رَبَّنَٓا اِنَّـنَا سَمِعْنَا مُنَادِياً يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّاۗ رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّـَٔاتِنَا وَتَوَفَّـنَا مَعَ الْاَبْرَارِۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 193. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ali imran suresi, bağışlanma, ali imran suresi 193. ayet, davet, dua, iman, ali imran 193, rab, ölüm, mağfiret, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur, güven
-
Rabbimiz! Doğrusu biz 'Rabbinize inanın!' diyerek, imana çağıran bir davetçiyi işitip iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi sil ve bize iyilerin ölümünü nasip et.
Rabbimiz! Doğrusu biz 'Rabbinize inanın!' diyerek, imana çağıran bir davetçiyi işittik. Bu ayetin iki anlama gelmesi muhtemeldir: Biri, gerçekten duymak anlamına gelir, yani onlar, kendilerini imana çağıran bir davetçiyi; Resulullah'ı (s.a.) veya Kur'an'ı duydular; bunların ikisi de yaratıkları Allah'a imana davet eder. Diğer bir ihtimal, işittik mealindeki (سمعنا) lafzı, akıl ettik, anladık anlamına, gelmesidir. İnsanda var olan akıl, sahibinin tevhide ve imana çağırır. Şöyle de denilmiştir: Onlar Allah'ın davetini işittiler ve bunu kabul edip sabrettiler. Buradaki davetçi, Hz. Muhammed'dir (s.a.). Sonra İbn Abbas (r.a.) şu ayeti okudu: "Bu Kur'an bana, hem sizi hem de ulaştığı herkesi onunla uyarmam için vahyedildi". Başkalarının anladığına göre; çağıran Kur'an'dır, Kur'an onları davet etmektedir.
Rabbinize inanın! diyerek, bizi imana çağırdı, biz de Rabbimize iman ettik. Bu ayet, bazılarının söylediği gibi, imanın itaatlerin tamamından ibaret olmadığına, onun ikrar ve tasdik olduğuna işaret etmektedir. Çünkü onlara Rabbinize inanın! denince, bunun tefsirini istemediler ve kaç şeyden ibaret olduğunu da sormadılar. Buna, Rabbimize iman ettik! diyerek çok kısa bir cevap verdiler. Sonra ayet, imanda istisna yapılamayacağına da işaret etmektedir. Bir de şu var onlar, iman ettiklerini haber vermek için istisna edatını kullanmadan mutlak olarak cevap verdiler. Bu da, imanın istisnaya ihtimali olmadığını gösterir.
Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi sil! Bu ayetteki günahlarımızı bağışla! Yani hayatımızın geçen bölümünde işlediğimiz günahlarımızı affet! Kötülüklerimizi sil! Yani kalan ömrümüzde bizi kötülüklerden koru, yahut bizi kötülüklerimizin silinmesini sağlayacak güzellikler işlemeye muvaffak eyle! Kulun, bazan yaptığı kötülüğün silinmesini istemesi gerekir. Mağfiret ile kefaretin aynı şey olduğu da söylenmiştir. Çünkü mağfiret, örtmek anlamına gelir, kefaret de aynı anlama gelir. Bundan dolayı çiftçiler, tohumların üzerini toprakla örttükleri için küffar diye anılmıştır. Kafire de, hakkı batıl ile örttüğü, Allah'ın verdiği bütün nimetlere karşı teşekkürü başkalarına yönelttiği için kafir denilir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bize iyilerin ölümünü nasip et! Bu mealdeki cümlenin bizi öldür ve iyilerle beraber bulunur, anlamına gelmesi muhtemeldir. Bizi iyilerden olarak ve iyiler içinde öldür anlamına da gelebilir. Buradaki "ابرار" kelimesinin anlamında ihtilaf edilmiştir. Onun kimseye eziyet etmeyen manasına geldiği ifade edilmiş, "ebrar"ın hayırlı kişiler anlamına geldiği de söylenmiştir. Bizi öldür! mealdeki ifadenin, bizi iyilerin öldüğü iman ve itaat üzere öldür anlamına da gelebilir. Yani iyi olduğumuz halde bizi öldür! "Bir" (البر) kelimesi itaatte bulunmak anlamına gelir, "takva' da isyanı terk etmek demektir.
Yorumu Yorumla
-
Rabbanâ (رَبَّنَا)
Kelimenin kökü r-b-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, r-b-b kökünün temelinde bir şeye malik olmak, onu ıslah etmek, koruyup gözetmek ve bir şeyin efendisi olmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramını, bir varlığı başlangıç noktasından alıp, onun ihtiyacı olan her türlü gelişimi kademe kademe sağlayarak onu olgunluğa (kemal noktasına) ulaştıran mutlak mürebbi/eğitici olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin dua (münacat) dilindeki devrimci rolünü inceler. İzutsu'ya göre "Rabbanâ" (Rabbimiz) hitabı, insanın evrendeki yalnızlığını ve acziyetini derinden hissederek, aradaki tüm fani aracıları (putlar/otoriteler) yırtıp atarak doğrudan mutlak Yaratıcıya sığındığı, son derece varoluşsal ve samimi bir ilahi aidiyet ilanıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, evreni tefekkür eden aklın (ulü'l-elbâb), bilimsel ve felsefi okumasının nihayetinde sözü tekrar "Rabbanâ" diye ilahi otoriteye bağlamasının; gerçek aklın kibre değil, ancak tevazu ve teslimiyete (duaya) varacağını gösterdiğini belirtir.
innenâ (إِنَّنَا)
"İnne" (şüphesiz, kesinlikle) pekiştirme edatı ile "nâ" (biz) zamirinin birleşimidir. Yapılan duanın/beyanın ciddiyetini, kararlılığını ve hiçbir şüphe barındırmadığını (yakîn) ifade eden gramatik bir vurgudur.
semi'nâ (سَمِعْنَا)
Kelimenin kökü s-m-a harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, s-m-a kökünün temel anlamının sesleri algılamak, kulak vermek ve anlamak olduğunu belirtir. Sağırlığın (samm) mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "sem'" eylemini sadece kulağa sesin çarpması değil; işitilen o mesajın akıl tarafından kavranması, kalpte yankı bulması ve eyleme dönüşmesi (itaat) olarak tanımlar. Bu ayetteki "işittik" fiili, mekanik bir duyu değil, çağrıya karşı verilen aktif bir idrak ve kabulleniş sürecidir.
munâdiyen (مُنَادِيًا)
Kelimenin kökü n-d-v (veya n-d-y) harflerinden gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir meclise toplanmak, yüksek sesle çağırmak ve uzaklara seslenmek anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nidâ" eylemini, uyuyan veya gafil olan birini uyandırmak, uzak mesafeden bir tehlikeyi haber vermek veya önemli bir toplanmaya davet etmek için atılan gür ses (çağrı) olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelimeyi sosyo-psikolojik bir bağlamda okur. Şirkin, cehaletin ve dünyevi gürültünün sağırlaştırdığı bir toplumda (Cahiliye); peygamberin vahyi, sıradan bir söz fısıltısı değil, aklı sarsan, vicdanları uykudan uyandıran ve insanları hakikate toplayan devasa bir "nida" (haykırış) olarak tasvir edilir. (Münadi: Peygamber veya Kur'an'ın kendisi).
yunâdî (يُنَادِي)
Aynı kökten (n-d-v) gelen şimdiki/geniş zaman fiilidir. Çağrının geçmişte bir kez yapılıp bitmediğini, bu ilahi haykırışın kesintisiz olarak devam ettiğini gösterir.
lil-îmâni (لِلْإِيمَانِ)
Kelimenin kökü e-m-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, e-m-n kökünün temelinde şüphelerin ve korkunun yok olması; kalbin sükûnet bulması, mutlak bir güven hissetmesi ve bir sözü tereddütsüz doğrulamak (tasdik) anlamlarının yattığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını, kişinin hakikati içselleştirerek onaylaması ve bu onayın ardından hem kendi ruhunda sarsılmaz bir barış inşa etmesi hem de dışarıya (eylemlerine) sadakat olarak yansıması olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, çağrının hedefinin ("lil-îmâni" - imana) ne kadar hayati olduğunu analiz eder. Bu çağrı, kabile taassubuna, maddi çıkara veya siyasi bir iktidara (ganimete) değil; insanın doğrudan kendi ontolojik güvenliğini ve varoluşsal sükûnetini (emniyetini) inşa edecek en üst değere yapılmıştır.
en (أَنْ)
Arapçada mastar edatı veya açıklama (tefsiriye) edatı olarak kullanılır. "Şöyle ki / şu şekilde" anlamıyla, yapılan çağrının (nidanın) içeriğini ve şartını açıklar.
âminû (آمِنُوا)
Aynı kökten (e-m-n) gelen emir fiilidir. "İman edin, güvenin, tasdik edin" demektir.
birabbikum (بِرَبِّكُمْ)
(Rab kelimesinin analizi yukarıda "Rabbanâ" maddesinde yapılmıştır). "Rabbinize" şeklindeki kullanım, insanın varlık sebebini, kendini büyüten ve rızıklandıran yegane kaynağı bulmasına yönelik teolojik bir yönlendirmedir.
fe-âmennâ (فَآمَنَّا)
"Fe" (o halde, bunun üzerine, derhal) bağlacı ile "âmennâ" (iman ettik) fiilinin birleşimidir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu "fe" bağlacının (fâ-i ta'kibiye) cümleye kattığı hızı ve estetiği inceler. Ulü'l-elbâb (derin akıl sahipleri), çağrıyı duyar duymaz hiç tereddüt etmemiş, pazarlık yapmamış veya oyalanmamış; "fe" edatının hızıyla derhal (anında) "iman ettik" diyerek o çağrıya teslim olmuşlardır. Bu, fıtratın hakikati tanıdığı andaki sarsılmaz ve net tepkisidir.
fağfir (فَاغْفِرْ)
Kelimenin kökü ğ-f-r harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, ğ-f-r kökünün bir şeyi örtmek, saklamak ve dış tehlikelere karşı korumak anlamına geldiğini belirtir. (Savaşçının başını koruyan miğfer 'miğfer' de aynı köktendir). Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" eylemini, Allah'ın kulunun günahlarının üzerini örtmesi, onu rezil etmemesi ve o günahın ahiretteki cezai faturasından (azaptan) kulunu koruması olarak açıklar.
lenâ (لَنَا)
"Bize, bizim için" anlamında zamirli harf-i cerdir.
zunûbenâ (ذُنُوبَنَا)
Kelimenin kökü z-n-b harflerinden gelir.
İbn Fâris, z-n-b kökünün temelinde bir şeyin arka tarafı, kuyruk kısmı (zeneb) ve geride kalan iz anlamlarının bulunduğunu belirtir. Etimolojik olarak, kişinin eyleminin ardından "kuyruk gibi" peşine takılan, onu takip edip rahatsız eden ahlaki ve hukuki sorumluluktur. Râgıb el-İsfahânî, "zenb" kelimesini, insanı fıtratından uzaklaştıran ve sonucunda ceza gerektiren her türlü günah ve kusur olarak tanımlar. "Zünûb" bunun çoğuludur.
ve keffir (وَكَفِّرْ)
Kelimenin kökü k-f-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, k-f-r kökünün bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve silmek anlamlarına geldiğini belirtir. "Küfür" de nimeti örtmek olduğu için aynı kökten gelir; ancak bu fiil (tekfîr) olumlu bir bağlamda kullanılmıştır. Râgıb el-İsfahânî, "tekfîr" eylemini (tef'îl babında), Allah'ın kulun kusurlarını ve seyyiatını (kötülüklerini) silmesi, kazıması ve sanki hiç yapılmamış gibi ilahi kayıtlardan tamamen temizlemesi olarak açıklar.
annâ (عَنَّا)
"Bizden, bizden uzaklaştırarak" anlamındadır.
seyyiâtinâ (سَيِّئَاتِنَا)
Kelimenin kökü s-v-e harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, s-v-e kökünün insanın ruhuna, onuruna veya bedenine acı veren, çirkin, kötü ve üzücü olan her şey (sev'e) anlamına geldiğini belirtir. İyiliğin (hasene) mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "seyyie" kelimesini, dinin, aklın ve sağduyunun reddettiği, sonucunda ceza doğuran çirkin amel olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "zenb" ve "seyyie" arasındaki farkı inceler; "zünûb" genellikle Allah'a karşı işlenen (inanç/ibadet) büyük günahları (örtülmesi/ğafur istenir), "seyyiât" ise insan ilişkilerinde veya ahlaki boyutta işlenen, silinmesi (tekfîr) istenen daha detaylı kötü davranışları kapsar.
ve teveffenâ (وَتَوَفَّنَا)
Kelimenin kökü v-f-y harflerinden gelir.
İbn Fâris, v-f-y kökünün bir şeyi tam olarak yerine getirmek, eksiğini tamamlamak ve borcu kapatmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teveffî" eyleminin mecazen (galat-ı meşhur) canın alınması (ölüm) anlamında kullanıldığını; ancak etimolojik olarak, ruhun biyolojik bedenden "eksiksiz bir şekilde" teslim alınıp, hesabının görülmek üzere asıl sahibine (Allah'a) geri döndürülmesi (vefâ) süreci olduğunu açıklar.
mea (مَعَ)
Arapçada "beraber, birlikte" anlamı taşıyan birliktelik zarfıdır.
el-ebrâri (الْأَبْرَارِ)
Kelimenin kökü b-r-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, b-r-r kökünün temelinde genişlik, bolluk (kara parçası/berr gibi) ve sözüne/sadakatine tamamen güvenilir olmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "birr" kavramını, insanın eylemlerinde ilahi itaate ve evrensel ahlaka geniş bir açıyla (bütünüyle) bağlanması, anne-babaya veya topluma karşı iyilikte zirveye çıkması olarak tanımlar. Christoph Luxenberg, Geç Antik Çağ dini kültürü üzerinden kelimeyi değerlendirir; "Ebrâr", peygamberlere uyan, hakikat uğruna bedel ödeyen, tarih boyunca yaşamış olan "seçkin azizler/kutsallar" (the righteous/pious) topluluğunu tanımlayan evrensel bir teolojik terimdir. Ayetin sonundaki bu dua, ölümün soğukluğunu, "o seçkin, yüce ve erdemli topluluğa (ebrâr) katılma/kavuşma" coşkusuyla ısıtan muazzam bir eskatolojik felsefedir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla