وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُواۜ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 167. Ayet
Daralt
X
-
166. İki ordunun karşılaştığı günde başınıza gelenler, Allah'ın izniyle oldu ve bu, müminleri belli etmek içindi.
167. Bir de münafıkları ortaya çıkarması için ... Onlara, 'Gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada bulunun' denildi. Onlar, 'Savaş olacağını bilsek elbette size katılırız' dediler. O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Gizlediklerini Allah onlardan daha iyi bilir.
İki ordunun karşılaştığı günde başınıza gelenler. Buradaki iki ordudan maksat, müminler ordusu ile müşrikler ordusudur. Allah'ın izniyle oldu. Bu mealdeki beyana, Allah'ın iradesi ve dilemesi ile oldu, anlamı verilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Başınıza gelenler Allah'ın sizi terk etmesiyle oldu. Çünkü muhtemelen onlar zafer ve galibiyetin askerlerin sayıca çokluğuyla veya kuvvetle ve savaşa iyi hazırlanmakla elde edildiğini düşünüyorlardı. İşte kendileri gibi sayıca az ve zayıf olan ordulara, kendileri kalabalık, bedenen güçlü, silah ve donanım bakımından daha iyi olsalar da galip gelemeyeceklerini, ancak ilahi yardımla üstünlük kazanacaklarını ve bu sayede zafere ulaşacaklarını anlamaları için, Allah onları kendi hallerine bıraktı. Şöyle de denilmiştir: Allah'ın izniyle oldu Allah'ın ilmi ile oldu, demektir. Yani başınıza gelenlerin, işlediğiniz hayır veya şer yüzünden geleceğini Allah biliyordu, yoksa gaflet ve yanılma yüzünden değil. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İman, Küfür, Nifak
Bu, müminleri belli etmek ve bir de münafıkları ortaya çıkarması içindi. Daha önce de söylediğimiz gibi mümin olanları, bela ve ölüme karşı sabırlı mümin olarak, sabreden ve Allah'tan sevap bekleyen insanlar olarak görmesi içindi. Aynı şekilde münafık olan ve sabır göstermeyenleri de münafık, sabırsız ve Allah'tan sevap beklemeyen kişiler olarak görmesi içindi.
Onlara, 'Gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada bulunun' denildi. Yani gerçekten münafıklığı terk etmek İslam'a dönmek suretiyle Allah yolunda savaşın. Veya hiç olmazsa savunmada bulunun mealindeki cümle hakkında çeşitli yorumlar yapılabilir. İslam ordusunun büyük görünmesini sağlayın anlamına gelmesi muhtemeldir. Çünkü müşrikler, müminlerin ordusunu kalabalık gördükleri zaman bu onları endişeye sevk edecek ve korkuya düşürecekti. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: "Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın". Bu ayet, onları kendinizden def edin, anlamına da gelebilir. Çünkü muhtemelen onlar, bizzat savaşan müminleri hem def almışlardı. Çünkü münafıklar da dilleriyle iman ettiklerini söyledikleri için, onlar müminlerle münafıkları ayırdetmiyorlardı. Yahut ayet, düşmanı mallarınızdan ve çocuklarınızdan uzak tutun, anlamına gelebilir; çünkü onlar bunları hedef almışlardı. Yahut onlar dininizi hedef aldıkları zaman sahip olduğunuz dininizi savunun, anlamına gelebilir; zira onlar gerçekten onu hedef almışlardı. Yahut da Allah yolunda savaşın mealindeki cümle ile veya savunmada bulunun anlamındaki cümle aynı şeyi ifade etmektedir. Yani "Allah yolunda savaşın ve savunma yapın!" En doğrusunu bilen Allah'tır.
Onlar, 'Savaş olacağını bilsek elbette size katılırız' dediler. Bu ayet münafıkları kastetmektedir. Denilmiştir ki savaşa gitmeyip Medine'de kalan münafıklar Resulullah'a böyle söylediler. Bu sözü söyleyenin başkaları olduğu da iddia edilmiştir.
O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Bu ayet de münafıkları kastetmektedir. Onların imandan çok küfre yakın olduklarını haber vermektedir. "ile'l-küfr" ve "mine'l-küfr" ifadelerinin ikisi de kullanılır. Hafsa'nın kıraatinde "hum ile'l-küfri ekrabu" denilmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu ayet şöyle de yorumlanabilir: Münafıklar aziz ve celil olan Allah'ı tanımıyorlar ve O'na kulluk yapmıyorlardı. Onlar sadece kendi çıkarlarına kulluk ediyorlardı, çıkarları nerede ise o tarafa dönüyorlardı. Eğer çıkarları müminlerle beraber olmaktaysa, kendilerini onlarla beraber imiş gibi gösteriyorlardı. Şayet müşriklerle beraber olmakta çıkar görürlerse onların yanına gidiyorlardı. Nitekim aziz ve celil olan Allah da şöyle buyurmaktadır: "Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa, 'Sizinle beraber değil miydik?' derler". Başka bir ayette de şöyle buyurur: "İnsanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder".
Kafirlere gelince, onlar Allah'ı biliyor, fakat putlara tapıyorlardı. Putlara tapmalarının da iki sebebi vardı; ya onları Rab olarak kabul ediyor, ya da onlardan kendilerini Allah'a yaklaştırmalarını bekliyorlardı. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: "Sadece bizi Allah'a yaklaştırsın diye onlara tapıyoruz". Bununla birlikte onlar sıkıntıya düştükleri zaman, taptıkları putlardan bir hayır gelmediğini görünce hemen aziz ve celil olan Allah'a sığınıyorlardı. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar". Ama sonra bu halden kurtulduklarında tekrar eski dinlerine dönerler. Aziz ve celil olan Allah bunu da şöyle açıklamaktadır: "İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabbi'ne yönelip O'na yalvarır".
Müminler ise ister rahatlık ister şiddet, ister sıkıntı, ister sevinç hali olsun, her durumda ihlas ve samimiyetle Allah'a inanır, başlarına gelen musibetlere ve sıkıntılara sabrederler; "Doğrusu biz Allah'a aidiz ve kuşkusuz O'na döneceğiz" derler.
O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Bu ilahi beyan, çeşitli anlamlara verilerek yorumlanabilir. Şöyle denilmiştir: Onlar gerçekten böyle idiler; çünkü kendileri müminlere "Biz sizinle beraber değil miydik? derler. Kafirler kazançlı çıkarsa (bu defa onlara) 'Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı?' derler", Onlar hem müminlere kendileriyle beraber olduklarını söylüyorlar, hem de kafirlere kendilerine kol-kanat gerdiklerini ve onları müminlerden koruduklarını söylüyorlar. İşte bu, onların kafirlere daha yakın olduklarının göstergesidir. Onlar imandan çok küfre yakındılar mealindeki cümlenin, onların mümin olarak görünmelerinin yalan olduğu anlamına gelmesi de muhtemeldir. Çünkü bizatihi küfrün kendisi de yalandır, iman ettikleri görüntüsü de yalan olunca onlar üzerinde bulundukları yalana, yani küfre daha yakın konumda durmaktadır. O gün onlar imandan çok küfre yakındılar cümlesi hakkında İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: O gün onlar küfürlerini gizliyor, imanlarını açıklıyorlardı. Kulun içinde gizlediği niyeti açıkta söylediğinden ve yaptığından daha gerçekçidir. Nitekim onlar kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı diye buyurulmaktadır. Onların sözleri de böyledir. Şöyle de söylenmiştir: Onlar küfre daha yakın idiler; çünkü gerçekte kafir idiler ve onların dinleri üzerinde bulunuyorlardı.
O gün onlar imandan çok küfre yakındılar mealindeki ilahi buyruğu, böyle olması gerekir veya durum ona yönelmişti anlamına da gelebilir. Nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurur: "Medine'nin her tarafından saldırıya uğrasalardı da kendilerinden bozgunculuk yapmaları istenseydi (evlerini düşünmez) hiç vakit geçirmeden hemen ona koşarlardı". Dolayısıyla ayetteki "kurb" lafzı, realite ve gerekliliğe dair bir ifadedir. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurulmuştur: "Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır". Bunun sebebi de şudur: Onlar münafıktılar ve küfür kalplerinden ayrılmış değildi. İman hakkında söyledikleri ise sadece dillerinin iğreti lafı idi, bir süre sonra iman genelde dillerinden uzaklaşıyordu. En doğrusunu bilen Allah'tır. Onların durumu küfre daha yakındı, çünkü şüphe içinde bulunuyorlardı. Küfür ve iman konusunda şüphe duyan, imanı terk etmiş olur. Çünkü imanın mahiyeti bilerek tasdik etmektir, onlarsa bilmiyorlardı. Küfür bazan yalanlamakla ortaya çıkar, yalanlamayan kişinin o konuda bir bilgisi bulunsun veya bulunmasın, farketmez. Bundan dolayı küfür onlara daha yakındı. Küfür onlara daha yakındır anlamındaki ifadenin, onlara daha layıktır, anlamına gelmesi de muhtemeldir, onlar gerçekten böyle bilinmeye daha layıktır. Bu konuda Allah Teala onlarla ilgili olarak konuşma tarzlarında, sonra hayır işlerindeki tutumlarında ve cihatla ilgili tavırlarında, ayrıca sözleri ve fiilleriyle ortaya çıkan küfür alametlerinde bazı işaretler belirtmiştir, Kur'an'da yer aldığı gibi. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Eğer denilirse ki: "Düşmanınıza iki mislini verdirdiğiniz kayıp kendi başınıza gelince 'Bu nereden başımıza geldi?' mi diyorsunuz? De ki: 'O, kendinizdendir. ' " buyurulduğu halde, ceza onların hepsine nasıl uygulanmıştır? Çünkü isyan ve emre aykırı hareketi onların hepsi değil, sadece bir kısmı yapmıştı.
Buna şöyle cevap verilir: Bundan amaç, onların yaptıklarının karşılığını almaları değil, dünyada imtihan edilmeleridir. Allah'ın, geçmişte isyanları veya emre aykırı hareketleri olmasa da kullarını her yolla imtihan etmeye hakkı vardır. Her ceza, bir isyanın veya emre muhalefetin karşılığı ise de, onu işleyenden başkası ondan sorguya çekilmez. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: "Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez". Fakat meseleye imtihan olarak bakılınca, her şeyi kapsaması caiz olur. Bunun da ilkin yapılan bir imtihan olduğunu yukarıda söylemiştik. Her ne kadar başkalarının yardımı söz konusu değilse de amacı imtihan olduğu için hükmü onların hepsini içine almıştır. Tıpkı yol kesenler ve hırsızlarda olduğu gibi, ceza bunların hepsine uygulanır: Alana da almayana da, suça ortak olana da olmayana da. İşte bu da öyledir, onların hepsi tek bir kişi gibiydi, onun için ceza hepsine uygulanmıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
nâfekû (نَافَقُوا)
Kelimenin kökü n-f-k harflerinden oluşur.
İbn Fâris, n-f-k kökünün temelinde tükenmek, dışarı çıkmak, tünel kazmak ve saklanmak anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak çöl faresinin (yerboanın) yuvasına yaptığı, birinden girip tehlike anında diğerinden kaçtığı "iki kapılı tünel/yuva" (nâfikâ) kelimesinden türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "nifak" kavramını bu etimolojik köken üzerinden tanımlayarak, kişinin şeriata (dine) bir kapıdan girip, işine gelmediğinde veya tehlike hissettiğinde başka bir kapıdan (gizlice) çıkıp gitmesi olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dolaşımına dikkat çekerek, bu kavramın Habeşçede (Etiyopya dili) "nefâk" (bölücü/ikiyüzlü) formunda var olduğunu, Medine döneminde Müslümanların siyasi ve dini literatürüne, içeriden ihanet edenleri tanımlayan spesifik bir teolojik terim olarak yerleştiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın varoluşsal ahlak hiyerarşisinde analiz eder. İzutsu'ya göre "nifak", açıkça yapılan inkar (küfür) eyleminden çok daha tehlikeli ve yıkıcı bir ontolojik durumdur; çünkü inkarcı cephesi belli olan bir düşmanken, münafık toplumun güven ağını ve sosyal sözleşmeyi içeriden çürüten, fıtratını ikiyüzlülükle zehirlemiş hastalıklı bir karakterdir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Uhud Savaşı'nın askeri/siyasi bağlamı üzerinden okur. Bu ayetteki "münafıklık yaptılar" fiili, salt soyut bir inançsızlık durumu değil; ordunun üçte birini (Abdullah b. Ubey ve adamlarını) savaş meydanına giderken yoldan çevirip, cepheyi zayıflatan son derece somut, operasyonel ve askeri bir vatana ihanet eylemidir.
te'âlev (تَعَالَوْا)
Kelimenin kökü a-l-v (veya a-l-y) harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, a-l-v kökünün temel anlamının yüksekte olmak, yukarı çıkmak, yücelmek ve alçaklığın (süfl) mutlak zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "te'âl" eyleminin Arapçada birini kendisine doğru çağırmak için kullanıldığını, ancak etimolojik olarak bu çağrının yatay bir davetten ziyade, muhatabı daha yüksek, daha şerefli ve erdemli bir konuma "yükselmeye/çıkmaya" davet etmek olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kullanıldığı bağlamdaki sarsıcı edebi tezat sanatını (tıbâk) inceler. Münafıklara yapılan "te'âlev" (yükselin/gelin) çağrısı, onları korkaklığın ve bencilliğin aşağılık çukurundan, Allah yolunda savaşmanın ontolojik ve ahlaki "zirvesine" çekmeye yönelik soylu bir tekliftir. Ancak onların bu "yükselme" teklifini sahte mazeretlerle reddetmesi, kendi iradeleriyle ruhen ve ahlaken en dibe (esfel-i sâfilîn) çakılmayı tercih ettiklerinin kusursuz bir edebi tasviridir.
idfe'û (ادْفَعُوا)
Kelimenin kökü d-f-a harflerinden gelir.
İbn Fâris, d-f-a kökünün bir şeyi şiddetle itmek, uzaklaştırmak, savuşturmak ve dışarıdan gelen bir zararı/tehlikeyi geriye püskürtmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "def" eyleminin, kişinin kendisine veya korumakla yükümlü olduğu şeylere yönelen saldırıyı bertaraf etmesi olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin "Savaşın (katilû) veya savunun/püskürtün (idfe'û)" şeklindeki ikili kurgusunu sosyolojik ve pragmatik bir düzlemde analiz eder. Kur'an, münafıkların dini motivasyon eksikliğini (sebîlillah) bildiği için onlara rasyonel, seküler bir ikinci seçenek sunar: Eğer dini idealler uğruna savaşacak imana sahip değilseniz, en azından evlerinizi, kadınlarınızı ve şehrinizi (Medine'yi) korumak için, ilkel bir aidiyet duygusuyla düşmanı "püskürtün/savunun" (idfe'û). Bu asgari vatan savunması çağrısının bile reddedilmesi, onların sadece dini değil, en temel insani ve kabilevi onurdan (hamiyet) dahi yoksun olduklarını tarihe tesciller.
ittabe'nâkum (لَّاتَّبَعْنَاكُمْ)
Kelimenin kökü t-b-a harflerinden oluşur.
İbn Fâris, t-b-a kökünün temelinde birinin peşinden gitmek, izini sürmek, arkasına takılmak ve yürüdüğü yolu adım adım takip etmek anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" eylemini fiziki olarak birinin arkasından yürümek olduğu gibi, iradi olarak bir liderin emrine, kararına ve hedefine uyum sağlamak olarak da tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, münafıkların "Savaşmayı bilseydik sizin peşinizden gelirdik" (ittabe'nâkum) şeklindeki savunmalarının ardındaki psikolojik manipülasyonu inceler. Bu kelime seçimi, savaşı bir ideoloji veya vatan müdafaası olmaktan çıkarıp, salt profesyonel bir teknik (kıtal/vuruşma) meselesine indirgeyen narsistik bir kaçış mekanizmasıdır. Liderin (peygamberin) arkasından (ittiba) gitmemelerini ideolojik bir kopuşla değil, sözde bir "teknik yetersizlikle" maskelemeye çalışmaları, nifak psikolojisinin tipik bir yansıtma (projection) taktiğidir.
el-kufri (لِلْكُفْرِ)
Kelimenin kökü k-f-r harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, k-f-r kökünün bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlığa gömmek ve saklamak anlamlarına geldiğini belirtir. Tohumu toprağa gizlediği için çiftçiye etimolojik olarak kâfir denmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramını fıtri gerçeğin, ilahi nimetin veya imanın üzerini bilinçli bir nankörlük ve inatla kapatmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın semantik uzayı (kavramsal haritası) içinde değerlendirir. İzutsu'ya göre ayette küfür (inkar) ve iman kavramlarının "yakınlık/uzaklık" (akrab/eb'ad) gibi mekânsal ve ölçülebilir bir mesafeyle ifade edilmesi muazzam bir felsefi devrimdir. İnanç, statik ve donuk bir nokta değil; insanın kriz anlarında (savaş, ölüm korkusu) aldığı kararlarla üzerinde sürekli gidip geldiği, bazen imana bazen de küfre yaklaştığı dinamik, akışkan ve ontolojik bir spektrumdur. Uhud krizinde alınan firar kararı, onları bu spektrumda "küfür" kutbuna hızla yaklaştırmıştır.
el-îmâni (لِلْإِيمَانِ)
Kelimenin kökü e-m-n harflerinden gelir.
İbn Fâris, e-m-n kökünün temelinde kalbin sükûnete ermesi, korkunun yok olması, dış tehlikelerden uzaklaşıp emniyet bulmak ve bir şeyi doğrulamak (tasdik) anlamlarının bulunduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını kişinin hakikati tereddütsüz onaylaması ve bu içsel onayın onun eylemlerine (sadakatine) yansıması olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, iman kavramının Medine dönemindeki sosyolojik ve politik evrimini inceler. Mekke'de iman daha çok teolojik bir tasdik (Allah'ın birliği) iken, Uhud bağlamında iman; liderle omuz omuza durmayı, siyasi birliğe sadakati ve fiziksel tehlikeyi (savaşı) göze almayı gerektiren son derece "politik ve eylemsel" bir statüye dönüşmüştür. Münafıkların savaştan kaçması, bu yüzden sadece stratejik bir hata değil, doğrudan "imandan" uzaklaşmadır.
efvâhihim (بِأَفْوَاهِهِم)
Kelimenin kökü f-v-h harflerinden oluşur.
İbn Fâris, f-v-h kökünün fiziksel olarak ağız, dudaklar ve kelimelerin çıkış noktası anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğulunun (efvâh) insanın konuştuğu, nefes aldığı ve söz ürettiği fiziksel organı tanımladığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "ağızlar" (efvâh) ile "kalpler" (kulûb) kelimelerinin yan yana getirilerek yaratılan anatomik ve psikolojik düalizmi (ikiliği) derinlemesine analiz eder. İnsan fıtratında ağız, kalpteki hakikatin dışa vurum organıdır. Ancak münafık karakterinde ağız ile kalp arasındaki bu ontolojik sinir ağı kopmuştur. Kur'an, "Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar" diyerek, bu şizofrenik yarılmayı, içerisi (niyet) ile dışarısı (söylem) arasındaki korkunç uyumsuzluğu sarsıcı bir ahlaki teşhis olarak ortaya koyar.
yektumûn (يَكْتُمُونَ)
Kelimenin kökü k-t-m harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, k-t-m kökünün bir şeyi sıkıca kapatmak, gizlemek, sır tutmak ve görünmez kılmak anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak, dolu bir tulumun ağzını sızdırmayacak şekilde sımsıkı bağlamak demektir. Râgıb el-İsfahânî, "kitmân" eylemini, kişinin bildiği, şahit olduğu veya kalbinde taşıdığı bir gerçeği, bir çıkar veya korku sebebiyle kasıtlı olarak başkalarından saklaması olarak tanımlar. Christoph Luxenberg, kelimenin Geç Antik Çağ'daki Aramice/Süryanice hukuki ve dini literatürüyle bağını kurarak; bu eylemin sadece kişisel bir gizleme değil, tanıklığı (şahitliği) veya hakkı otoriteden saklama şeklinde ağır bir ahlaki/hukuki suç olduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, kelimenin ayet sonundaki teolojik işlevini (doxology) değerlendirir. Münafıklar, gerçek niyetlerini (korkaklıklarını ve düşmanlıklarını) insanlardan kusursuzca "gizlediklerini" (yektumûn) sansalar da; Allah'ın "onların gizlediklerini en iyi bilen" (a'lemu bimâ yektumûn) olduğunun ilanı, insanın kurduğu tüm sosyopolitik illüzyonların ve maskelerin ilahi şeffaflık karşısında anında çöktüğünü, mutlak bilginin (omniscience) insan kibrini ezip geçtiğini gösteren nihai bir mühürdür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla