Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 179. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 179. Ayet

    مَا كَانَ اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِن۪ينَ عَلٰى مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتّٰى يَم۪يزَ الْخَب۪يثَ مِنَ الطَّيِّبِۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَجْتَب۪ي مِنْ رُسُلِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ kâna(A)llâhu liyeżera-lmu/minîne ‘alâ mâ entum ‘aleyhi hattâ yemîze-lḣabîśe mine-ttayyib(i)(k) vemâ kâna(A)llâhu liyutli’akum ‘alâ-lġaybi velâkinna(A)llâhe yectebî min rusulihi men yeşâ/(u)(c) feâminû bi(A)llâhi verusulih(i)(c) ve-in tu/minû vetettekû felekum ecrun ‘azîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      (Ey inkar edenler!) Allah müminleri, pisi temizden ayırmadan bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Allah size gaybı da bildirecek değildir; fakat Allah (gaybı bildirmek için) peygamberlerinden dilediğini seçer. Artık Allah'a ve peygamberlerine iman edin; inanır ve sakınırsanız sizin için büyük bir ecir vardır.


      (Ey inkar edenler!) Allah müminleri, pisi temizden ayırmadan bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Bu mealdeki ayet farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Ey münafıklar! Allah Teala müminleri, sizin bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Lakin O, münafık olanı mümin olandan ayırdetmek için cihatla ve çeşitli yollarla sizi imtihan etmektedir. Bazıları, kafir olan ile gerçek mümin olanın insanlar nezdinde ortaya çıkması için, dediler. Başka bir açıdan şöyle denilmiştir: Münafıklar, Resulullah'ın ashabına dil uzatıyor ve gizliden gizliye onları alaya alıyorlardı. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah buyurdu ki: Müminleri, sizin onları kötülemeniz ve kendilerini alaya almanız halinde bırakmayacaktır. O, rezilliğiniz görülsün ve nezdinde bozgunculuğunuz ortaya çıksın diye sizi çeşitli yollarla imtihan etmektedir. Burada başka bir ihtimal de vardır: Allah müminleri, pisi temizden ayırmadan bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Yani Cenab-ı Hak müminleri, sizin küfür ve bozgunculuğunuzla aynı beldede başbaşa bırakacak değildir. Sizin için başka bir ülke meydana getirip orada pis olanı temiz olandan ayırdedecektir. Pis olanı cehenneme, temiz olanı da cennete koyacaktır; tıpkı şu ilahi beyanda buyurduğu üzere: "Allah pisi temizden ayırsın, pisleri üst üste koyup hepsini bir araya toplasın, sonra da cehenneme atsın".

      Gayb Bilgisi

      Allah size gaybı da bildirecek değildir. Bu beyanın iki şekilde anlaşılabileceği söylenmiştir. Biri, onlar, peygamberlere verilenin aynısı bize de verilmeden iman etmeyiz, diyorlardı. Nitekim şu ayette bu husus dile getirilmektedir: "Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler". Başka bir ayette de şöyle buyurulmaktadır: "(Uyarıcılardan) öğüt almak yerine onlardan her biri, kendisine, açılmış sahifeler (ilahi vahiy) verilmesini istiyor. Hayır! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar". Buna göre Allah size gaybı da bildirecek değildir mealindeki beyan, vahiy için seçtiği ve peygamberlik makamına yükselttiği kişiyi istisna etmektedir. Yani Allah sizi peygamber olarak seçmedi, gayb ilmi ise peygamberliğe ait mucizelerden biridir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Diğeri de şudur: Resulullah peygamber olarak gönderilmeden önce şeytanlar dünya semasına yükselir, orada kulak hırsızlığı yapar ve oradan aldıkları haberleri kahinlere getirirlerdi. Sonra da kahinler bu haberleri kafirlere verirlerdi. Cenab-ı Hak, Resulullah'ı peygamber olarak gönderdikten sonra, peygamberlikten önce gökteki haberlere muttali olduğunuz gibi Allah size gaybı da bildirecek değildir mealindeki ayeti indirdi.

      Fakat Allah (gaybı bildirmek için) peygamberlerinden dilediğini seçer. Yani O, dilediği kişiyi seçer, onu kendisine elçi yapar ve ona vahiy gönderir. Buna göre peygamberlerden başka hiç bir kimseye gökten vahiy inmez. Allah peygamberlerinden dilediğini seçer mealindeki cümlenin, içinizden kendisine elçi olarak seçtikleri hariç, sizden hiç kimseyi gayba muttali kılmaz, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Allah peygamberlerinden dilediğini seçer, mealindeki ilahi beyan, gönderdiği şeriati ve hükümlerini başka bir peygamberle yürürlükten kaldırmaz anlamına da gelebilir. Mesela Hz. Musa ile Hz. İsa arasında başka bir peygamber olsa, ona Hz. Musa'ya verdiği hükümlerden başkasını vermez, ancak o hükümleri ve şeriati devam ettirir. Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasındaki durum da böyledir; Allah peygamberleri, şeriatlarını ve hükümlerini devam ettirmek için seçmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Artık Allah'a ve peygamberlerine iman edin; inanır ve sakınırsanız sizin için büyük bir ecir vardır. Bu, açıklama gerektirmeyen açık bir cümledir. Eğer bütün peygamberlere inanır ve günahtan sakınırsanız sizin için büyük bir ecir vardır. Bu cümle, inanır ve şirkten sakınırsanız sizin için şunlar vardır, anlamına da gelebilir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yemîze (يَمِيزَ)

        Kelimenin kökü m-y-z harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, m-y-z kökünün temel anlamının birbirine karışmış olan şeyleri ayırmak, tasnif etmek, iyi olanı kötü olandan çekip çıkarmak ve belirgin kılmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "temyiz" eylemini, aklın ve gözlemin yardımıyla nesneler veya kavramlar (özellikle hak ile batıl, iyi ile kötü) arasındaki sınır çizgilerini netleştirmek olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Uhud sonrası sosyoloji bağlamındaki işlevini analiz eder. Savaş öncesinde Medine toplumu homojen, herkesin "mümin" göründüğü karışık bir yapıdaydı. Kur'an, savaşı (ve krizleri) "yemîze" (ayıklama/süzme) fiiliyle meşrulaştırır. Allah, bu ağır kriz laboratuvarını kurarak; kimin gerçekten sadık (mümin) kimin sahte (münafık) olduğunu tarihsel sahada birbirinden kesin çizgilerle ayırmış (temyiz etmiş) ve toplumsal yapıyı şeffaflaştırmıştır.

        el-habîse (الْخَبِيثَ)

        Kelimenin kökü h-b-s harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, h-b-s kökünün temelinde insanın fıtratının ve duyularının (göz, burun, tat) tiksindiği, iğrenç bulduğu, çürümüş ve yozlaşmış şeylerin bulunduğunu belirtir. Tayyib (temiz) kelimesinin mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "habis" kavramını sadece maddi kirlilik (necaset) olarak değil; akide (inanç), ahlak ve eylem bakımından kokuşmuş, toplumu zehirleyen, faydadan çok zarar üreten karakter veya düşünce olarak tanımlar. Bu ayette "habis", içlerindeki inkarı ve korkaklığı gizleyip kriz anında toplumu arkadan vuran münafık karakterinin (nifakın) ontolojik tanımıdır.

        et-tayyibi (الطَّيِّبِ)

        Kelimenin kökü t-y-b harflerinden gelir.

        İbn Fâris, t-y-b kökünün insanın ruhuna, gözüne ve damağına hoş gelen, haz veren, temiz, saf ve fıtrata uygun olan her şeyi kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tayyib" kavramını, hem maddi hem de manevi olarak üzerinde hiçbir kirlilik (şirk, yalan, korkaklık) barındırmayan, arınmış ve leziz durum olarak açıklar. Bu kelime, ayette Uhud'da kılıç kılıca çarpışan, yara alan ve sadakatini ispatlayan gerçek müminleri (şehitleri ve gazileri) temsil eder.

        liyutli'akum (لِيُطْلِعَكُمْ)

        Kelimenin kökü t-l-a harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, t-l-a kökünün bir şeyin doğması, yükselmesi, yukarıdan aşağıya bakmak ve gizli olan bir şeyin üzerine çıkarak onu keşfetmek anlamlarına geldiğini belirtir (güneşin doğuşu "tulû" da aynı köktendir). Râgıb el-İsfahânî, "ıttıla" eylemini (if'al babında mutaaddi/geçişli olarak), sıradan bir bilginin ötesinde; birini yüksek bir tepeye çıkarıp, normalde gözden gizlenmiş sırlar (gayb) dünyasının manzarasını ona göstermek (şahit kılmak) olarak tanımlar.

        el-ğaybi (الْغَيْبِ)

        Kelimenin kökü ğ-y-b harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, ğ-y-b kökünün duyuların, gözün ve beşeri idrakin (bilincin) sınırları dışında kalan, örtülü ve gizli olan her şey anlamına geldiğini belirtir. Şehadetin (görünen dünyanın) mutlak zıttıdır. Toshihiko Izutsu, "gayb" kavramını Kur'an epistemolojisinin (bilgi kuramının) merkezine yerleştirir. Gayb, sadece gelecekteki olaylar (kıyamet vs.) değil; insanların kalplerindeki gizli niyetleri, kimin mümin kimin münafık olduğunu da kapsayan, ontolojik olarak sadece Allah'ın erişimine açık olan "bilgi boyutudur". Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi polemik içindeki kullanımına odaklanır. Müslümanlar, "İçimizdeki münafıkları biz neden önceden bilemiyoruz?" diye bir serzenişte bulunduklarında Kur'an; insanların kalplerinin (niyetlerinin) "gayb" alanına girdiğini ve Allah'ın kendi mutlak tekelinde olan bu esrarlı boyutun perdesini sıradan insanlara "açmayacağını" (lâ yutli'a) kesin bir dille ilan ederek beşeri sınırı çizer.

        yectebî (يَجْتَبِي)

        Kelimenin kökü c-b-y harflerinden gelir.

        İbn Fâris, c-b-y kökünün temel anlamının dağınık olan parçaları bir araya toplamak, biriktirmek ve seçip almak olduğunu belirtir (suların toplandığı havuza/câbiye de aynı kökten denir). Râgıb el-İsfahânî, "ictibâ" fiilini (ifti'al babında), Allah'ın milyarlarca insan arasından birini, onun yeteneklerine veya fıtratına bakarak "özel bir görev (risalet) için seçmesi, ayıklaması ve kendi tarafına çekmesi" olarak tanımlar. Sıradan bir seçim (ihtiyar) değil, liyakate dayalı ilahi bir atamadır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kısmındaki peygamberlik teorisini inceler. İnsanlar gaybı (kimin samimi kimin münafık olduğunu) doğrudan bilemezler; ancak Allah "ictibâ" ettiği (seçtiği) peygamberine (elçisine), vahiy yoluyla bu gaybın bir kısmını aktarır. Peygamber, gaybın mutlak sahibi değil, sadece kendisine açılan kısmının "seçilmiş" taşıyıcısıdır.

        fâminû (فَآمِنُوا)

        Kelimenin kökü e-m-n harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, e-m-n kökünün kalbin sükûnete ermesi, şüphelerin ve korkunun yok olması, mutlak bir güven hissi (emniyet) ve tasdik (doğrulama) anlamlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" eylemini, aklın ve kalbin, Allah'ın ve seçtiği elçilerinin getirdiği (gayba dair) haberleri tereddütsüz onaylaması olarak açıklar. Bu emir formu (âminû), muhatabı pasif bir durumdan aktif bir güven inşasına davet eder.

        tü'minû (تُؤْمِنُوا)

        (Aynı kök/e-m-n. Fiilin muzari/şart formu.) İman eyleminin devamlılığını ve bu şartın yerine getirilmesini ifade eder.

        tettekû (تَتَّقُوا)

        Kelimenin kökü v-k-y harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, v-k-y kökünün bir nesneyi zarardan korumak, himaye etmek ve tehlike ile arasına sarsılmaz bir siper (kalkan) çekmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramını, insanın kendisi ile ilahi öfke veya ahlaki çöküş arasına koruyucu bir bilinç duvarı örmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, iman ile takvanın yan yana gelişini (şart cümlesinde) analiz eder. İman (tasdik), kalpteki teorik inançtır; takva ise bu inancı hayata geçiren, kişiyi münafıklıktan ("habis" olmaktan) koruyan ve kriz anlarında (Uhud'da) geri adım attırmayan eylemsel koruma/direniş kalkanıdır.

        ecrun (أَجْرٌ)

        Kelimenin kökü e-c-r harflerinden gelir.

        İbn Fâris, e-c-r kökünün bir iş veya hizmet karşılığında ödenen bedel, tam karşılık ve telafi (kırığın onarılması) anlamlarına geldiğini belirtir. Christoph Luxenberg, kelimenin Geç Antik Çağ'daki "ticari/maaş" bağlamını vurgulayarak, bunun rasyonel bir bedel ödeme kavramı olduğunu belirtir.

        azîmun (عَظِيمٌ)

        Kelimenin kökü a-z-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, a-z-m kökünün fiziksel olarak kemik (bedenin sarsılmaz direği) anlamına geldiği gibi; büyük, şiddetli, sarsılmaz ve hacimli anlamlarına da geldiğini belirtir. Angelika Neuwirth, kelimenin ayet sonundaki işlevini (eskatolojik doxology) vurgular. İnsanlar, gaybı bilmedikleri için kriz anlarında sarsılabilirler (Uhud'da olduğu gibi); ancak gayba dair bilgiyi elinde tutan peygambere inanıp (iman) sorumluluklarını yerine getirirlerse (takva); onların bu dünyadaki bilinmezliğe karşı verdikleri varoluşsal direnişe (imtihana) karşılık olarak, onlara hacmi akılla hesaplanamayacak (azîm) büyüklükte bir ilahi "ücret" (ecr) ödenecektir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X