اِنَّ اَوْلَى النَّاسِ بِاِبْرٰه۪يمَ لَلَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ وَهٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 68. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: müminler, peygamber, ali imran 68, dostluk, veli, ali imran suresi, ali imran suresi 68. ayet, allah, iman, mümin, güven
-
Doğrusu insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona tabi olanlar, şu Peygamber (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir. Allah da müminlerin dostudur.
Doğrusu insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona tabi olanlar, şu Peygamber (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir. Birine tabi olan ve ona itaat eden insanın, ona en yakın olan kişi olduğunu akıl da kabul eder. Ancak ona tabi olan ve itaat edenin şu veya bu kişi olduğunu bilmesi için ondan haberdar olmaya ihtiyacı vardır. İşte aziz ve celil olan Allah, İbrahim'e (s.a.) tabi olan kişilerin iman edenler ile Resûlullah (s.a.) olduğunu, dolayısıyla ona en yakın kimselerin de bunlar olduğunu haber vermektedir.
Allah da müminlerin dostudur. Buradaki dost kelimesinin işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Dost, koruyan anlamına gelir, yardım eden anlamına geldiği de söylenmiştir. O, müminlere en yakın olandır anlamına geldiği de ifade edilmiştir. Bu konudan daha önce açıklamada bulunmuştuk. Allah onlara dostluğunu, bazen düşmanlarının İbrahim hakkındaki ahmaklıklarını def etmek ve ileri sürdükleri iddialar konusunda hakkı ortaya çıkarmakla gösterir.
Mecusiler: Ehl-i Kitap mıdır?
"Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin" mealindeki ayet ile "İbrahim hakkında niçin tartışırsınız?" mealindeki ayette ve "Neden hakkı batıl ile karıştırıyor, bile bile gerçeği gizliyorsunuz?" mealindeki ilahi beyanda, özellikle de Ehl-i Kitab'a hitap eden benzer ayetlerde ibret alınması gereken şeyler vardır. Birincisi şudur: Onlar böyle bilinen kişiler oldukları için kendilerine bu isimle hitap edilmiştir. Dolayısıyla bu hitap, Tevrat ve İncil ehlinden bașkalarının da kastedilmiş olabileceği gibi bir ihtimali akla getirmez. Ayetlerde tartışma konusu yapılan mesele, onlardan bașkalarının kastedildiği ihtimalini de akla getirmez. Buradan Mecusilerin Ehl-i Kitap olmadığı sonucu çıkar; zira ayetlerde Ehl-i Kitap diye zikredilen kişilerden maksat, onlar değildir. "Ehl-i Kitap ile, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın!" mealindeki ayette bulunan cizye almak hükmü, Mecusileri kapsamamaktadır. Ancak bu konuda başka bir delil daha vardır. Resûlullah'tan rivayet edildiğine göre, o şöyle buyurmuştu: "Kestiklerini yememek ve kadınlarıyla evlenmemek kaydıyla onlara (Mecusilere) Ehl-i Kitab'a davrandığınız gibi davranın." Her ne kadar başka kitaplar ve sahifeler var idiyse de, Ehl-i Kitap olarak bilinenlerin onlar (Yahudiler ve Hıristiyanlar) olduğunu ifade eden "Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi; biz ise onların okuduklarından tamamen habersiziz, demeyesiniz diye Kur'an'ı indirdik" mealindeki ilahi beyan bizim söylediğimizin doğruluğunu göstermektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır. İkincisi de şudur: Cenab-ı Hak çeşitli konuların tartışılmasında Ehl-i Kitab'ı özel olarak zikretmektedir. Hz. Peygamber her ne kadar bütün insanlığa gönderilmiş ise de, özellikle Ehl-i Kitap ile arasındaki tartışmayı Cenab-ı Hak açıklamakta ve tartışılan konuda gerçeği ortaya koymaktadır. En'am suresi bütünüyle müşriklerle tartışılan konuları içermektedir. Medineliler Ehl-i Kitap, Mekkeliler ise müşriktiler. Her ne kadar mesele her iki grubu ilgilendirse de, Hz. Peygamber onlardan her biri ile dini konuları en uygun olan şekilde tartışmıştır. Müşriklerle yapılan tartışmanın çoğu tevhid ve öldükten sonra dirilme ile ilgiliydi. Bu iki konuda Ehl-i Kitap ile bazı ortak noktaları vardı. Ehl-i Kitap ile yapılan tartışmalar da, onların kendi kitaplarında yer alan konulardı.
Bu tartışmaların da iki yönü vardır. Biri onun çalışmakla elde edilemeyen gayba ait bir mesele olduğunu bildirmektir. Bu da, O'na bu bilginin vahiy yoluyla verilmiş olduğunu gösterir. Bu açıdan o, her iki grup için de delil sayılır. Diğeri de Ehl-i Kitab'ın ahmaklıklarının ortaya çıkmasıdır; öyle ki duydukları şüpheler ve Hz. Peygamber'e (s.a.) tabi olmalarını engelleyen hususları -iyi düşünüldüğü takdirde- ortadan kaldırıyordu. Çünkü Kur'an öncelikle onların kitaplarını övmekte, bu kitapların hak ve doğru olduğuna şahitlik etmekte ve onların peygamberlerine iman etmenin de şart olduğunu açıklamaktadır. Ta ki Peygamberler ile ilahi kitaplar arasında, Allah'a kulluğa ve O'nun tek ilah olduğuna davet konusunda hiçbir ihtilaf olmadığı bilinsin. Ancak onlar, iktidarın kendilerinde kalması için peygamberleri yalanlıyorlardı. Bununla birlikte kendi kitaplarını ve peygamberlerini yalanlayan müşriklere yardım etmekten de geri durmamışlardır. Her akıl sahibi, onların İslamiyet hakkındaki șüphelerini ve batılda direnmelerini anlamalıdır. Çünkü onlar, dinlerine dost olan kişilere karşı dinlerine düşman olanlara yardım ediyorlardı. İşte bu aslında Ehl-i Kitab'a mensup zorbalara yönelik -akılsızlığı tercih edip hakkı terketmeleri için- en güçlü azarlama ve en güçlü delil vardır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Burada başka bir husus daha var, o da şudur: Müşrikler din hususunda ve siyasi konularda Ehl-i Kitab'a muhtaç olduklarını biliyorlardı. Bu durum, Ehl-i Kitab'ın Hz. Peygamber'le tartıştıkları kendi kitaplarındaki konular hakkında ihtiyaç duydukları delile müşriklerin de ihtiyacı olduğunu gösterir. Şu da var ki müşriklerin "var güçleriyle yemin etmeleri" sebebiyle Ehl-i Kitap'la tartışmalarında en güçlü delilleri mevcuttu. Çünkü onlar kendi içlerinden bir uyarıcı gönderilmesini istiyorlardı. Uyarıcı da gönderildi.
Burada Hz. Peygamber'in durumu o seviyeye ulaşmıştı ki, onun vasıtasıyla özel deliller ortaya çıkmıştı. Neticede Hz. Peygamber ve ona inanan Ehl-i Kitap, kendileri için övünç vesilesi olan ve fazilet olarak gördükleri her șeye ortak olmuşlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır. Üstelik Resûl-i Ekrem onların kitaplarının dilini bilmediği halde -kitaplarının hakikati kendisinde bulunan Zat'tan (yani Allah'tan) almış olduğunu anlasınlar diye-, orada yazılı olan her şeyi kendilerine bașka bir dil ile haber veriyordu. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Başka bir açıdan meseleye bakınca, Ehl-i Kitap'la yapılan tartışmanın iki yönü ortaya çıkar. Birincisi, onların kitaplarında bulunan ve din büyükleri tarafından bilinen ilim ve ifade ile onları tevhid, yaratma ve emretme niteliklerine sahip olan Allah'a ibadet etmeye davet etmek, ayrıca kendi kitaplarında bulunan müjdelemeler ve bir de getirdiği kitabın ilahi kitaplara benzemesi. İşte İbrahim aleyhisselam ve diğer peygamberlerin durumu da böyledir, ta ki en güçlü delil olsun ve tartışmayı bitirsin. En doğrusunu bilen Allah'tır. İkincisi, onlar kendi kitaplarını tahrif etmiş, hükümlerini değiştirmiş, Hz. Peygamber'in (s.a.) nitelikleri ve özellikleri ile ümmetinin özelliklerini de tahrif etmiş olmalarıdır. Artık her akıl sahibi bu hususların hakikatini onlardan öğrenmenin mümkün olmadığını bilmelidir. Zira onların perdeyi kaldırması ve sırlarını başkalarına vermeleri söz konusu değildir, çünkü onların bu bozuluşu ortadan kaldırması veya alternatifini getirme ihtimali yoktu. Ehl-i Kitab'a boyun eğsin veya eğmesin bütün insanlar şunu bilsin ki peygamber, gizli-açık her şeyi bilen Allah sayesinde bunlara vakıf olabilir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Burada ders alınması gereken iki husus daha vardır. Birincisi, her şeyden önce o dönem, din konusunda tartışmak ve delil göstermek zamanı değildi, din işinde taklit etme ve dünya işinde de övünme, mal ve hayvan sürüleriyle gururlanma zamanı idi. Cenab-ı Hak onlara, kendi içlerinden çıkmış bir birini peygamber gönderdi. Kendilerini din işinde taklidi terk etmeye ve içinde yaratıcının hikmetleri bulunan vahiy bilgilerinin yardımı olmadan akıl sahipleri tarafından asla bilinemeyecek olan delillere uymaya çağırdı. Peki ama hayatları taklitle yoğrulan o insanlar ne yapacaklardı? Ya nazil olan kitapların bilgisinin kendilerine verildiğini iddia eden imamlarına güvenecekler, ya da atalarına güvenecekler, onların yaşadığı ve hak olduğundan asla șüphe etmedikleri hususlara dayanacaklardı. Şu da vardı ki bunların ikisi arasındaki uyuşmazlık kendilerine uymaya engel oluyordu. Fakat onlar dinde ve tartıştıkları konularda iyi düşünmedikleri için bunun kendilerini taklitten alıkoyacağını anlamıyorlardı. Bunun için Hz. Peygamber onlara deliller gösterdi, peygamberlerinin getirmiş oldukları kitapların muhtevalarını onlara bildirdi. Atalarını taklit etmek istiyorlarsa (ilk) atalarını taklit etmelerinin daha doğru olacağını açıkladı, çünkü ilk ataları da kendilerinin dinine mensuptu, fakat zamanla bu dinde ayetleri tahrif etmişler ve iddiaları için gerekli olan uyumu yerine getirmişlerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi de şudur: Peygamberlerin getirmiş oldukları şeyler konusunda Ehl-i Kitap olan din adamları arasında ihtilaf çıkınca, müşrikler kendilerinde atalarının görüşlerinden başka bir şey bulunmadığı ve bu konuda fazla söz söylemek imkanına sahip olmadıkları için başkalarının görüşlerine ihtiyaç duydular. Malumdur ki ihtilaf ve farklı görüşler ortaya çıkınca ihtiyaç umumileşir. Gerekli hükümleri bilmek için kendilerine sağlam delil götürecek ve onlara hakkı öğretecek birini bulmak fikri onlarda hakim bir kanaat haline geldi. İşte o zaman Allah Teala lütfedip onlara kendi dillerini konuşarak deliller getiren, değiştirilen ilahi hükümleri kendilerine bildiren ve ilk atalarının sahip oldukları dini koruyan birini gönderdi. Bu, beyanın en açık olanı, Allanın lütfettiği yardımların en üstünü, ihtiyaçlarını karşılayıp bilmedikleri şeylerin bilgisini vererek onları rahatlatan ikramların en önemlisi idi. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İlk kısımda söylemediğimiz bir husus daha vardır. Hz. Peygamber insanların ihtirasla dünyaya sarıldıklarını görünce onları zühde çağırdı; akrabalarının çokluğu ve kabilelerinin büyüklüğü ile övünmeye başladıklarını görünce de dinde kardeşliğe davet etti. Varacakları akıbeti göstererek bütün varlıklarıyla cömertlik yapmaya çağırdı. Hz. Peygamber onların mazeretlerini bitirmek ve kalplerinin kendisinde sükun bulmasını sağlamak için bu yolla var olan adetleri yok etmeyi ve tabiatları değiştirmeyi başardı; öyle bir zamanda bunu yapmak hiç şüphesiz beşer gücünün dışında semavi bir mucize idi. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk'a hamdolsun.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
İbn Fâris: Arapçada tekit (pekiştirme) ve kesinlik bildiren bir edattır. Cümlenin başına gelerek, aktarılacak olan hükmün her türlü şüphe ve tereddütten uzak, mutlak bir hakikat olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Bu edatın kullanımını, önceki ayetlerde Ehl-i Kitap ile yapılan İbrahim peygamber hakkındaki tartışmanın nihai ve sarsılmaz sonucunu bildirmek üzere seçilmiş teolojik bir mühür olarak analiz eder.
Evlâ (أَوْلَى)
İbn Fâris: Vav-lam-ye (v-l-y) kökünden geldiğini, bu kökün asıl manasının "iki şeyin aralarında hiçbir engel olmaksızın birbirine bitişmesi, en yakın olması ve dostluk (velayet)" olduğunu belirtir. "Ef’al" (ism-i tafdil) kalıbında gelen "evlâ" kelimesinin; "en yakın, en layık, en hak sahibi ve en çok dost olan" manasına geldiğini etimolojik olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Evlâ (en layık/en yakın) kavramını ontolojik bir aidiyet olarak tahlil eder. Bir peygambere "en yakın" olmanın sadece biyolojik bir soy bağı veya tarihsel bir iddia (Yahudilik/Hristiyanlık) olmadığını; asıl yakınlığın o peygamberin davasına, ruhuna ve tevhid mücadelesine en çok benzemekle (ittiba) mümkün olduğunu detaylandırır.
en-Nâsi (النَّاسِ)
İbn Fâris: Nun-vav-sin (n-v-s) "hareket etmek" veya hemze-nun-sin (e-n-s) "alışmak/ünsiyet kurmak" köklerinden gelebileceğini belirtir. Toplum halinde yaşayan ve birbirine muhtaç olan insan topluluklarını ifade eder.
Bi-İbrâhîme (بِإِبْرَاهِيمَ)
El-Cevâlîkî: Bu ismin kesinlikle Arapça kökenli olmadığını, muarreb (yabancı kökenli) bir özel isim olduğunu vurgular.
Arthur Jeffery: İbranice "Avraham" isminin Süryanice üzerinden Arapçaya "İbrâhîm" olarak geçtiğini belirtir. Kuran'ın İbrahim'i bu tartışmanın merkezine koyarak, "Ona en yakın kim?" sorusuyla tüm tarihsel iddiaları (Yahudi ve Hristiyan tezlerini) masaya yatırdığını analiz eder.
Lellezîne (لَلَّذِينَ)
İbn Fâris: "O kimselerdir ki" manasına gelen işaret ismidir. Başındaki "lam" harfinin, haberin doğruluğunu pekiştiren tekit (vurgu) takısı olduğunu belirtir.
İttebe'ûhu (اتَّبَعُوهُ)
İbn Fâris: Te-be-ayn (t-b-a) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "birinin ardına düşmek, ayak izini sürmek, peşinden gitmek ve ona tabi olmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İttiba eylemini felsefi bir sadakat olarak tahlil eder. İbrahim'e asıl yakın olanların (evlâ), onun yaşadığı çağda ocağındaki ateşe atılmayı göze alarak onun peşinden gidenler ve onun saf tevhid (Hanif) eylemini bizzat yaşayarak devam ettirenler olduğunu detaylandırır. Aidiyet, kuru bir iddiayla değil, aktif bir iz sürmeyle (ittiba) kanıtlanır.
Ve Hâzâ (وَهَٰذَا)
İbn Fâris: İşaret zamiri (ve bu) olduğunu belirtir. "Hâzâ" (bu) kelimesindeki mekansal ve zamansal yakınlığın, Hz. Muhammed'in doğrudan varlığına (bizzat kendisine) dikkat çektiğini açıklar.
en-Nebiyyu (النَّبِيُّ)
İbn Fâris: Kelimenin kökeni hakkında iki güçlü yaklaşım sunar. İlki, nun-be-hemze (n-b-e) kökünden gelen "önemli ve büyük haber (nebe) getiren kişi" manasıdır. İkincisi ise nun-be-vav (n-b-v) kökünden gelen "yerden yüksekte olan, tepe, şeref ve makamca yücelik" manasıdır.
Arthur Jeffery: Arap dilcilerinin kök yaklaşımlarından ziyade, kelimenin Sami dillerindeki kökenine odaklanır. İbranice "Nabi" ve Aramice/Süryanice "Nbiya" (Tanrı'nın sözcüsü/peygamber) kelimesinin Arapçalaşmış formu olduğunu; monoteist geleneğin Ortadoğu'daki bu en temel ve evrensel unvanının Kuran tarafından aynen devralındığını filolojik verilerle ortaya koyar.
Gabriel Said Reynolds: Ayetteki "bu Nebi" (hâzan Nebiyyu) vurgusunu teolojik bir miras ilanı olarak inceler. Ehl-i Kitab'ın İbrahim'i kendilerine mal etme çabalarına karşı Kuran'ın; İbrahim'in o evrensel, dogmasız ve kurumsal dinden arınmış "Hanif" mirasının tek ve en meşru tarihsel varisinin "bu Nebi" (Hz. Muhammed) olduğunu kesin bir dille deklare ettiğini tahlil eder.
Vellezîne (وَالَّذِينَ)
İbn Fâris: "Ve o kimseler ki" manasına gelen atıflı ism-i mevsuldür. İbrahim'in mirasının sadece bir şahsa (Peygambere) değil, onun izinden giden yeni bir sosyolojik ve teolojik zümreye devredildiğini gösterir.
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris: Hemze-mim-nun (e-m-n) kökünden geldiğini, "korkunun zıttı olarak güvenmek, kalbin sükunet bulması ve kendini güvende hissetmek" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: İman kavramını tarihsel bir süreklilik ekseninde değerlendirir. "İman edenlerin" İbrahim'e en yakın olanlar listesine eklenmesinin; imanın sadece soyut bir inanç değil, Hz. Muhammed'in şahsında İbrahim'in tarihsel tevhid çizgisine (Hanifliğe) aktif bir ontolojik entegrasyon (katılım ve güven inşası) olduğunu semantik sınırlarıyla analiz eder.
Vallâhu (وَاللَّهُ)
El-Cevâlîkî: Lafzullah'ın (Allah isminin) etimolojisinde Arap dilcileri arasındaki tartışmayı hatırlatır. İsmin hiçbir kökten türetilmediğini savunanlar ile "El-İlah" kelimesinden türediğini savunanlar arasındaki dilbilimsel ayrılıkları aktarır.
Veliyyu (وَلِيُّ)
İbn Fâris: Ayetin başındaki "Evlâ" kelimesiyle aynı kökten (v-l-y) türediğini, asıl manasının "arada hiçbir mesafe, boşluk veya yabancılık kalmayacak şekilde yakın olmak, himaye etmek, arka çıkmak ve dostluk kurmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Velayet kavramını ilahi bir güvence olarak tahlil eder. "Allah müminlerin Velisidir" cümlesinin, İbrahim peygamberi "sahiplenme" (evlâ olma) tartışmasına vurulan nihai felsefi mühür olduğunu belirtir. Müminlerin İbrahim'in manevi mirasını sahiplenmelerine karşılık, mutlak ve yüce otoritenin (Allah'ın) da bizzat müminleri himayesine alarak o sarsılmaz "dostluk/koruma" kalkanını (velayeti) onların üzerine indirdiğini detaylandırır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimeyi dönemin sosyo-politik kutuplaşması üzerinden okur. Kabileci Arap toplumunda bir bireyin ancak güçlü bir "Veli" (koruyucu efendi/müttefik) sayesinde hayatta kalabildiğini hatırlatarak; Kuran'ın bu kelimeyi Ehl-i Kitab'ın teolojik hegemonyasına karşı bağımsızlığını ilan eden o bir avuç mümin (Müslüman) topluluğuna cesaret ve ontolojik bir meşruiyet aşılamak ("Sizin Veliniz/Müttefikiniz bizzat Allah'tır") amacıyla kullandığını analiz eder.
el-Mu'minîn (الْمُؤْمِنِينَ)
İbn Fâris: Hemze-mim-nun (e-m-n) kökünden türeyen "if'al" babındaki ism-i fail çoğul kalıbı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Mümin kavramını "emniyet veren ve emniyette olan" ikililiği üzerinden inceler. İbrahim'in yolunu izleyen bu topluluğun, şirkten ve dogmalardan uzaklaşarak kendilerini ilahi güvenceye teslim ettikleri için "Mümin" (güven içinde olanlar) sıfatını aldıklarını; Allah'ın velayetinin de sadece belirli bir soya (İsrailoğullarına) değil, evrensel ahlakı ve tevhidi seçen bu "güvenilir şahıslara" (müminlere) lütfedildiğini tahlil eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla