Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 73. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 73. Ayet

    وَلَا تُؤْمِنُٓوا اِلَّا لِمَنْ تَبِـعَ د۪ينَكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tu/minû illâ limen tebi’a dînekum kul inne-lhudâ huda(A)llâhi en yu/tâ ehadun miśle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum ‘inde rabbikum(k) kul inne-lfadle biyedi(A)llâhi yu/tîhi men yeşâ(u)(k) va(A)llâhu vâsi’un ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      73. Ve kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın. De ki: 'Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur. Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye mi veya rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi (böyle davranıyorsunuz)?' De ki: 'Kuşkusuz lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir.' Allah'ın rahmeti sınırsızdır ve o her şeyi bilmektedir.

      74. Rahmetini dilediğine özgü kılar. Allah büyük lütuf sahibidir.


      De ki: Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur. Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye. Bu ilahi beyanın işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları bu cümlede bazı kelimeleri öne alma ve bazılarını sonraya bırakma şeklinde bir değişiklik (takdim-tehir) söz konusudur, demişlerdir. Buna göre Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye cümlesinin, Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın, cümlesinin hemen peşinden gelmesi gerekirdi. Onlar birbirlerine, -içlerindeki kıskançlık duyguları yüzünden-, Allah sizin kitabınız gibi bir kitap indirmedi ve sizin peygamberiniz gibi bir peygamber göndermedi, derler. Şöyle de denilmiştir: Bu, De ki: Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur mealindeki ayet nazil olunca Resulullah'ın (s.a.) müslümanlara söylemiş olduğu bir sözdür; Resul-i Ekrem onlara şöyle demiştir: Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye (mi böyle davranıyorsunuz)? Yani Allah'ın dini İslam, işte din odur. Verildi diye mi? anlamındaki ifade verilmemiştir anlamına gelir. Size verilenin benzeri anlamındaki ifade ile de İslam dininin yanı sıra içinde helal ve haramın yazılı olduğu kitap kastedilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Hz. Peygamber'in şunu kastetmiş olması da mümkündür: Benden önce hiçbir peygambere bana verilen mucizelerin benzeri verilmemiştir, çünkü onların mucizelerinin tamamı duyusal (hissi) olup, herkes tarafından anlaşılabilirdi. Resulullah'a (s.a.) verilen mucizeler ise duyusal (hissi) ve aklidir (bilgisel). Akli mucizeleri ise, herkes anlayamaz; sadece insanların alimleri ve en hayırlıları anlayabilirler.

      Yahut rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi? cümlesi, Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın cümlesine bağlıdır, çünkü onlar Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize, kendileri bir kez iman ve ikrar ettiler diye delil getirecekler ... Bu aynen şu ilahi beyana benzemektedir: "Onlar inananlarla karşılaştıklarında 'iman ettik' derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, '.Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgileri) Rabbiniz katında sizin aleyhinizde delil getirsinler diye mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz!' derler". Onlar İslam'ı benimsediklerini ve iman ettiklerini açıklıyorlardı, fakat birbirleriyle baş başa kaldıklarında "Biz onlarla yalnızca alay ediyoruz" diyorlardı. İşte bunun gibi onlar da birbirlerine şöyle diyorlardı: Onlara İslamiyeti benimsediğinizi söylemeyin, sonra ahirette Rabbinizin huzurunda onu size karşı delil olarak kullanırlar.

      De ki: 'Kuşkusuz lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir?' Allah'ın rahmeti sınırsızdır ve her şeyi bilmektedir. Rahmetini dilediğine özgü kılar. Allah büyük lütuf sahibidir. Bu mealdeki ayetler Mutezile'nin aleyhine delildir. Onlar şöyle diyor: Lütuf, Allah'ın elinde değildir, keza onu birine özgü kılmak da böyledir; bunlar ancak yaratılmışların elindedir. Zira onların iddiasına göre Allah, insanlar için ancak dinde en uygun (aslah) olanı yapmak durumundadır; herhangi birine lütufta bulunmaya hakkı yoktur. Risaleti de birine özgü kılmak değil ancak bu iş için layık olana vermesi gerekmektedir. Lütfu ve onun kendine özgü kılınmasını insanlar ancak kendileri hak ederler. Onların iddiasına göre bunlar Allah'ın ikramı değildir. Hasılı onlara göre lütuf, hakikatte Allah'ın elinde değil, insanların kendi ellerindedir. Lakin Allah Teala bu ayette Mutezile'yi yalanlamaktadır, çünkü yaratıklara lütuf, Allah için gerekli olan değil, olmayan bir şeydir. Sözde aşırıya kaçmaktan ve yolda doğru çizgiden sapmaktan Allah'a sığınırız.

      Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın. Bu ilahi beyanın gizli hal ile ilgili olması muhtemeldir; gizli olmayanı onlara söyleseniz bile. Siz inanıp güvenseniz bile onlar sonunda güvenmezler, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yalnız sizin dininize tabi olmasından dolayı söylediklerine inanın, anlamına da gelebilir. Böylece bu yaptığınız şey sayesinde sizin hak ehli olduğunuzu gösteren bir örnek olur ve ne yaparsanız size tabi olurlar. İnanmayın anlamındaki sözcük sizin dininize tabi olanlardan başka, onların ataları hakkında size verdikleri haberleri doğru saymayın, manasına da gelebilir. Zira onlar, tahrif ve değişiklik yaptıklarını kendilerine haber vermesinden ötürü Resul'ü tasdik etmeyi engelliyorlardı.

      Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur. Bu ifade iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, doğru yol Allah'ın beyan ettiği yoldur, anlamına gelir. Zira o haktır, ondan yüz çevirmek ise, doğru ile yanlışı karıştırmak ve hakkı batıl göstermektir. Diğeri de "huda" din demek olup Hz. Peygamberin davet edip açıkladığı ve kesin delillerini aydınlığa kavuşturduğu din. Yoksa dini tehrif edenlerin çağrı yaptığı din değil.

      Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye mi? Yani -en doğrusunu bilen Allah'tır- kimseye size verildiği gibi kitap ve deliller verilmemiştir. Bu ilahi beyanın, Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur, cümlesinin bağlantısı (sılası) da olabilir ki; bundan maksat O'nun dinidir veya Kur'an'dır, yahut da Resulullah'ın davet ettiği şeydir. Sonra, buradaki veriliyor diye mi? "En yu'ta" lafzı; ey Müslümanlar kimseye size verilenin benzeri deliller ve hakkın sizin elinizde olduğunu gösteren açıklamalar verilmemiştir, anlamına gelir.

      Yahut rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi? cümlesi, eğer ilk cümlenin bağlantısı ise yahut size karşı delil getirecekler veya size delil getirmeleri için anlamına gelir. Dolayısıyla eğer onların iddialarına inanırsanız, Rabbiniz katında onlar bunu size karşı delil olarak kullanacaklardır; yani siz ancak Rabbiniz katından gelen vahiylere inandınız, diyecekler. Bu da sizin aleyhinize onlar için bir delil olacaktır. Eğer ayetin bu cümlesi, ikinci cümlenin bağlantısı ise, o zaman şu anlama gelir: İnatçılıkları ve tahrifçilikleri ortaya çıktıktan sonra Rabbiniz katında kendisinin hak yolda olduğuna dair deliller getirmekte size verilene benzer deliller kimseye verilmemiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Sonra Allah Teala nail olunan her türlü hayır ve faziletin sebebini açıklamaktadır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      De ki: 'Kuşkusuz lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir: Allah'ın rahmeti sınırsızdır ve her şeyi bilmektedir. Rahmetini dilediğine özgü kılar. Bu ilahi beyan, iki açıdan Mutezile'nin iddialarını reddetmektedir. Birincisi şudur: Onlar, Allanın, içinde başkasının da menfaati bulunan bir şeyi, o kişiden çevirip herhangi birine tahsis etme hakkının olduğunu benimsemediler. Bilakis böyle yapacak olursa, onlara göre Allah taraf tutmuş, o adamı kayırmış, öbürüne ise cimrilik yapmış olur, dediler. Aksine işin başında böyle bir hakkı yoktur, O herkese ancak hak ettiğini vermekle yükümlüdür ve bu O'nun yapması gerekli olan bir haktır, zaten böyle bir tutum başa kakmak şeklinde anılır. Onu bu maksatla belirtmiştir. Yine onlara göre Allanın, başkasının elindeki malı dilememeye veya vermemeye de hakkı yoktur. Öyleyse, mademki başkasının elindeki şeyler konusunda konumu budur ve ona uymak zorunluluğu vardır, o zaman ayette "rahmetini dilediğine tahsis eder" tarzında zikrettiği hükmün de anlamı yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      İkincisi şudur: Mademki Allah aslah (en uygun) olanı herkese dağıtmak zorundadır, şu halde birine eksik verecek olsa zulmetmiş sayılır. Sonra, Allah'ın, emirlerine itaat etmesi için kuluna verdiği nimetle ona lütufta bulunmuş olmayacaktır. Bu durumda lütuf, gerçekte kulun elindedir demektir; kul isterse onu kendisi için kullanır, istemezse kullanmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Lâ Tu'minû (وَلَا تُؤْمِنُوا)

        İbn Fâris: Hemze-mim-nun (e-m-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "korkunun ve paniğin zıttı olarak güvenmek, kalbin sükunet bulması ve tasdik etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İman kavramının bu ayetteki sosyolojik ve manipülatif bağlamını analiz eder. Yahudi din adamlarının "Sadece kendi dininize uyanlara iman edin (güvenin/sır verin)" şeklindeki bu iç yazışmalarının/emirlerinin; imanı mutlak hakikate teslimiyet olmaktan çıkarıp, sadece kendi etnik veya mezhepsel sınırları içinde (getto psikolojisiyle) birbirlerini korumak için kullandıkları politik bir "şifreye/sadakat yeminine" dönüştürdüklerini detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu: Kuran'ın ahlak semantiğinde imanın evrenselliği ile Ehl-i Kitab'ın tekelci (exclusivist) tutumu arasındaki çatışmayı inceler. "Tu'minû" (güvenin/inancınızı açın) fiilinin burada dar, şovenist ve kabileci bir refleksle sadece "bizden olanlara" hasredilmesinin; Kuran'ın savunduğu o sınır tanımaz, evrensel ve şeffaf tevhid ahlakına ontolojik olarak tamamen ters düştüğünü semantik sınırlarıyla tahlil eder.

        İllâ (إِلَّا)

        İbn Fâris: İstisna ve sınırlandırma (hasr) bildiren edattır. Sadece belirli bir zümreyi (kendi dinlerinden olanları) güven çemberinin içinde tutmayı ifade eder.

        Limen (لِمَن)

        İbn Fâris: Harf-i cer olan "lam" (için, -e/a) ve ism-i mevsul olan "men" (kimse) edatlarının birleşimidir. Aidiyet ve tahsis (özel kılma) bildirir.

        Tebia (تَبِعَ)

        İbn Fâris: Te-be-ayn (t-b-a) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "birinin ardına düşmek, ayak izini sürmek, peşinden gitmek ve ona tabi olmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İttiba (uyma) eylemini taassup bağlamında inceler. Ehl-i Kitab'ın kendi avamına (halkına) "sadece sizin dininize uyanların peşinden gidin" demelerinin; aklı, tahkiki ve evrensel doğruyu aramayı tamamen rafa kaldıran, körü körüne bir taklit (dogmatizm) emri olduğunu detaylandırır. Hakikat ölçüsü mantık değil, kabile/din aidiyetidir.

        Dînekum (دِينَكُمْ)

        İbn Fâris: Dal-ye-nun (d-y-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "boyun eğmek, itaat etmek, otorite altına girmek ve yapılan bir işin karşılığını/cezasını vermek" olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery: Din kelimesinin kökenindeki devasa filolojik ve tarihsel tartışmayı özetler. Kelimenin Arapça kökeninden ziyade, Pehlevice (Eski Farsça) "Daena" (inanç, yasa, öğreti) ve Aramice/Süryanice "Dina" (yargı, hukuk, şeriat) kelimeleriyle olan tarihsel akrabalığını kanıtlarıyla sunar. Kuran'ın bu ayette kelimeyi Ehl-i Kitab'ın dilinden (kendi dininize/şeriatınıza uyanlar manasında) tam bir "kurumsal aidiyet ve yasa" formuyla kullandığını analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Din kavramının nüzul ortamındaki sosyolojik karşılığını tahlil eder. Ayetteki "din" kelimesinin evrensel bir ilahi öğretiyi değil; o dönemdeki Medine Yahudilerinin (özellikle din adamlarının) inşa ettiği, ırkçı, dışlayıcı ve "seçilmiş kavim" hezeyanına dayanan o bozulmuş/tahrif edilmiş sosyo-kültürel yapıyı ifade ettiğini belirtir.

        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris: Kaf-vav-lam (k-v-l) "Söyle, de ki" anlamında ilahi müdahale bildiren emir kipidir. Ehl-i Kitab'ın o dar milliyetçi fısıldaşmalarını anında paramparça eden ilahi cevabı başlatır.

        İnne (إِنَّ)

        İbn Fâris: Tekit ve kesinlik bildiren edattır.

        el-Hudâ (الْهُدَىٰ)

        İbn Fâris: He-dal-ye (h-d-y) kökünden geldiğini, asıl manasının "gece karanlığında veya çölde yolunu kaybeden birine doğru istikameti göstermek, rehberlik etmek ve onu hedefine nazikçe ulaştırmak" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Hidayet kavramının ontolojik asaletini inceler. Ehl-i Kitab'ın hidayeti sadece Yahudiliğe veya Hristiyanlığa (dînekum) hapsetme çabasına karşı; Kuran'ın "El-Hudâ" kelimesini mutlaklaştırdığını (gerçek hidayet) ve onu her türlü etnik, kurumsal veya ruhban tekelinden kurtararak felsefi bir evrenselliğe taşıdığını semantik sınırlarıyla analiz eder.

        Hüdellâhi (هُدَى اللَّهِ)

        İbn Fâris: "Allah'ın hidayeti" manasına gelen isim tamlamasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî: Hidayetin sadece Allah'a izafe edilmesinin teolojik sonucunu tahlil eder. Eğer hidayet sadece Allah'ın hidayetiyse, bu rehberliğin kime, hangi milletten olan birine (örneğin Araplardan çıkan Hz. Muhammed'e) verileceğine İsrailoğulları hahamlarının veya kilise babalarının karar veremeyeceğini; hidayetin ilahi iradenin mutlak ve özgür lütfu olduğunu detaylandırır. Kuran bu tamlamayla dindeki "etnik tekelciliği" (milliyetçiliği) yıkmaktadır.

        En (أَن)

        İbn Fâris: "Mastariye" edatıdır, kendisinden sonraki fiili mastar (isim) haline getirir. Ehl-i Kitab'ın gizli kıskançlığının asıl nedenini (verilmesini) açıklamaya başlar.

        Yu'tâ (يُؤْتَىٰ)

        İbn Fâris: Hemze-te-ye (e-t-y) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir yere varmak, gelmek ve bir şeyi birine vermek, bahşetmek" olduğunu belirtir. Edilgen (meçhul) kalıbı, lütfun insan iradesini aşan bir kaynaktan "verildiğini" gösterir.

        Ehadun (أَحَدٌ)

        İbn Fâris: Hemze-ha-dal (e-h-d) kökünden geldiğini, "bir, tek, herhangi bir kimse" manasına geldiğini belirtir.

        Misle (مِّثْلَ)

        İbn Fâris: Mim-se-lam (m-s-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "iki şey arasındaki mutabakat, benzerlik, denklik ve sıfat ortaklığı" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Misil/Benzerlik kavramını nübüvvet (peygamberlik) bağlamında analiz eder. Yahudilerin asıl krizinin (hasetlerinin nedeninin); geçmişte İsrailoğullarına "verilenin bir benzerinin" (vahyin, kitabın ve peygamberliğin) şimdi İsmailoğullarından (Araplardan) "herhangi birine" (Hz. Muhammed'e) verilmesini hazmedememeleri olduğunu detaylandırır. Onlar, ilahi vahyin benzerinin başka kavme inmesini ontolojik bir felaket olarak görmektedirler.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris: İsmi mevsuldür (O şey ki).

        Ûtîtum (أُوتِيتُمْ)

        İbn Fâris: Hemze-te-ye (e-t-y) kökünden türeyen, "size verildi/bahşedildi" manasında edilgen geçmiş zaman fiilidir.

        Ev (أَوْ)

        İbn Fâris: Seçenek, alternatif veya "yahut/veya" manası katan atıf edatıdır. Hasetin ikinci gerekçesine geçer.

        Yuhâccûkum (يُحَاجُّوكُمْ)

        İbn Fâris: Ha-cim-cim (h-c-c) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeye yönelmek, bir iddiayı ispatlamak için delil (hüccet) getirmek ve karşılıklı tartışmada rakibi alt etmeye çalışmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Muhacce (delillerle tartışma) eyleminin zaman ve mekan boyutunu tahlil eder. Bu ifadenin iki derin manası olduğunu belirtir: İlki, Müslümanların ahirette (Rabbin huzurunda) Yahudilerin bu sahtekarlıklarını aleyhlerine bir delil (hüccet) olarak sunma korkusudur. İkincisi ise, Müslümanların bu dünyada, o yeni aldıkları vahiyle Ehl-i Kitab'ı fikri/teolojik bir tartışmada (hüccetle) mağlup edecekleri endişesidir. Her iki durum da Yahudi din adamlarında derin bir panik yaratmaktadır.

        İnde (عِندَ)

        İbn Fâris: "Huzurunda, katında, yanında" manalarına gelen mekan/makam zarfıdır.

        Rabbikum (رَبِّكُمْ)

        İbn Fâris: Ra-be-be (r-b-b) kökünden türeyen, "koruyan, besleyen ve mutlak otorite sahibi terbiye edici" manasındaki kelime ve aitlik zamirinin birleşimidir (Rabbiniz).

        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris: Kaf-vav-lam (k-v-l) "De ki" anlamındaki emir kipidir. Sapkın mantığı tamamen çökertecek o nihai ilahi kuralı (teoriyi) beyan etmesi için peygambere verilen ikinci emirdir.

        İnne (إِنَّ)

        İbn Fâris: Tekit (şüphesizlik/kesinlik) edatıdır.

        el-Fadle (الْفَضْلَ)

        İbn Fâris: Fe-dad-lam (f-d-l) kökünden geldiğini, asıl ve temel anlamının "bir şeyde ziyadelik olması, eksikliğin zıttı olarak artma, taşıp çoğalma, üstünlük ve lütuf" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Fazl (lütuf/üstünlük) kavramını teolojik bir liyakat üzerinden analiz eder. Nübüvvetin, vahyin ve hakikatin (fazlın) insanların kendi çabalarıyla, asaletleriyle veya soy bağlarıyla kazandıkları bir miras olmadığını; bunun tamamen mutlak iradenin dışarı taşan, hesapsız ve hiçbir kabilenin tekeline sığmayan "İlahi bir lütuf/fazlalık" olduğunu detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu: Fazl kavramını Kuran'ın tevhid diyalektiği ekseninde inceler. Ehl-i Kitab'ın kendi kan bağını ve geleneklerini ilahi bir tekel zannetmelerine karşılık; Kuran'ın "Fazl (lütuf/peygamberlik seçimi) sadece Allah'a aittir" diyerek, o katı ve kabileci teolojiyi yerle bir ettiğini, ilahi lütfun hiçbir insan veya kurum tarafından rehin alınamayacağını felsefi sınırlarıyla tahlil eder.

        Biyedillâhi (بِيَدِ اللَّهِ)

        İbn Fâris: Ye-dal (y-d) kökünden gelen "el" kelimesi, "bi" (ile/da) harfi ve Allah lafzının birleşimidir. Asıl anlamı uzuv olan eldir, ancak Arapçada güç, kontrol, mülkiyet ve nimetin kaynağını ifade eden en temel metafordur.

        Râgıb el-İsfahânî: "Allah'ın eli" (yedullah) tamlamasının antropomorfik (insan biçimci) bir uzuv değil, mutlak mülkiyeti, sarsılmaz kudreti ve lütfun anahtarını elinde bulunduran o kusursuz tasarruf yetkisini (otoriteyi) temsil ettiğini detaylandırır. Fazl, tamamen O'nun avucundadır (yetkisindedir).

        Yu'tîhi (يُؤْتِيهِ)

        İbn Fâris: Hemze-te-ye (e-t-y) kökünden "onu verir, onu lütfeder" manasındaki fiil ve meful zamiridir.

        Men (مَن)

        İbn Fâris: "Kimseye, o kişiye ki" manasındaki ism-i mevsuldür.

        Yeşâ'u (يَشَاءُ)

        İbn Fâris: Şın-ye-hemze (ş-y-e) kökünden geldiğini, "bir şeyin var olmasını kastetmek, istemek ve irade etmek" (meşiet) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Meşiet (ilahi dileme) kavramını adalet bağlamında analiz eder. Allah'ın nübüvveti (fazlı) "dilediğine" vermesinin kör, tesadüfi veya adaletsiz bir tercih olmadığını; aksine O'nun mutlak ilminin ve hikmetinin, kime bu yükü taşıyabileceğini en iyi şekilde bilmesinden doğan şaşmaz ve isabetli bir "ilahi irade" (tercih) olduğunu detaylandırır.

        Vallâhu (وَاللَّهُ)

        İbn Fâris: Atıf harfi ve uluhiyetin özel ismidir.

        Vâsi'un (وَاسِعٌ)

        İbn Fâris: Vav-sin-ayn (v-s-a) kökünden türediğini, asıl manasının "darlığın, sıkışıklığın ve limitin tam zıttı olan genişlik, kapsayıcılık, kapasitenin çokluğu ve kuşatıcılık" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Vâsi (sınırsız/kapsayıcı) isminin bu ayetteki polemiksel işlevini tahlil eder. Yahudilerin ilahi rahmeti sadece kendi küçük kabile sınırlarına (İsrailoğullarına) hapsetmek isteyen o "dar, kısıtlı ve cimri" algılarına karşılık; Allah'ın lütfunun, rahmetinin ve kudretinin tüm evreni, tüm ırkları ve tüm çağları kapsayacak kadar "geniş" (Vâsi) olduğunu; hiçbir insanın bu genişliğe duvar öremeyeceğini felsefi olarak detaylandırır.

        Alîm (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris: Ayn-lam-mim (a-l-m) kökünden türediğini, "bir şeyin izini ve hakikatini kusursuz ve mutlak şekilde bilen" (ism-i fail) olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Vâsi ve Alîm" isimlerinin ayet sonundaki dikotomisini (birlikteliğini) sosyolojik bir cevap olarak okur. Allah'ın lütfunun sonsuz derecede geniş (Vâsi) olduğunu, ancak bu genişliğin rastgele dağıtılmadığını; lütfun (peygamberliğin) kime verilmesinin en doğru, en adil ve en hikmetli karar olacağını da hakkıyla "bilen"in (Alîm) sadece O olduğunu analiz eder. Kuran bu kapanışla, Ehl-i Kitab'ın peygamberlik seçimindeki itirazlarını ilahi otoritenin mutlak ilmiyle (Alîm) susturmaktadır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X