Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 81. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 81. Ayet

    وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَـمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪يۜ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż eḣaża(A)llâhu mîśâka-nnebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin vehikmetin śümme câekum rasûlun musaddikun limâ me’akum letu/minunne bihi veletensurunneh(u)(c) kâle eakrartum veaḣażtum ‘alâ żâlikum isrî(s) kâlû akrarnâ(c) kâle feşhedû veenâ me’akum mine-şşâhidîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah peygamberlerden, 'Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekini tasdik eden bir elçi size geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz' diyerek söz almış, 'Kabul ettiniz mi ve bu ahdimi üstlendiniz mi?' dediğinde 'Kabul ettik' cevabını vermişler; bunun üzerine 'O halde şahit olunuz, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim' buyurmuştu.


      Allah peygamberlerden, 'Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra .. .' diye söz aldı. Mücahid şöyle demiştir: Bu, bir yazma hatasıdır. İbn Mesud'un kıraatinde şu şekildedir: "Allah kendilerine kitap verilenlerden söz aldı". Nitekim başka bir ayette de şöyle buyurulmaktadır: "Allah, kendilerine kitap verilenlerden söz almıştı". Çünkü tasdik etsinler diye peygamberlerden söz alınmaz, fakat kendilerine kitap verilenlerden alınması caizdir.

      Sonra bu söz alma konusunda da farklı görüşler vardır. Denilmiştir ki peygamberlerden alınan ilk söz, eğer yetişebilirse kendisinden sonra gelen peygamberi mutlaka tasdik edeceği ile ilgilidir. Şöyle de denilmiştir: Allah peygamberlerden birbirlerini tasdik etmeleri, O'nun kitabını ve risaletini kendi kavimlerine tebliğ etmeleri için söz almıştır, onlar da bunu yapmışlardır. Sonra onlar Hz. Muhammed'e iman etmeleri, onu tasdik etmeleri ve kendisine yardımcı olmaları için kendi kavimlerinden söz almışlardı. Allah, kavimlerine risaleti tebliğ etmeleri ve insanları Allah'ın dinine davet etmeleri için peygamberlerden söz almıştır, da denilmiştir.

      Ebu Bekir el-Keysani şöyle dedi: Burada iki yorum yapılabilir. Birincisi peygamberlerin kendilerinden olduğu İsrail oğullarından söz aldılar. Cenab-ı Hakk'ın Kur'an-ı Kerim'de kitap ehlinden söz (misak) alındığını söylediği her yerde İsrailoğulları kastedilmiştir.

      İkincisi, yukarıda bizim de kaydettiğimiz gibi, peygamberlerin birbirlerini tasdik etmeleri ve Allah'ın kitaplarını kavimlerine tebliğ etmeleri için kendilerinden söz alınmasıdır.

      Sonra nezdinizdekini tasdik eden bir elçi size geldiğinde. Hz. Muhammed geldiği zaman O'na iman etmeleri ve O'na yardımcı olmaları konusunda kendi kavimlerden söz almaları için Allah peygamberlerden söz aldı.

      Kabul ettiniz mi dedi? Cenab-ı Hak peygamberlere şöyle buyurdu: Kabul ettiniz mi, bu ahdimi üstlendiniz mi? Buna, o benim ahdimdir, anlamına verilmiştir. Ayetteki "el-ısr" kelimesinin ahit anlamına geldiği söylenmiştir. Buna cevaben peygamberler de ahdini Kabul ettik dediler; ona mutlaka iman edeceğiz ve yardımcı olacağız, kavmimizin ona iman edip yardımcı olacağı ahdini de aldık.

      Bunun üzerine Allah buyurdu ki: O halde şahit olunuz, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim. Burada Allah Teala şunu demektedir: Ben de sizin Muhammed'i ikrar etmenize şahit olanlardanım. Buna şöyle bir mana da verilmiştir: Benim sizden ahit aldığıma şahit olunuz, ben de sizin bu ahdi ikrar ettiğinize sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve İz (وَإِذْ)

        İbn Fâris: Geçmiş zamana işaret eden, "o vakit, hatırla ki, -dığı zaman" manalarına gelen zaman zarfıdır. Cümlenin başına gelerek muhatabın zihnini doğrudan o tarihi/metafiziksel anın içine çeker.

        Ehaze (أَخَذَ)

        İbn Fâris: Hemze-hı-zel (e-h-z) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyi eliyle sıkıca tutmak, kavramak, almak ve elde etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Ahz eylemini teolojik bir irade beyanı olarak tahlil eder. Söz veya antlaşma "alınırken" (ehaze) bu kelimenin kullanılmasının; yapılan antlaşmanın sıradan bir sözlü beyan olmadığını, tarafları hukuki ve ontolojik olarak sımsıkı "kavrayan, bağlayan ve içinden çıkılmaz hale getiren" çok güçlü bir taahhüt işlemi olduğunu detaylandırır.

        Allâhu (اللَّهُ)

        El-Cevâlîkî: Lafzullah'ın (Allah isminin) etimolojisinde dilciler arasındaki ayrılıkları tartışır. Kelimenin "El-İlah" formundan türediğini iddia edenlere karşılık, bunun hiçbir kökten gelmeyen (camid) ve mutlak yaratıcıya has bir özel isim olduğunu savunanların argümanlarını aktarır.

        Mîsâka (مِيثَاقَ)

        İbn Fâris: Vav-se-kaf (v-s-k) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir düğümü çok sağlam atmak, bir bağı kopmayacak şekilde pekiştirmek ve sağlamlaştırmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Misak kavramını felsefi bir sözleşme olarak inceler. Misakın, basit bir yemin veya sıradan bir vaat olmadığını; tarafların birbirine mutlak bir güven (vesika) duyduğu, bozulması halinde varoluşsal bir yıkımın gerçekleşeceği o en ağır, en sağlam ve en bağlayıcı "ilahi/teolojik sözleşme" olduğunu detaylandırır.

        en-Nebiyyîne (النَّبِيِّينَ)

        İbn Fâris: Kelimenin kökeni için iki dilbilimsel yaklaşım sunar. İlki nun-be-hemze (n-b-e) kökünden gelen "önemli haber (nebe) getiren kişi" manası; ikincisi ise nun-be-vav (n-b-v) kökünden gelen "yerden yüksekte olan, şeref ve makamca yüce kişi" manasıdır.

        Arthur Jeffery: İbranice "Nabi" ve Süryanice "Nbiya" (Tanrı'nın sözcüsü/uyarıcısı) kelimesinin Arapçalaşmış formu olduğunu; monoteist geleneğin Ortadoğu'daki bu en temel ve evrensel unvanının Kuran tarafından aynen devralındığını filolojik verilerle ortaya koyar.

        Gabriel Said Reynolds: "Nebiler" (Peygamberler) kelimesinin bu ayetteki çoğul ve kolektif kullanımını tahlil eder. Kuran'ın burada tek bir peygamberle değil, tarihin başından beri gelmiş geçmiş bütün peygamberlik kurumuyla (Nübüvvet soy ağacıyla) toptan bir "misak" yaptığını; bunun da Kuran'ın dinler tarihini parçalı değil, tek ve devasa bir "ilahi proje" olarak okuduğunun en net teolojik kanıtı olduğunu analiz eder.

        Lemâ (لَمَا)

        İbn Fâris: Tekit ve yemin bildiren "lam" harfi ile ism-i mevsul olan "mâ" (o şey ki) edatının birleşimidir. "Andolsun ki size vereceğim şu şeylere karşılık..." manasını katarak sözleşmenin şartını başlatır.

        Âteytukum (آتَيْتُكُم)

        İbn Fâris: Hemze-te-ye (e-t-y) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir yere varmak, gelmek ve bir şeyi birine vermek, lütfetmek, bahşetmek" olduğunu belirtir.

        Min Kitâbin (مِّن كِتَابٍ)

        İbn Fâris: Kef-te-be (k-t-b) kökünden geldiğini, "harfleri ve kelimeleri belirli bir anlam ifade edecek şekilde dizmek, yazmak" manasına geldiğini belirtir. İlahi vahiyleri (Tevrat, İncil, Zebur vb.) ifade eder.

        Ve Hikmetin (وَحِكْمَةٍ)

        İbn Fâris: Ha-kef-mim (h-k-m) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "engellemek, gem vurmak, dağılmayı durdurmak" olduğunu belirtir. Hayvanı yanlış yöne gitmekten alıkoyan geme "hakeme" dendiğini; insanı da cehaletten, hatadan ve yozlaşmadan "engelleyip alıkoyan" o derin anlayışa ve eylemsel doğruluğa "hikmet" denildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Hikmet kavramını peygamberlik donanımı olarak analiz eder. Allah'ın elçilerine sadece teorik bir metin (Kitap) değil; aynı zamanda o metni hayata tatbik edecek, ihtilafları çözecek, adaleti tesis edecek ve ilahi maksadı (gayeyi) kavrayacak o pratik ve sarsılmaz "anlayış/hüküm verme yeteneğini" (hikmeti) de verdiğini detaylandırır.

        Summe (ثُمَّ)

        İbn Fâris: Olaylar arasında hem zamansal hem de ontolojik bir derece/boşluk (terahi) bildiren "sonra" bağlacıdır.

        Câekum (جَاءَكُمْ)

        İbn Fâris: Cim-ye-hemze (c-y-e) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir yerden kopup gelmek, ortaya çıkmak, varmak ve ulaşmak" olduğunu belirtir.

        Resûlun (رَسُولٌ)

        İbn Fâris: Ra-sin-lam (r-s-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "birbiri ardına nazikçe ve yumuşak bir şekilde peş peşe gitmek, birini bir mesajla göndermek" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Nebi ve Resul kavramları arasındaki semantik farkı Kuran ontolojisinde tahlil eder. "Nebi" kavramının peygamberin Allah'tan vahiy/haber alan o "yüce ve pasif" (bilgilendirilen) konumunu; "Resul" kavramının ise aldığı o mesajı insanlara iletmekle yükümlü, sahada mücadele eden, aktif ve eylemsel "elçi" rolünü temsil ettiğini inceler. Ayette "sonra size bir Resul geldiğinde" denilerek, elçinin o aktif onaylayıcı ve tebliğ edici misyonuna vurgu yapılır.

        Musaddikun (مُّصَدِّقٌ)

        İbn Fâris: Sad-dal-kaf (s-d-k) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeyde gücün, sağlamlığın bulunması, sözün gerçeğe tam mutabık olması (sıdk) ve yalanın zıttı" olduğunu belirtir. "Tef'il" babındaki (tasdik) formu, bir şeyin doğruluğunu aktif olarak ilan etmek ve onu onaylamak demektir.

        Angelika Neuwirth: Tasdik (onaylama/doğrulama) kavramını Geç Antik Çağ'daki dinler arası polemikler bağlamında analiz eder. Kuran'ın Hz. Muhammed'i kendinden önceki peygamberleri "iptal eden" biri olarak değil, onları "tasdik eden" (musaddik) biri olarak sunmasının; İslam'ın yeni ve köksüz bir icat olmadığını, aksine o kadim İbrahimi geleneğin en meşru, en son ve en sağlam teolojik "onaylayıcısı/güncelleyicisi" olduğunu gösteren muazzam bir tarihsel kök salma eylemi olduğunu tahlil eder.

        Limâ Meakum (لِّمَا مَعَكُمْ)

        İbn Fâris: "Beraberinizde olana / Yanınızda bulunana" manasına gelir. Diğer peygamberlerin ve ümmetlerinin ellerinde bulunan o asıl/orijinal Tevrat ve İncil metinlerini ifade eder.

        Letu'minunne (لَتُؤْمِنُنَّ)

        İbn Fâris: Hemze-mim-nun (e-m-n) kökünden gelen "iman etmek/güvenmek" fiilidir. Başındaki tekit lam'ı ve sonundaki şeddeli tekit nun'u ile "Kesinlikle ama kesinlikle iman edeceksiniz" manasına gelen çok ağır ve vurgulu bir emirdir.

        Bihî (بِهِ)

        İbn Fâris: "Ona" manasına gelen harf-i cer ve zamirdir (O Resul'e).

        Ve Letensurunnehu (وَلَتَنصُرُنَّهُ)

        İbn Fâris: Nun-sad-ra (n-s-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "yardım etmek, destek olmak, birine arka çıkmak" olduğunu belirtir. Yine başındaki ve sonundaki tekit harfleriyle "Muhakkak ona yardım/destek edeceksiniz" şeklindeki mutlak taahhüdü ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: İman ve Nusret (yardım) eylemlerinin peş peşe gelişini tahlil eder. Misakın (sözleşmenin) sadece kalpteki soyut bir inançtan (iman) ibaret olmadığını; o peygambere karşı düşmanlık edildiğinde fiziksel, teolojik ve psikolojik olarak onun davasına arka çıkmak, onu yalnız bırakmamak (nusret) şeklindeki o pratik ve eylemsel sadakati de zorunlu kıldığını detaylandırır.

        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris: Kaf-vav-lam (k-v-l) kökünden gelen "Dedi/Buyurdu" fiilidir. Sözleşmenin onaylanma aşamasına geçişi bildirir.

        E Akrartum (أَأَقْرَرْتُمْ)

        İbn Fâris: İstifham (soru) hemzesi ve kaf-ra-ra (k-r-r) kökünden gelen fiilin birleşimidir. K-r-r kökünün asıl manasının "bir şeyin yerinde sabit kalması, istikrar bulması, sükunet ve soğukluk (göz aydınlığı)" olduğunu belirtir. İf'al babında (ikrar) gelmesi; bir gerçeği dille söyleyip kalpte sabitlemek, kabul edip o itirafla sükunet/kararlılık bulmak manasındadır.

        Râgıb el-İsfahânî: İkrar eyleminin hukuki ve teolojik ağırlığını analiz eder. "İkrar ettiniz mi?" sorusunun, sıradan bir "Kabul ettiniz mi?" (kabul) veya "Razı oldunuz mu?" (rıza) sorusu olmadığını; bunun itiraz hakkını tamamen ortadan kaldıran, durumu nihai bir karara (karargaha) dönüştüren, geriye dönüşü olmayan sarsılmaz bir "resmi beyan ve itiraf" (ikrar) talebi olduğunu detaylandırır.

        Ve Ehaztum (وَأَخَذْتُمْ)

        İbn Fâris: Hemze-hı-zel (e-h-z) kökünden "ve aldınız mı / üstlendiniz mi" fiilidir.

        Alâ Zâlikum (عَلَىٰ ذَٰلِكُمْ)

        İbn Fâris: "Bunun üzerine / Bu şartlar dâhilinde" manasına gelir.

        İsrî (إِصْرِي)

        İbn Fâris: Hemze-sad-ra (e-s-r) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "kırmak, bükmek, bir şeyi şiddetle bağlamak ve ağır bir yük altına girmek" olduğunu belirtir. İnsanın hareket alanını kısıtlayan, bağlayan ve omuzlara binen çok ağır sözleşmelere ve taahhütlere etimolojik olarak "isr" denildiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: İsr kavramını sosyo-politik bir diplomasi dili üzerinden inceler. Kuran'ın bu kelimeyle, alelade bir vaatten ziyade, bozulması halinde çok ağır yaptırımları (ceza/yük) olan, tarafların bütün mevcudiyetini ortaya koyduğu en yüksek dereceli "bağlayıcı ahit, devletler/otoriteler arası ağır bir sözleşme" veya külfetli bir yükümlülük kastettiğini analiz eder. Peygamberlerden istenen söz, işte böylesine "ağır bir yüktür" (isr).

        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris: "Dediler/Cevap verdiler."

        Akrarnâ (أَقْرَرْنَا)

        İbn Fâris: Kaf-ra-ra (k-r-r) kökünden "İkrar ettik, sabitledik, boyun eğip resmen kabul ettik" fiilidir.

        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris: "Buyurdu."

        Feşhedû (فَاشْهَدُوا)

        İbn Fâris: Şın-he-dal (ş-h-d) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir olaya bizzat orada bulunarak gözleriyle tanık olmak, hazır bulunmak ve bildiği kesin bir gerçeği beyan etmek" olduğunu belirtir. (Öyleyse şahit olun).

        Toshihiko Izutsu: Şahitlik (şehadet) eylemini Kuran'ın ahit (sözleşme) felsefesindeki yeriyle tahlil eder. Şahit olmanın sadece pasif bir seyirci olmak manasına gelmediğini; burada peygamberlerin bizzat kendi ikrarlarına (ve ümmetlerinin ikrarlarına) ontolojik bir "kefil ve garantör" (şahit) olduklarını belirtir. Şehadet, gerçeği tarih boyunca ayakta tutacak olan o aktif felsefi eylemdir.

        Ve Ene (وَأَنَا)

        İbn Fâris: "Ve ben de" (Birinci tekil şahıs zamiri).

        Meakum (مَعَكُم)

        İbn Fâris: "Sizinle beraber."

        Mineş-Şâhidîn (مِّنَ الشَّاهِدِينَ)

        İbn Fâris: Şın-he-dal (ş-h-d) kökünden gelen "şahitlik edenlerdenim" ibaresidir.

        Râgıb el-İsfahânî: Allah'ın kendi şahitliğini (şehadetini) ilan etmesini teolojik bir mühür olarak tahlil eder. Peygamberler birbirlerine ve ümmetlerine şahit olurken, Mutlak Otorite'nin de "Ben de sizinle beraber şahitlerdenim" demesinin; bu devasa sözleşmenin doğrudan O'nun gözetimi, kudreti ve ebedi hafızası altında güvenceye alındığını (tescil edildiğini) detaylandırır. Antlaşma, bu ilahi mühürle varoluşsal olarak asla kırılamaz bir hakikate dönüşmüştür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X