Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 114. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 114. Ayet

    يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ مِنَ الصَّالِح۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri veye/murûne bilma’rûfi veyenhevne ‘ani-lmunkeri veyusâri’ûne fî-lḣayrâti veulâ-ike mine-ssâlihîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bunlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülüğü yasaklarlar ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar iyi kimselerdendir.


      Bunlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler. Yani kendileri iman ederler, başkalarına da iman etmelerini emrederler ve buna davette bulunurlar. Kötülüğü yasaklarlar anlamındaki küfrü. İyiliği emrederler cümlesi ile her türlü iyiliğin, Kötülüğü yasaklarlar cümle ile de her türlü kötülüğün kastedilmiş olması da muhtemeldir. Bu hususa daha önce temas etmiştik.

      Onlar hayırlarda yarışırlar. Yani her türlü hayırda. İşte bunlar iyi kimselerdendir. Denilmiştir ki cennette salihlerle beraberdirler. Yani bunları yapan insan salihtir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yu'minûne (يُؤْمِنُونَ)

        İbn Fâris: Hemze-mim-nun (e-m-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "korku, panik ve şüphenin zıttı olarak sükunet bulmak, emin olmak, kendini güvende hissederek kalben tasdik etmek" olduğunu belirtir. Müzari (şimdiki/geniş zaman) kipi, bu inancın sürekli ve dinamik bir eylem olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu: İman eyleminin bu ayetteki (Ehl-i Kitap azınlığını öven bağlamdaki) sosyo-teolojik yapısını tahlil eder. Kuran'ın imanı sadece kalpte olup biten soyut ve pasif bir onaylama olarak görmediğini; ayetin devamında hemen "iyiliği emretme ve yarışma" eylemlerinin sıralanmasının, imanın doğrudan "ahlaki ve pratik bir enerjiye" (eyleme) dönüşen sarsılmaz bir varoluşsal merkez olduğunu semantik sınırlarıyla inceler.

        Billâhi (بِاللَّهِ)

        El-Cevâlîkî: Lafzullah'ın (Allah isminin) etimolojik kökeni üzerinde durarak, bu ismin hiçbir kökten türetilmediğini (camid özel isim olduğunu) savunan görüşler ile "El-İlah" kelimesinden türediğini savunan görüşler arasındaki dilbilimsel tartışmaları aktarır. Harf-i cer (bi) ile imanın mutlak merkezini gösterir.

        Vel Yevmi (وَالْيَوْمِ)

        İbn Fâris: Ye-vav-mim (y-v-m) kökünden geldiğini, asıl manasının "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, belirli bir an veya zaman dilimi" olduğunu belirtir.

        el-Âhiri (الْآخِرِ)

        İbn Fâris: Hemze-hı-ra (e-h-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "evvelin (başlangıcın) tam zıttı olarak, son, bitiş, geride kalan ve nihayet" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Âhir gün (Ahiret) mefhumunu eskatolojik bir felsefeyle tahlil eder. "Ahiret gününe iman" ifadesinin sıradan bir takvim yaprağına inanmak olmadığını; insanın dünyadaki eylemlerinin (iyilik ve kötülüklerinin) anlamsızca boşluğa karışmayıp, mutlak bir adaletin tecelli edeceği o "nihai/son varoluş boyutunda" anlamını bulacağına (hesaba) duyulan sarsılmaz bir güven olduğunu detaylandırır.

        Ve Ye'murûne (وَيَأْمُرُونَ)

        İbn Fâris: Hemze-mim-ra (e-m-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir işin yapılmasını kesin ve otoriter bir şekilde istemek, emretmek ve birine görev yüklemek" olduğunu belirtir.

        Bil Ma'rûfi (بِالْمَعْرُوفِ)

        İbn Fâris: Ayn-ra-fe (a-r-f) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin izini sürerek onu bilmek, idrak etmek, tanımak ve sükunet bulmak" olduğunu belirtir. İsm-i meful olan ma'ruf; toplum tarafından bilinen, aşina olunan ve güzelliği onaylanan şey demektir.

        Toshihiko Izutsu: Ma'ruf kavramını ahlak felsefesi açısından değerlendirir. Ma'rufun; sadece spesifik bir şeriat kuralı değil, bozulmamış insan fıtratının, ortak aklın (örfün) ve evrensel vicdanın "tanıdığı, bildiği ve yadırgamadığı" tüm erdemleri (adalet, yardımlaşma, dürüstlük) kapsadığını belirtir. Bu azınlığın (salihlerin) görevi, bu evrensel iyiliği salt tavsiye etmek değil, "emrederek" (organize ederek) toplumda kurumsallaştırmaktır.

        Ve Yenhevne (وَيَنْهَوْنَ)

        İbn Fâris: Nun-he-ye (n-h-y) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin son bulması, birine şiddetle engel olmak, akışı durdurmak ve alıkoymak" olduğunu belirtir. İnsanı kötülükten alıkoyduğu için "akla" etimolojik olarak "nüha" dendiğini açıklar.

        Anil Munkeri (عَنِ الْمُنكَرِ)

        İbn Fâris: Nun-kef-ra (n-k-r) kökünden geldiğini, a-r-f (tanımak/bilmek) kökünün tam zıttı olarak asıl manasının "bir şeyi tanımamak, yadırgamak, kabul etmemek, yabancı ve çirkin bulmak" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Münker kelimesini "Ma'ruf"un dikotomisi (zıttı) olarak sosyolojik bir düzlemde inceler. Münkerin; insan aklının ve evrensel ahlakın "iğrendiği, reddettiği ve sosyal dokuyu yırtan" (zulüm, cinayet, sapkınlık gibi) her türlü yıkıcı anomali olduğunu belirtir. O salih azınlık, inançları gereği bu yıkıcı güce karşı aktif bir "fren/bariyer" (nehiy) mekanizması kurar.

        Ve Yusâri'ûne (وَيُسَارِعُونَ)

        İbn Fâris: Sin-ra-ayn (s-r-a) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "yavaşlığın (but') zıttı olarak hızlanmak, çabuk davranmak, ivme kazanmak" olduğunu belirtir. Mufâ'ale babında (mushareket/ortaklık) kullanıldığında, bu eylemin sadece tek taraflı bir hızlanma değil, adeta başkalarıyla "yarışırcasına, bir rekabet ve coşku içinde şiddetle öne atılmak" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Musara'a (yarışma/acele etme) eyleminin psikolojik dinamiğini tahlil eder. Bu hızın bedensel bir acelecilik değil; zamanın kısalığı ve fırsatın kaçma ihtimali karşısında, insanın kalbinde duyduğu o muazzam "ontolojik şevk, tutku ve heyecanla" iyiliğe koşması olduğunu detaylandırır. İmanı kamil olan kişi, iyiliği ağırdan almaz.

        Fîl Hayrâti (فِي الْخَيْرَاتِ)

        İbn Fâris: Hı-ye-ra (h-y-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeye meyletmek, onu diğerlerine tercih etmek ve onda fayda/bereket görmek" olduğunu belirtir. "Hayrât", hayır kelimesinin çoğuludur ve her türlü iyiliği, lütfu ve faydalı eylemi kapsar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Hayrât (iyilikler) kelimesinin çoğul formda kullanılmasını sosyolojik bir "çok boyutluluk" olarak okur. O dindar/salih azınlığın sadece tek bir ibadete (örneğin sadece namaza veya sadece sadakaya) takılıp kalmadıklarını; ahlakın, fedakarlığın, toplumsal ıslahın ve adaletin bütün "çeşitliliklerini ve alanlarını" kapsayacak şekilde (çoğul bir vizyonla) o iyilik okyanusunun içinde "yarıştıklarını" analiz eder.

        Ve Ulâike (وَأُولَٰئِكَ)

        İbn Fâris: Uzaklık bildiren işaret zamiridir (İşte onlar). Bu üstün ahlaki eylemleri gerçekleştirenlerin manevi makamlarının, o yozlaşmış çoğunluktan ontolojik olarak ne kadar ayrıştığını ve "yücelere/öteye" taşındığını göstermek için bilerek bu uzaklık zamiri seçilmiştir.

        Mines Sâlihîn (مِنَ الصَّالِحِينَ)

        İbn Fâris: Sad-lam-ha (s-l-h) kökünden geldiğini, asıl ve temel anlamının "bozulmanın, çürümenin ve yıkımın (fesadın) tam zıttı olarak; bir şeyi düzeltmek, sağlamlaştırmak, faydalı ve doğru hale getirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Salih kavramını ontolojik bir onarım eylemi olarak tahlil eder. Salih olmanın sadece zararsız kendi halinde bir insan olmak anlamına gelmediğini; bizzat insanın kendi nefsiyle, Allah'la ve toplumla olan ilişkilerindeki o bozulmaları "tamir eden, düzelten, ıslah eden ve barışı inşa eden" (aktif bir yapıcılık) durumu olduğunu detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu: Salih (ıslah edici) mefhumunu Kuran'ın ahlaki hiyerarşisinde en tepe noktaya (zirveye) yerleştirerek inceler. Ehl-i Kitab'ın o övülen azınlığının, imanlarını iyiliği emretme ve hayırda yarışma eylemleriyle ispatladıktan sonra "Salihler" (Sâlihîn) ordusuna katıldıklarını; bu unvanın, Kuran'da peygamberlere de verilen, yeryüzünü ifsat edenlere (müfsidlere) karşı duran o "evrensel erdemliler ailesinin/şerefinin" nişanesi olduğunu semantik sınırlarıyla analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X