Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 111. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 111. Ayet

    قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْاَرْذَلُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû enu/minu leke vettebe’ake-l-erżelûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Şöyle cevap verdiler: ‘Seni toplumun en aşağı kesiminin izlediğini göre göre sana iman eder miyiz!’”

      Şöyle cevap verdiler: “Seni toplumun en aşağı kesiminin izlediğini göre göre sana iman eder miyiz!” Diyorlar ki: Biz seni nasıl tasdik edebiliriz ki?! Sana tâbi olanlar ancak bizim zayıflarımız ve ayak takımı, rey ve tedbir sahibi olmayan kimselerdir. Eğer sen davanda doğru olsaydın o takdirde bizim şereflilerimiz ve başlarımız da sana inanırlardı. Aslında onun risâletinin hak oluşu konusunda belirtilen zayıf kesimlerin inanması ileri gelen başların tasdik etmesinden daha ibretlik bir durum içerir. Şöyle ki: İnsanların zayıf kesimleri başkalarına şu iki saikle uyarlar: Ya mal ve servet sahibi olma beklentisi, yahut kendileri için makam ve mevki yahut şeref gibi bir çıkar beklentisi olması. Ya da dinde basiretli olma, belli bir paye elde etme ve ilim sahibi olma gibi bir erdem beklentisi sebebiyle uyarlar. Bu itibarla da bu özellikleri kendilerinde bulunduran kimselere tâbi olurlar. Peygamberler’in (s.a.) ellerinde mal yoktur, onlara yakın olmak için bir riyaset ya da makam ve mevki elde etme arzusu gibi bir saik de olamaz. Hal böyle iken zayıf kesimler, kendi canlarına karşı eşrafın öldürme, ipe çekme gibi saldırıları olacağından korkmalarına rağmen eğer onlara uymuşlarsa, bu demektir ki onları imana sevkeden ancak ve ancak kendi nazarlarında onların hak üzere olduklarının, getirdikleri mesajın doğru olduğunun ortaya çıkmasıdır. Bu itibarla sözü edilen kesimlerin tâbi olması peygamberlerin mesaj getirdikleri iddialarında -eğer iyice düşünülür ve tefekkür edilirse- onların hak üzere olduklarını gösteren en büyük kanıt olur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        Söylemek, iddia etmek, konuşmak ve beyan etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir ("Dediler / Söylediler").

        İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki, kalpteki veya iç dünyadaki bir niyetin, düşüncenin ve tefekkürün kelimeler aracılığıyla dış dünyaya ilan edilmesi" anlamının yattığını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kavmin bu söylem (kavl) eylemindeki refleksini tahlil eder. Nuh onlara mantıklı, karşılıksız ve ahlaki bir teklifle gelmişti. Ancak kavmin ileri gelenleri bu felsefi teklifi düşünmek veya analiz etmek yerine, anında, peşin ve kaba bir "söz" (kâlû) ile kesip atarlar. Bu fiil, hakikate karşı geliştirilen o kibirli ve düşüncesiz savunma mekanizmasının, diyaloğu baştan reddeden dogmatik aklın dilsel tezahürüdür.

        Dücane Cündioğlu, "kavl" (söz) eyleminin diyalogdaki asimetrisini okur. Nuh'un sözü (daveti) varoluşsal bir inşayı hedeflerken, kavmin sözü (kâlû) salt bir yıkımı ve küçümsemeyi hedefler. Kavmin ağzından çıkan bu fiil, aklın ürettiği bir argüman değil; sadece statükoyu korumak için aceleyle fırlatılmış ideolojik bir taştır.

        E-nü'minü (أَنُؤْمِنُ)

        Arapçada soru anlamı katan "hemze" (أَ) edatı ile; güvenmek, onaylamak, tasdik etmek ve emin olmak anlamlarına gelen e-m-n (ا م ن) kökünden, if'âl babında (imân) türetilmiş birinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiilin birleşimidir ("İnanacak mıyız / İman mı edelim").

        İbn Fâris, e-m-n (ا م ن) kökünün özünde "korkunun, endişenin ve şüphenin tam zıddı olarak; kalbin mutlak bir sükûnete kavuşması, bir gerçeği sarsılmaz bir şekilde onaylaması ve tam bir güven içinde teslim olması" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki istifham (soru) hemzesinin "istifham-ı inkârî ve taaccübî" (reddetme, şaşırma ve alay etme amaçlı soru) işlevini tahlil eder. Kavmin elitleri "Sana inanalım mı?" diye gerçek bir bilgi talebinde bulunmazlar. Bu hemze, "Bizim gibi soylu insanların senin gibi birine inanması düşünülebilir mi hiç!" şeklindeki devasa bir kibrin, teklifi imkansız ve komik görerek reddetmesinin retorik aracıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, iman (tasdik) kavramının buradaki epistemolojik iflasını inceler. Nuh'un daveti akli bir temele dayanıyordu. Ancak kavim, imanı (onaylamayı) bilginin veya hakikatin bir sonucu olarak değil, sosyal statünün bir göstergesi olarak görüyordu. Onlar için birine "iman etmek" (güvenmek/onaylamak), o kişinin ve etrafındakilerin toplumsal hiyerarşide nerede durduğuyla doğrudan alakalı, sınıfsal bir eylemdi.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "iman" kavramının Cahiliye ve bedevi toplumlarındaki sosyo-politik ağırlığını okur. Kabile aristokrasisi için birine iman etmek (boyun eğip tasdik etmek), kendi bağımsızlıklarından ve "şereflerinden" (mecd) vazgeçip o kişinin boyunduruğuna girmek demektir. "E-nü'minü" (Biz mi iman edeceğiz?) itirazı, teolojik bir şüpheden ziyade, "Biz, elitler olarak, senin kurduğun bu yeni ve alt tabakayla eşitlendiğimiz düzene nasıl boyun eğeriz?" şeklindeki kaba bir sınıfsal/politik isyandır.

        Leke (لَكَ)

        İçin, -e/a, aidiyet ve yönelme anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile "sen / sana" anlamındaki ikinci tekil şahıs muhatap zamiri "ke"nin (كَ) birleşimidir ("Sana / Senin için").

        Gabriel Said Reynolds, "sana" (leke) tahsisinin polemik teolojisindeki (mücadele dilindeki) hedeften saptırma işlevini tahlil eder. Nuh onları Allah'a inanmaya davet etmişti. Fakat kavim tartışmayı kurnazca Nuh'un şahsına (leke) odaklar. Hakikati (mesajı) tartışmak yerine, o mesajı getiren elçinin şahsını, statüsünü ve etrafındaki kalabalığı tartışmaya açarak davanın içini boşaltmaya, evrensel tevhidi şahsi bir iktidar kavgasına (sen-ben çatışmasına) indirgemeye çalışırlar.

        Patricia Crone, bu zamirin (leke) kabile siyasetindeki itaat krizini yansıttığını inceler. "Sana mı (leke) inanacağız?" sorusu, "Bizim kendi şeflerimiz, atalarımız ve krallarımız varken, siyasi ve ekonomik hiçbir gücü olmayan sana mı boyun eğeceğiz?" demektedir. İtaatin (imanın) yönü, gücü elinde tutmayan bir "şahsa" çevrildiğinde, kabile aristokrasisi bunu kendi siyasi meşruiyetlerine yapılmış bir hakaret olarak algılar.

        Ve't-tebe'ake (وَاتَّبَعَكَ)

        Durum bildiren (vâv-ı hâliye) "ve" (وَ) bağlacı ile; birinin izinden gitmek, peşine takılmak, ona tabi olmak ve uymak anlamlarına gelen t-b-a (ت ب ع) kökünden, ifti'âl babında (ittibâ) türetilmiş üçüncü tekil şahıs mazi fiil ve "seni" anlamındaki muhatap zamiri "ke"nin (كَ) birleşimidir ("Oysa sana uymuştur / Halbuki senin peşinden gitmektedir").

        İbn Fâris, t-b-a (ت ب ع) kökünün temelinde "birinin veya bir şeyin bıraktığı izi sürerek onun arkasından gitmek, ona eklemlenmek, adım adım onu izleyip ondan ayrılmamak" anlamının yattığını belirtir. (Tabi olmak ve tebaa kelimeleri bu köktendir).

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "vav" harfinin hal/durum edatı (oysa/halbuki) olarak kullanılmasındaki psikolojik küçümsemeyi inceler. "Biz sana inanır mıyız, oysa senin peşinden (tebe'a) şu adamlar gidiyor" şeklindeki bu cümle yapısı, kavmin elitlerinin, hakikati kendi aklıyla değil, hakikate uyanların (tabi olanların) kimliği üzerinden değerlendirdiğini gösterir. Bu, davanın değerini, o davaya inanan kalabalığın "kalitesiyle" (!) ölçen son derece sığ ve elitist bir mantık safsatasıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ittibâ" (uyma/peşinden gitme) eyleminin sosyolojik ve ahlaki kırılmasını okur. Müşrik elitlere göre, peşinden gidilecek (ittibâ edilecek) kişi krallar, zenginler veya kabile şefleridir. Eğer fakir ve güçsüz bir azınlık bir davaya "tabi" olmuşsa, o dava elitler gözünde zaten baştan "kaybedenlerin/sefillerin" davası olarak kodlanır. İttiba eylemi, ahlaki bir aydınlanma olarak değil, zayıfların bir lidere yamanması olarak aşağılanır.

        El-Erzelûn (الْأَرْذَلُونَ)

        Kıymetsiz olmak, bayağılaşmak, değersiz olmak ve hor görülmek anlamlarına gelen r-z-l (ر ذ ل) kökünden türemiş ism-i tafdil (en üstünlük/aşırılık kalıbı) olan "erzel" (en aşağılık/en sefil) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Fiilin faili olduğu için vav ile merfudur ("En aşağılık olanlar / Sefiller / Ayak takımı / En değersiz kimseler").

        İbn Fâris, r-z-l (ر ذ ل) kökünün özünde "bir şeyin özünü yitirmesi, kalitesizleşmesi, kimsenin itibar etmediği, atılacak cinsten, bayağı, adi ve kıymetsiz bir hale gelmesi" anlamının bulunduğunu aktarır. Sınıf farkı gözeten toplumlarda avama, yoksullara ve statüsü olmayanlara bu kökten hareketle "rezil/erzel" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "erzel" kavramının buradaki seküler ve sınıfsal kullanımını tahlil eder. Müşrik elitler, Nuh'a inananları "erzelûn" (aşağılıklar) olarak nitelerken onların ahlaki bir suç işlediklerini veya namussuz olduklarını kastetmiyorlardı. Onların lügatinde "erzel" kelimesi; soydan gelen bir asaleti olmayan, ekonomik olarak fakir, siyasi hiçbir gücü bulunmayan, köleler, işçiler ve toplumun en alt gelir grubundaki (avam) "ayak takımı" demektir. Bu, ahlaki bir yozlaşmanın değil, kaba bir sosyo-ekonomik kast sisteminin (sınıf ayrımcılığının) kelimesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde Cahiliye aristokrasisinin (mele' / ileri gelenler) "erzel" kelimesi üzerinden kurduğu o devasa ahlaki illüzyonu inceler. Putperest kibre göre zenginlik ve güç, "şeref ve asalet" (kerem/mecd) demektir; yoksulluk ve kölelik ise ontolojik bir "aşağılıktır" (rezalet). Nuh'un tevhid davası, tüm insanları Allah karşısında eşitleyerek bu sahte sınıfsal piramidi yıktığı için, davanın ilk alıcıları doğal olarak o sistemin ezilenleri ("erzel" görülenleri) olmuştur. Elitlerin bu itirazı, eski imtiyazlarını kaybetme korkusunun sınıfsal bir dille feryat edilmesidir.

        Michael Cook, bu kelimenin politik teolojideki "sınıf çatışması" (class struggle) bağlamını okur. Kur'an, peygamberlik tarihini okurken sürekli bu elitler (müstekbirler) ile ezilenler (mustazaflar) diyalektiğini öne çıkarır. İktidar sahipleri, yeni doğan bir hareketi çürütmek istediklerinde önce onun felsefesine değil, sosyolojisine saldırırlar. "Sana uyanlar ayak takımıdır (erzelûn)" argümanı, o hareketi elitlerin gözünde değersizleştirme, marjinalize etme ve statükoyu "kalite" kisvesi altında koruma çabasıdır. Hakikat, elitlerin onayına sunulduğunda, onlar hakikatin kendisine değil, taşıyıcısının banka hesabına veya soy ağacına bakarlar.

        Dücane Cündioğlu, hakikati ölçme ahmaklığının felsefi sefaletini tahlil eder. İnsanoğlunun kibri, bir fikrin veya davanın doğruluğunu, o davayı savunanların toplumsal statüsüyle ölçme hatasına düşer. Nuh'un kavmi "Fikrin yanlış" demez; "Sana inananlar kalitesiz/sefil (erzelûn)" diyerek hakikati sosyolojik bir kalibreyle tartmaya kalkar. Oysa hakikat, kralların tahtında oturduğu için yücelmez; yoksulların, kölelerin ve ayak takımının (erzelûn'un) omuzlarında yükseldiğinde bile kendi mutlak değerinden, izzetinden ve aydınlığından hiçbir şey kaybetmez. İktidar aklının (elitlerin) en büyük körlüğü, hakikati giydiği elbiseyle yargılamasıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "erzelûn" kelimesinin ism-i tafdil (en üstünlük/aşırılık) kalıbında gelmesini inceler. Elitler onları sadece "zayıf" veya "fakir" olarak değil; "en reziller, en aşağılık olanlar" diyerek mutlak bir uç noktada tanımlarlar. Bu abartılı aşağılama, aslında egemen sınıfın o ezilen kitlelere (ve Nuh'un eşitlikçi tevhidi mesajına) duyduğu o derin, kontrol edilemez öfkenin ve ontolojik tiksintinin dilsel patlamasıdır. Onlar, kendileriyle aynı seviyeye çıkmaya cüret eden o kitleleri "erzelûn" kelimesiyle ait oldukları o karanlık çukura geri itmeye çalışmaktadırlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X