        El-Murselîn (الْمُرْسَلِينَ)

        Göndermek, yollamak ve bir görevle vazifelendirmek anlamlarına gelen r-s-l (ر س ل) kökünden, if'âl babında (irsal) türetilmiş ism-i mef'ul (edilgen ortaç) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Fiilin nesnesi (mefulü bihi) olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("Gönderilenleri / Elçileri / Resulleri").

        İbn Fâris, r-s-l (ر س ل) kökünün temelinde "bir şeyi yumuşaklıkla, peş peşe ve serbest bırakarak yönlendirmek, bir kelamı veya kişiyi belirli bir hedefe doğru yollamak" anlamının bulunduğunu belirtir. Birini özel bir mesajla elçi olarak görevlendirmeye "irsal" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mürsel" kavramının teolojik ontolojisini tahlil eder. Mürsel, kendi adına konuşan bağımsız bir lider veya filozof değildir. O, ilahi bir irade tarafından özel bir kelamla donatılıp insanlara rehber olarak "gönderilmiş" (edilgen) kişidir. Eylemin bu edilgen yapısı (mef'ul kalıbı), peygamberin kendi şahsını değil, mutlak Gönderici'yi (Mürsil'i) temsil ettiğini vurgular.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde, Âd kavmine sadece kendi kardeşleri olan tek bir peygamber (Hûd) gönderilmiş olmasına rağmen, ayette neden "el-murselîn" (elçiler) şeklinde çoğul bir kalıp kullanıldığının belagatteki sırrını inceler. Tevhid davasında tüm peygamberlerin mesajı (risaleti) ortaktır ve aynı ilahi kaynaktan beslenir. Dolayısıyla Âd kavminin Hûd peygamberi yalanlaması, sadece tek bir tarihsel şahsı değil; silsile halindeki tüm peygamberlik kurumunu, vahyin kendisini ve gelmiş geçmiş bütün elçileri kategorik olarak yalanlamak (reddetmek) demektir. Çoğul kalıp, işlenen inkar suçunun evrensel boyutunu ifşa eder.

        Michael Cook, "mürsel" (gönderilmiş elçi) kelimesi etrafında şekillenen politik ve ontolojik çatışmayı okur. Âd kavmi muazzam bir askeri ve mimari güce sahipti; kendi içlerinden çıkan krallara ve atalarının geleneklerine boyun eğmeyi bir güç gösterisi (asabiyet) olarak görüyorlardı. Ancak dışarıdan, aşkın ve göksel bir makamdan "gönderilmiş" (mürsel) olan bir otoriteyi, kendi kurdukları sömürü düzenine, kibre ve yerel hiyerarşiye doğrudan bir tehdit olarak algılamışlardır. "Mürselîn" lafzının yalanlanması, yeryüzünün egemen gücünün, ilahi ve evrensel yasaya karşı gösterdiği kibirli bir siyasi direniştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X