Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 200. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 200. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-sbirû vesâbirû verâbitû vettekû(A)llâhe le’allekum tuflihûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Sabredin, kararlılıkta yarışın, düşmana karşı hazırlıklı olun (birbirinize dayanıp bağlanın), Allah'a karşı gelmekten sakının ki başarıya ulaşabilesiniz.

      Ey iman edenler! Sabredin! Denilmiştir ki ibadetleri ve farzları yerine getirme hususunda sabredin! Belalara, musibetlere ve zorluklara sabredin, diye de yorumlanmıştır. Kararlılıkta yarışın! yani, cihad ederken düşmanlarınıza karşı kararlı olun. Şöyle de söylenmiştir: Allah'ın emrini ve farzlarını yerine getirmekte sabırlı olun! Allah hem kendisine, hem de aline ve ashabına salat ve selam eylesin, Resulullah (s.a.) ile birlikte her yerde kararlı olmakta yarışın! Hasan-ı Basri'den şöyle rivayet edilmiştir: Bu ayette müminler, Allah'ın onlar için razı olduğu dinlerinde, yani İslamda sabır ve sebat göstermekle emrolunmaktadırlar. Karşılaşacakları herhangi bir darlıktan ve bolluktan, zorluktan ve kolaylıktan dolayı ölünceye kadar dinlerini terk etmemeleri, kafirler kendi dinlerinden ayrılıncaya kadar onlarla kararlılıkla yarışmaları, müşriklere karşı da daima hazırlıklı olmaları emredilmektedir. Ayete şöyle de anlam verilmiştir: Cihada sabredin! Düşmanlarınıza karşı kararlı olun! Dininize sarılarak sımsıkı dayanıp bağlanın! Allah'a karşı gelmekten sakının ki başarıya ulaşabilesiniz.

      Haddizatında sabır, itaate devam etme konusunda gösterilen dayanıklılıktır; günah işlemekten kendini tutmaktır ve belaya karşı dayanıklı olmaktır. Musabere (مصابرة) kelimesi ise, başkasıyla sabır yarışına girmek demektir. "Sabır" ile "musabere" bazan iki anlamda da kullanılır. Zira Rabbine itaat konusunda insanın düşmanla sabır yarışına girmesi kaçınılmazdır.

      Şöyle de denilmiştir: Düşmanlarınız karşınızda oldukları müddetçe siz de hazırlıklı olun! Size emrettiği şeyler konusunda da Allah'tan korkun ve düşmana karşı direnmeyi peygamberinize havale etmeyin ve Allah'ın size yasakladığı şeyleri bırakın!

      Yorum

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        “Ey iman eden kimseler, sebat gösteriniz, hem düşmanlarınızdan fazla bir sebat gösteriniz; dâima da muharebeye hazır bulununuz; bununla beraber, Allah’tan her zaman korkunuz ki felâh bulasınız.”

        SABIR: MALDAN CANDAN FEDAKÂRLIK

        -Balkan Harbi Bozgunu Günleri-​

        Bu âyet-i celîle Âl-i İmran Sûresi’nin sonundadır.

        (اصْبِرُوا) “ısbirû) (وَصَابِرُوا) “sâbirû” emirlerinin ne olduğunu iyice anlayabilmemiz için sabrın mâhiyet-i hakîkiyesini düşünmemiz îcab ediyor.

        Sabır, en büyük fazilet

        (وَالْعَصْرِ) Sûre-i şerîfesini tefsîr ederken de söylemiştik:

        İnsan için en büyük fazilet sabırdır. Melekât-ı ahlâkiyenin hiçbiri, bu meleke-i fâzıla ile boy ölçüşemez. Onun için Kitâbullah’da sabır kadar çok zikredilen, sabır kadar sık emr olunan bir seciye daha yoktur.

        Sahabe-i Kiram radıyallahu anhüm efendilerimizden hiçbirinin Sûre-i Asr’ı okumadan arkadaşına veda etmediği malûmdur. Bunun hikmeti insanın hüsrandan yakayı kurtarabilmesi için hakka, sabra dört el ile sarılmaktan başka çare olmadığını birbirine ihtar etmektir.

        Zillete “katlanmak” değil

        İyi ama sabır nedir?

        Heyhat! Biz Müslümanlar sabır kelime-i kudsiyesinin medlûlüne sahip olmak şöyle dursun, vâkıf bile değiliz! Evet, sabır lâfzı anıldığı gibi, zihnimizi meskenete, mezellete yakın bir mefhum kaplar.

        Bize göre sabır sûret-i mutlakada “katlanmak” demektir. Neye katlanmak? Her şeye... Daha doğrusu katlanılmayacak şeylere! Meselâ zelil olmaya, hakaret görmeye, dövülmeye, sövülmeye; hülâsa şeref-i insâniyetimizi lekeleyecek musibetlerin hepsine.

        Mertçe, insanca “göğüs germek”!

        Aman ya rabbî! Kur’an ne söylüyor, biz ne anlıyoruz!

        Sabır katlanmak değil, göğüs germek demektir.

        Neye göğüs germek?

        Evet sonunda, katlanılmayacak acılara katlanmak ıztırârına mahkûm olmamak için, önceden her türlü şedâide, her türlü mezâhime mertçesine, insancasına göğüs germek.

        Sabır, “maldan candan fedâkârlık” demektir

        Allah yolunda, hak yolunda, din uğrunda, millet uğrunda rahatını, uykusunu, malını, canını feda edivermek yok mu? İşte sabır budur.

        Yoksa, bu fedâkârlıkların semtine yanaşmayarak miskin miskin oturmak; sonra hissesine düşecek rüsvalığı “Kader böyle imiş! Tahammül etmeli...” diye hazma çalışmak, hiçbir zaman sabır ile te’lif olunamaz.

        İbadet için sabır

        Ne hâcet! Zemahşerî gibi ekâbir-i müfessirîn, sabra “tekâlîf-i şer’iyeyi hakkıyla edâ etmek” manâsı veriyorlar. Öyle ya, teklif külfet maddesinden geldiği için, şeriatın bütün tekâlifi ufak, büyük birer fedâkârlık ihtiyarını istilzam eder.

        Lâkin bir kere, o fedâkârlığın kabulü yüzünden elde edilecek saadeti; bir kere de terki dolayısıyla baş gösterecek felâketi düşünmeli!

        İlim için sabır

        Şeriatin en birinci teklifi ilim değil midir?

        Pek a’lâ! Tahsîl-i ilim için az fedâkârlık, yani az sabır mı ister! Lâkin evvelâ ilmin, gerek bugünkü hayat-ı fânîde te’min eylediği menafii, gerek yarınki ömr-i câvidânîde vereceği mevkii düşünürsek; sonra cehâletin hem dünyada, hem ukbâda ne büyük bir hacâlet, ne yaman bir rezalet olduğunu gözümüzün önüne getirirsek:

        Dinin o teklifini külfet-i mahz olsa bile yine bin can ile kabul etmemiz lâzım gelmez mi?

        İşte sabır demek ulûm-i nâfiayı tahsil için her türlü sıkıntıya tahammül etmek demektir; yoksa cehaletin sürükleyip getireceği mülevvesat içinde boğulup gitmek değildir!

        Reformcuların gafleti

        Son zamanlarda Müslümanlığı ya büsbütün ortadan kaldırmak yahut ötesini beri ederek şeriatte bir teceddüd husûle getirmek isteyenler türedi. Biz bu adamların söylediklerini işittik; yazdıklarını okuduk.

        “Din kaldırılmalı!” diyenlerin dünyadan; “Teceddüd husûle getirmeli” fikrini besleyenlerin de dinden alabildiğine gâfil olduklarına iman ettik.

        “Sabırsız” reformcular, dinden de dünyadan da habersiz!

        Evet, bu adamlar milyonlarca halkın hissiyatına, harekâtına hâkim olan rûh-i ezelîyi görmeyecek kadar gaflet göstermeselerdi: Dini kaldırmanın ne lüzûmunu, ne de imkânını tasavvur edemezlerdi.

        Kezâlik şeriatin hüviyet-i hakîkiyesine dair azıcık malûmat edinmiş olsalardı: Dine yenilik sokmak şöyle dursun, onun en eski yani en sahih şekline rücû’ etmek ihtiyâc-i mübremini gözleriyle görürlerdi.

        İşte onların bu gafleti, bu cehaleti de hep deminden beri anlatmak istediğimiz seciye-i mübâreke-i sabrın fıkdânındandır. Öyle ya, demek ki bu adamlar ne milleti tedkîk edecek, ne de şeriati anlayacak kadar fedâkârlık gösterememişler!

        Sabır, “karakter”dir

        Bir zamandan beridir, dillerde “karakter” sözü dolaşıp gidiyor. “Azim, sebat, seciye, metânet” gibi elfâz ile tercüme edilen bu kelimenin tam mukābili “sabır”dır.

        Öyle ise artık bu ümmete Alman, İngiliz, Fransız milletlerinin ahlâkıyla mütehallik olmayı tavsiyeden vazgeçelim de ona me’âlî-i İslâmiyeyi öğretmeye çalışalım.

        En güzel ahlâk Resûlümüzde

        En büyük, en metin ahlâk-ı hakîkî Müslümanlarda; en müebbed desâtir-i ahlâkiye ise hakîkî Müslümanlık’tadır. (وَانَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيم) tarzındaki tekrîm-i ilâhîye mazhar olan Resûl-i Muhterem sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz secâyâ-yı fâzılanın bir timsâl-i fevka’l-hayâli idi.

        O Zât-ı Akdes’in mekteb-i terbiyetinde yetişen Ashâb-ı Kiram’ın da nasıl kâmil, nasıl mükemmel birer insan oldukları hepimizin ma’lûmudur.

        Bu hakikatleri yalnız bizim kitaplar yazmıyor; Frenklerin oldukça insaflıları da itiraf ediyor; “Gündüzün bütün mamelekini kapısına gelen muhtaçlara veren Muhammed’in akşama tek hurmadan başka yiyeceği kalmamıştı. Onu da en son gelen fakire tasadduk ederek geceyi Aişe ile birlikte aç olarak geçirdi” diyor.

        Harbe hazırlanmaya “sabır” etseydik...

        Sadedimize dönelim: Âyet-i celîle bizi sabra da’vet ediyor; hem de düşmanlarımızın göstereceğine kat kat fâik bir sabra da’vet ediyor. Biz şimdiye kadar Kur’an’daki evâmir-i ilâhiyeyi dinlemiş, muktezâsınca hareket etmiş olaydık, bugün mâzîmizi hasretle yâd etmezdik; namus-ı dini, namus-ı şeriatı düşmanın murdar ayaklarına çiğnetmezdik; işte “(وَاصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا)” (harbe hazır bulununuz”,

        (وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ) “Düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayınız.” tarzındaki açık, kat’î emirlere kulak vermediğimiz için, bütün âlem-i İslâm bir sahne-i kıtâl oldu.

        “Sabır”, bu değil, o idi!

        Evet, kuvvet hazırlamak hayli fedâkârlık ihtiyârına mütevakkıf idi, hâlâ da öyledir. Lâkin o kuvveti elde etmek için ne kadar külfetler, ne kadar zahmetler varsa biz hepsini iktihâm edecek, hepsine göğüs gerecek idik.

        Zira Kur’an’ın emrettiği sabır işte o idi. Yoksa vatan-ı İslâm’ın şu elîm felâketi karşısında kulaklarımızı sarkıtıp oturmak değil!

        (رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكافِرِينَ)​

        Yorum

        • Etimolog
          • 2025
          • 4414

          #5
          yâ eyyuhâ (يَا أَيُّهَا)

          Kelimenin kökü y-a ve e-y-y harflerinden oluşur.

          İbn Fâris, "yâ" kelimesinin nida (çağrı/seslenme) edatı olduğunu; "eyyu" kelimesinin ise kastedilen muhatabı belirginleştirmek ve tahsis etmek için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu birleşik nida formunu psikolojik ve muhatap merkezli bir çerçevede açıklar. Ona göre "yâ" edatı genellikle uzaktaki birine seslenmek için, "eyyu" ise yakındaki birine hitap etmek için kullanılır. İkisinin birleşimiyle oluşan "yâ eyyuhâ", mesafeleri ortadan kaldıran, muhatabın tüm varlığıyla, dikkati dağılmadan söylenecek olan ilahi emre odaklanmasını sağlayan sarsıcı ve şiddetli bir "uyarı/uyanıklık" çağrısıdır.

          ellezîne (الَّذِينَ)

          Arapçada çoğul eril gruplar için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri)dir. "O kimseler ki" anlamını taşıyarak, çağrının kimlere (müminlere) yöneltildiğini belirleyen gramatik bir köprü işlevi görür.

          âmenû (آمَنُوا)

          Kelimenin kökü e-m-n harflerinden türemiştir.

          İbn Fâris, e-m-n kökünün temelinde şüphelerin ve korkunun yok olması; kalbin sükûnet bulması, mutlak bir güven hissetmesi ve bir hakikati tereddütsüz onaylaması (tasdik) anlamlarının yattığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını, insanın ilahi hakikati içselleştirerek onaylaması ve bu onayın ardından hem kendi ruhunda sarsılmaz bir barış inşa etmesi hem de dış dünyada bu sadakati sürdürmesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın nida (çağrı) retoriğinde bu kelimenin kullanımını analiz eder. "Ey iman edenler" (Yâ eyyuhâllezîne âmenû) hitabı, salt bir tanımlama değil, varoluşsal bir hatırlatmadır; muhatabın taşıdığı o ontolojik güvene (imana) ve Allah ile kurduğu sadakat sözleşmesine atıf yaparak, onu birazdan verilecek olan ağır sorumluluklara (sabır ve cihada) psikolojik olarak hazırlayan stratejik bir giriş cümlesidir.

          ısbirû (اصْبِرُوا)

          Kelimenin kökü s-b-r harflerinden gelir.

          İbn Fâris, s-b-r kökünün temel anlamının bir şeyi tutmak, hapsetmek, bağlamak ve kendi sınırları içinde kalmasını (direnmesini) sağlamak olduğunu belirtir. Dağılmanın ve paniğin mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "sabr" eylemini, nefsi (içgüdüleri ve korkuları) aklın ve dinin belirlediği sınırlar içinde tutarak, karşılaşılan kriz veya acı anında fıtratı bozmadan dik durmak (öz denetim) olarak açıklar.

          ve sâbirû (وَصَابِرُوا)

          (Aynı kökten, s-b-r). Mufâ'ale (işteşlik/karşılıklılık) babında gelmiş emir fiilidir.

          İbn Fâris, fiilin bu forma girmesiyle anlama "müşareket" (karşılıklılık ve rekabet) eklendiğini, bunun "düşmanla veya zorlukla bir sabır yarışına girmek, ondan daha dirençli çıkmak" anlamına geldiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ısbirû" (sabredin) ile "sâbirû" (sabırda yarışın/direnin) kelimelerinin peş peşe gelmesindeki edebi tırmanışı (tedric) ve estetik ihtişamı muazzam bir şekilde deşifre eder. "Isbirû" kişinin kendi iç dünyasındaki bireysel acılara ve zorluklara karşı gösterdiği içsel/bireysel dirençtir; "sâbirû" ise bu direnişin dışa dönük, sosyal, kitlesel ve düşmana karşı kurumsal bir "meydan okumaya" dönüşmesidir. Kur'an, mümini pasif bir bireysel tahammülden, aktif ve kolektif bir direniş hattına (sabır yarışına) yükseltir.

          ve râbitû (وَرَابِطُوا)

          Kelimenin kökü r-b-t harflerinden oluşur.

          İbn Fâris, r-b-t kökünün temelinde bir şeyi sağlamlaştırmak, düğümlemek, kopmasını engellemek ve sımsıkı bağlamak anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak atı (savaş atını) kaçmaması için direğe bağlamak (ribat) eyleminden türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "murâbata/ribat" kavramını, düşmanın saldırabileceği gedikleri ve sınır boylarını kapatmak için sürekli nöbette (teyakkuzda) olmak, nefsi ve bedeni Allah yolunda kaçmayacak şekilde "sabitlemek" olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi sosyopolitik ve stratejik bir düzlemde analiz eder. "Râbitû" emri sadece fiziksel bir askeri sınır nöbeti değildir; aynı zamanda inancın, ahlakın ve toplumsal bütünlüğün sızmalara karşı ideolojik ve sosyolojik olarak korunmasıdır. Bireysel sabırla başlayan süreç, düşmana direnişle (sâbirû) büyümüş ve en nihayetinde "râbitû" (sistematik ve uyanık nöbet/kurumsal teyakkuz) ile devlete/ümmete ait sarsılmaz bir güvenlik doktrinine dönüşmüştür.

          vettekû (وَاتَّقُوا)

          Kelimenin kökü v-k-y harflerinden türemiştir.

          İbn Fâris, v-k-y kökünün bir şeyi dış tehlikelerden korumak, himaye etmek ve zararla arasına sarsılmaz bir siper (kalkan) çekmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramını, insanın ahlaki sınırlarını kaybetmemesi ve kendi fıtratını ilahi bir koruma altına alması olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, sabır, direniş ve savaş nöbeti (râbitû) gibi yoğun askeri/politik emirlerin hemen ardından "takva" (vettekû) emrinin gelmesini, Kur'an'ın ahlak felsefesi açısından değerlendirir. Savaş ve kriz anları, insanın ahlaki kuralları en kolay çiğnediği, öfkeyle haddi aştığı zamanlardır. Kur'an, düşmanla çatışırken bile adaleti, masumların hakkını ve savaş ahlakını (ilahi sınırları) kaybetmemeyi "takva" emriyle sarsılmaz bir teolojik fren (kalkan) mekanizması olarak şart koşar.

          allâhe (اللَّهَ)

          Kelimenin kökü e-l-h harflerinden gelir. İbadet edilen, her şeyin fıtraten kendisine boyun eğdiği mutlak otorite ve varlık kaynağıdır. "Allah'tan sakının/O'na karşı takvalı olun" ifadesi, direnişin ve sabrın dünyevi bir kibir veya kavmiyetçilik (asabiyet) için değil, doğrudan doğruya ilahi rıza ve evrensel adalet için yapıldığını tesciller.

          leallekum (لَعَلَّكُمْ)

          Arapçada beklenti (tereccî) ve gaye (ta'lîl) bildiren bir edattır. "Umulur ki, ta ki, böylece... olasınız" anlamlarına gelir.

          Râgıb el-İsfahânî, bu edatın Kur'an'daki kullanımının (özellikle Allah'a nispet edildiğinde) şüphe veya belirsizlik bildirmediğini; aksine, emredilen şartlar (sabır, direniş, ribat, takva) eksiksiz yerine getirildiğinde sonucun kesin olarak gerçekleşeceğini gösteren teolojik bir "sebep-sonuç" (nedensellik) bağlacı olduğunu belirtir.

          tuflihûn (تُفْلِحُونَ)

          Kelimenin kökü f-l-h harflerinden oluşur.

          İbn Fâris, f-l-h kökünün temel anlamının toprağı yarmak, çift sürmek ve kapalı olan bir şeyi açmak olduğunu belirtir. Etimolojik olarak toprağı yaran çiftçiye "fellah" denir. Zorlukların ardından elde edilen kalıcı kazanç ve başarı anlamında kullanılmıştır. Râgıb el-İsfahânî, "felah" kavramını insanın arzuladığı her türlü hayrı elde ederek ebedi bir güvenliğe (kurtuluşa) ulaşması olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin ziraat terminolojisinden (toprağı yarmak) eskatolojik ve ahlaki terminolojiye (ontolojik kurtuluş) geçişini muazzam bir şekilde analiz eder. İzutsu'ya göre; tıpkı tohumun karanlık ve ağır toprağı sabırla yararak güneşe (filize) ulaşması gibi, mümin de dünyadaki acıları, savaşları ve düşman baskılarını "sabır, direniş ve takva" ile yararak nihai ve ebedi aydınlığa (felaha) erişir. Bu fiil, bütün bir surenin (Âl-i İmrân) zorlu tecrübelerinin (özellikle Uhud felaketinin) ardından felsefi, ahlaki ve ontolojik "mutlak zafere" (felah) ulaşmayı ilan eden kusursuz bir edebi kapanıştır.

          Yorum

          İşleniyor...
          X