يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاًۜ وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ وَمَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ اَكْـبَرُۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 118. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ali imran suresi, münafıklar, ali imran 118, iç düşman, kin, sırdaş, ali imran suresi 118. ayet, akıl, ayet, iman, nefret, güven
-
Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin, onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların ağızlarından nefret taşmaktadır; kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Gerçekten size delilleri açıklamışızdır, eğer düşünüyorsanız.
Gayrı Müslimleri Dost Edinmek
Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin! Bu mealdeki ilahi buyruğun işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Şöyle denilmiştir: Burada Allah Teala müminlerin münafıklarla gidip gelmesini, yani onlarla kardeşlik alakası kurmasını veya müminleri bırakıp onları dost edinmesini yasaklamaktadır. Bu ayetin bu kısmı Hafsa'nın mushafında şöyledir: (لا تتخذوا بطانة من دون المؤمنين). İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Burada Allah müminlerin, mümin kardeşlerini bırakıp yahudileri, hıristiyanları ve münafıkları sırdaş edinmesini, müminlerle değil de onlarla konuşmasını ve sırlarını onlara vermesini yasaklamaktadır.
Bu ayette geçen "el-bitane" sözcüğünün kardeşler anlamına geldiği söylenmiştir; kendilerini sırlarını emanet ettikleri kişiler konumunda tutarlar.
Kafirleri sırdaş edinmeyi yasaklamanın iki sebebi vardır. Birincisi onunla tanınmış olmaktır, zira herkes, arkadaşlık ettiği kişi ile bilinir. İkincisi, düşmanının kendisini, "arkadaşlığı ve sohbeti güzeldir" diye göstermesi suretiyle ona sempati duymasıdır. Halbuki bu ilişkide din konusunda kendisinden yardım isteme, ayrıca onun konumunu bilmeme durumu vardır.
Onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar. Burada Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Sizin durumunuzu bozmak için onlar gayret göstermekten asla geri durmazlar.
Onlar sizin sıkıntıya düşmenizi isterler. Yani onlar sizin günah işlemenizi temenni ve arzu ederler. Yani sizi günaha düşürecek tavırlar sergileyerek onlarla aynı konumda olmanızı isterler. Buradaki "el-'anet" kelimesinin, darlık, zorluk anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani onların amacı budur, ardından gelen ayette anlatıldığı üzere.
Onların ağızlarından nefret taşmaktadır. Bu ayetin baş tarafının münafıklar hakkında nazil olduğunu söyleyene göre, Onların ağızlarından nefret taşmaktadır mealindeki beyanın, şu ayette şöyle açıklandığını kabul etmektedir: "Kuşkusuz konuşma tarzlarından sen onları bileceksin". Onlar, konuşma tarzlarından münafıkları tanıyorlardı.
Onların ağızlarından nefret taşmaktadır mealindeki ilahi beyandan maksat, "İnsanlar size karşı asker toplamışlar" anlamındaki ayette belirtildiği üzere korkutmaktır. Veya "İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır" mealindeki ayette ifade edildiği üzere, müslümanların başlarına gelen dert ve belalardan sevinç duymaktır.
Kalplerinin gizlediği şey daha büyüktür. Onlar zahirde müslümanların yanında görünüyorlardı, fakat kendilerine karşı duydukları düşmanlığı, muhalefeti ve müslümanların helake uğramaları için gösterdikleri gayreti içlerinde gizliyorlardı. Dolayısıyla onların içlerinde gizledikleri şeyler açıkladıklarından daha fazla idi. Bu ayetin kafirler hakkında nazil olduğunu söyleyenlere göre ise ayetin anlamı açıktır.
Onların ağızlarından nefret taşmaktadır. Yani sövgü ve düşmanlık. Fakat onların içlerinde gizledikleri fesat ve kötülük bundan daha fazladır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Gerçekten size delilleri açıklamışızdır, eğer düşünüyorsanız. Bu beyanın, ayetleri düşünüyorsanız, anlamına gelmesi muhtemeldir. Eğer akıllarınızdan faydalanmak istiyorsanız, anlamına da gelebilir. Çünkü aziz ve celil olan Allah, Kur'an-ı Kerim'in pek çok ayetinde onların akıllarından faydalanmadıklarını beyan etmiştir. Onların akılları vardı, fakat akıllarından faydalanmıyorlardı, faydalanmayınca da sanki akılları yoktur, diye beyan etmiştir.
Yorumu Yorumla
-
Yâ Eyyuhâ (يَا أَيُّهَا)
İbn Fâris: Nida (seslenme) edatı "yâ" ile muhatabın dikkatini toplamak, onu gafletten uyandırmak için kullanılan "eyyuhâ" kelimesinin birleşimidir. Gelen mesajın sosyal ve güvenlik açısından hayati bir önem taşıdığını belirtir.
Ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris: Çoğul ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu belirtir. Hitabın belirli bir gruba (iman edenler cemaatine) yönelik olduğunu gösterir.
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris: Hemze-mim-nun (e-m-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "korkunun, paniğin ve şüphenin zıttı olarak sükunet bulmak, emin olmak, kendini güvende hissederek hakikati kalben tasdik etmek" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: İman kavramını Kuran sosyolojisinde bir aidiyet ve sadakat çemberi olarak tahlil eder. İman edenlerin (âmenû) sadece soyut bir felsefeye inananlar değil, aynı zamanda birbirlerinin canını, malını ve sırrını korumak üzere yeni ve sarsılmaz bir "güvenlik/kardeşlik nizamı" kuran aktif bir cemaat olduklarını semantik sınırlarıyla inceler. Ayetin devamındaki sızma ve sırdaşlık (bitâne) uyarısı bizzat bu güvenlik çemberini korumak içindir.
Lâ Tettehızû (لَا تَتَّخِذُوا)
İbn Fâris: Olumsuzluk/nehiy edatı (lâ) ve hemze-hı-zel (e-h-z) kökünden gelen fiilin birleşimidir. Kökün asıl manasının "bir şeyi elde etmek, tutmak, yakalamak ve iradi bir kararla almak" olduğunu belirtir. İfti'al babında kullanılarak, bu "edinme/alma" eyleminin rastgele değil; gayet bilinçli, kasıtlı ve planlı bir tercih olduğunu açıklar.
Bitâneten (بِطَانَةً)
İbn Fâris: Be-tı-nun (b-t-n) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel manasının "zâhirin (dışın) tam zıttı olarak; bir şeyin iç kısmı, görünmeyen yüzü, gizli tarafı ve karın bölgesi" olduğunu belirtir. Elbisenin insan tenine doğrudan temas eden ve dışarıdan görünmeyen "iç astarına" etimolojik olarak bitâne denildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Bitâne (astar) kelimesinin bu ayetteki sosyolojik ve psikolojik metaforunu tahlil eder. Kuran'ın "kendinize bitâne (sırdaş/yakın dost) edinmeyin" derken, kelimenin elbise astarı anlamından yola çıkarak; insanın bütün mahremiyetini, sırlarını, zayıflıklarını bilen ve adeta tenine (kalbine) yapışık derecede yakın olan "stratejik sırdaş ve iç halka" mefhumunu kastettiğini detaylandırır. Dışarıdan gelen biri bu iç halkaya (astara) sızmamalıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bitâne (sırdaş/iç astar) kelimesini Medine'nin karmaşık siyasi yapısı üzerinden okur. O dönemde bazı Müslümanların (özellikle Evs ve Hazrec mensuplarının), İslam öncesi kabile anlaşmalarına veya ticari ilişkilerine dayanarak Medine'deki Yahudilerle veya münafıklarla o eski "kadim dostluklarını/sırdaşlıklarını" (bitâne) safça sürdürmeye devam ettiklerini belirtir. Kuran'ın bu ifadeyle, dışarıdan (inkarcı cepheden) hiç kimsenin İslam cemaatinin o "mahrem iç odasına" sokulmaması gerektiğini ilan eden devasa bir güvenlik ve istihbarat doktrini kurduğunu analiz eder.
Min Dûnikum (مِّن دُونِكُمْ)
İbn Fâris: Dal-vav-nun (d-v-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin aşağısı, ötesi, dışı ve berisinde olan" olduğunu belirtir. "Sizin dışınızda olanlardan, sizden olmayanlardan" manasına gelir. İslam cemaatinin sınırlarını net bir şekilde çizer.
Lâ Ye'lûnekum (لَا يَأْلُونَكُمْ)
İbn Fâris: Olumsuzluk edatı (lâ) ve hemze-lam-vav (e-l-v) kökünden gelen fiilin birleşimidir. Kökün asıl manasının "bir işte kusur etmek, gevşeklik göstermek, eksik bırakmak ve çabadan geri durmak" olduğunu belirtir. "Lâ ye'lûnekum" kalıbıyla "Size (zarar vermek konusunda) zerre kadar geri durmazlar, kusur etmezler, ellerinden gelen hiçbir çabayı eksik bırakmazlar" manasına geldiğini açıklar. Eylemin şeytani bir istikrarını gösterir.
Habâlen (خَبَالًا)
İbn Fâris: Hı-be-lam (h-b-l) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bedende, akılda veya bir organın işleyişinde meydana gelen bozukluk, fesat, çürüme, delilik ve zehirlenme" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: Habâl kelimesini sosyolojik bir sabotaj (çökertme) kavramı olarak inceler. Habâl'in basit bir maddi zarar (d-r-r) olmadığını; bir toplumun zihnine, ahlakına ve inancına içeriden sızarak onları yavaş yavaş "zehirleyen, akıllarını karıştıran, şüpheye düşüren, iç bütünlüklerini bozarak onları felç eden" o sinsi ve yıkıcı "psikolojik/ideolojik fesat" operasyonu olduğunu semantik sınırlarıyla analiz eder. Sırdaş (bitâne) edinilen o yabancılar, içeriden bu zehri (habâli) üreteceklerdir.
Veddû (وَدُّوا)
İbn Fâris: Vav-dal-dal (v-d-d) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi hararetle arzu etmek, şiddetle meyletmek, sevmek ve gerçekleşmesini kalben dilemek" olduğunu belirtir. Onların iç dünyalarındaki o sönmek bilmeyen sinsi arzuyu (hevesi) ifşa eder.
Mâ (مَا)
İbn Fâris: "O şey ki" anlamına gelen, onların arzuladıkları o yıkımın tam ve genel halini kapsayan ism-i mevsul (ilgi zamiri).
Anittum (عَنِتُّمْ)
İbn Fâris: Ayn-nun-te (a-n-t) kökünden geldiğini, asıl manasının "kırılan bir kemiğin yanlış kaynaması, meşakkat, altından kalkılamaz zorluk, helak ve şiddetli sıkıntı" olduğunu belirtir. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiildir.
Râgıb el-İsfahânî: Anet (meşakkat/helak) kavramını felsefi bir yıkım olarak tahlil eder. Onların "sizin anete düşmenizi şiddetle arzularlar" (veddû mâ anittum) ifadesindeki anetin; sıradan bir yorgunluk olmadığını, müminlerin hem dünyevi olarak köklerinin kazınmasını hem de ahiretlerinin yıkılmasını (ontolojik bir çöküşü) kapsayan o "beli büken, kemiği kıran mutlak trajedi" olduğunu detaylandırır. Dost zannedilenlerin içlerindeki asıl heves budur.
Kad Bedeti (قَدْ بَدَتِ)
İbn Fâris: Kesinlik bildiren "kad" edatı ile be-dal-vav (b-d-v) kökünden gelen dişil mazi fiilin birleşimidir. Kökün asıl manasının "gizliliğin ortadan kalkması, saklı olanın açığa/yüzeye çıkması, görünür olması" (Bedevi kelimesi de çöldeki açıklıktan gelir) olduğunu belirtir.
el-Beğdâu (الْبَغْضَاءُ)
İbn Fâris: Be-ğayn-dad (b-ğ-d) kökünden geldiğini, sevginin (hubb) tam zıttı olarak "şiddetli kin, nefret, düşmanlık ve kalbin birinden/bir şeyden tiksinmesi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Bağdâ (şiddetli kin) kelimesinin psikolojik dinamiklerini analiz eder. Bu kinin anlık bir öfke (ğadab) olmadığını; kalpte kök salmış, kişinin iradesini ve zihnini zehirlemiş, kronikleşmiş ve aklı kör eden bir "ontolojik nefret" olduğunu detaylandırır.
Min Efvâhihim (مِنْ أَفْوَاهِهِمْ)
İbn Fâris: Fe-vav-he (f-v-h) kökünden gelen "ağız/boşluk" (feh) kelimesinin çoğuludur (efvâh). "Ağızlarından (kelimelerinden/dil sürçmelerinden)" manasına gelir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kin ve ağız (bedet min efvâhihim) ilişkisini istihbari bir psikolojik tahlil olarak okur. Kuran'ın, o sinsi münafıkların/muhaliflerin ne kadar sır saklamaya veya dost (bitâne) görünmeye çalışsalar da; içlerindeki o devasa nefretin (bağdâ) bir şekilde kontrol edilemez bir refleksle "dillerine/ağızlarına vuracağını", söyledikleri sözlerde, alaycı tavırlarında veya dil sürçmelerinde bu düşmanlığın "açığa çıktığını/sızdığını" (kad bedeti) analiz eder.
Ve Mâ (وَمَا)
İbn Fâris: Atıf harfi (ve) ve "o şey ki" manasındaki ism-i mevsul/ilgi zamiri. İçerideki asıl tehlikeye geçer.
Tuhfî (تُخْفِي)
İbn Fâris: Hı-fe-ye (h-f-y) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin üzerini örtmek, onu toprağa gömmek, gizlemek ve saklamak" olduğunu belirtir. "Açığa çıkmak" (bedet) kelimesinin tam zıttıdır.
Sudûruhum (صُدُورُهُمْ)
İbn Fâris: Sad-dal-ra (s-d-r) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyin ön kısmı, başı ve göğüs" olduğunu belirtir. Kalbin ve içsel sırların muhafaza edildiği o "derin/merkezi kaba" etimolojik olarak sadır (göğüs) denildiğini açıklar.
Ekberu (أَكْبَرُ)
İbn Fâris: Kef-be-ra (k-b-r) kökünden geldiğini, "çok daha büyük, kıyas kabul etmez derecede devasa" manasına gelen ism-i tafdil (üstünlük) kalıbı olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: "Göğüslerinin sakladığı kin çok daha büyüktür" tamlamasını ontolojik bir teşhis (deşifre) olarak inceler. Dillerinden sızan o öfke ve alayın sadece "buzdağının görünen küçük bir kısmı" (açığa çıkan tarafı) olduğunu; o yabancıların kalplerine (sadırlarına) gömdükleri asıl karanlığın, İslam'ı ve müminleri yok etmeye dair o planlanmış şeytani nefretin boyutlarının (ekber) insan aklının almayacağı kadar "devasa ve dehşet verici" olduğunu semantik sınırlarıyla analiz eder. Kuran bu ifadeyle muhataplarını safdillikten uyandırır.
Kad Beyyennâ (قَدْ بَيَّنَّا)
İbn Fâris: Tekit edatı (kad) ve be-ye-nun (b-y-n) kökünden gelen fiilin birleşimidir. Kökün asıl manasının "iki nesnenin arasını ayırmak, şüpheyi ortadan kaldırmak ve açık/net hale getirmek" olduğunu belirtir. "Biz apaçık deşifre ettik/beyan ettik" manasına gelir.
Lekumul (لَكُمُ)
İbn Fâris: "Sizin için / Size."
Âyâti (الْآيَاتِ)
İbn Fâris: Hemze-ye-ye (e-y-y) kökünden geldiğini, "apaçık işaretler, alametler ve deliller" manasına geldiğini belirtir.
İn Kuntum (إِن كُنتُمْ)
İbn Fâris: Şart edatı "in" (eğer, şayet) ve geçmiş zaman/durum fiili "kuntum" (iseniz, oldunuzsa).
Ta'kılûn (تَعْقِلُونَ)
İbn Fâris: Ayn-kaf-lam (a-k-l) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel manasının "kaçmasın diye devenin dizini iple bağlamak, tutmak, hapsetmek ve frenlemek" olduğunu belirtir. İnsanı tehlikeli arzularından, saflıktan ve hatalı eylemlerden "tutup bağladığı/frenlediği" için o zihinsel güce etimolojik olarak "akıl" dendiğini açıklar. Müzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul kalıbındadır.
Toshihiko Izutsu: Akletme (ta'kılûn) eylemini Kuran'ın epistemolojisi ve korunma felsefesi üzerinden tahlil eder. Kuran'da aklın (buradaki kullanımında); soyut, pasif ve akademik bir düşünme felsefesi olmadığını; bizzat tehlikeyi sezen, sahte dostları (bitâne) deşifre eden, ilahi uyarıları (ayetleri) analiz edip duygusal zaaflara (eski dostluklara) "fren koyan/bağlayan" son derece pratik, analitik ve koruyucu bir "varoluşsal zeka (güvenlik) mekanizması" olduğunu semantik sınırlarıyla inceler. Akletmek, bu düşmanlığı görüp o astarı (bitâne) yırtıp atmaktır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla