Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 52. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 52. Ayet

    فَلَمَّٓا اَحَسَّ ع۪يسٰى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ اَنْصَار۪ٓي اِلَى اللّٰهِۜ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِۚ اٰمَنَّا بِاللّٰهِۚ وَاشْهَدْ بِاَنَّا مُسْلِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ ehasse ‘îsâ minhumu-lkufra kâle men ensârî ila(A)llâh(i)(s) kâle-lhavâriyyûne nahnu ensâru(A)llâhi âmennâ bi(A)llâhi veşhed bi-ennâ muslimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İsa onlardaki inkarcılığı sezince, 'Allah'a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?' diye sordu. Havariler cevap verdiler: Biz Allah için yardımcılarız; Allah'a inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız.

      İsa onlardaki inkarcılığı sezince. Buradaki "ehasse" fiiline bazıları bildi, bazıları da gördü anlamı vermiştir. Bu, "Sen, onların herhangi birinden (bir varlık emaresi) hissediyor musun?" mealindeki ayeti ile aynı anlamdadır. Bu fiile buldu anlamı da verilmiştir, bu, Kisai'nin görüşüdür. Anladı, manasına geldiği de söylenmiştir. Bunların hepsi de aynı şeyi ifade ederler.

      İsa onlardaki inkarcılığı sezince, 'Allah'a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?' diye sordu. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, muhtemelen Hz. İsa bu sözü, kavmi kendisinden peygamberliğini ve doğru söylediğini gösteren bir mucize olarak gökten bir sofra indirmesi için Rabbine dua etmesini istedikleri zaman söylemiştir. Aziz ve celil olan Allah da bu isteği yerine getirdi ve onlara sofrayı indirdi. Sonra yine inkar ederlerse onlara alemde hiç kimseye yapmadığı şekilde azap edeceğini haber verdi. Buna rağmen onlar yine inkar ettiler. Hz. İsa, Allah'ın azabının onlara geleceğini anladı ve iman edenlere azabın dokunmaması için onları oradan çıkarmak istedi; Bana yardımcı olacaklar kimlerdir? diye sordu. Şu ayet-i kerime de bunu teyit etmektedir: "İsrailoğulları'ndan bir kısmı iman etmiş, diğer bir kısmı da inkara sapmıştı. Biz inananları düşmanlarına karşı destekledik". Muhtemeldir ki onlar hakikatte karşı olmalarına rağmen zahirde İslamı kabul etmiş görünüyorlardı. İsa aleyhisselam onların bu halini anlayınca -ki onlar kendisini öldürmeye kalkışmışlar- bunun üzerine de Bana yardımcı olacaklar kimlerdir? diye sormuştu. Hz. İsa Allah'la beraber kendisine yardım edecek olan o yardımcılarla beraber olmak istedi; böylece müminler diğerlerinden ayrışır, Allah da düşmanlarına karşı onlara yardım eder. İşte "Biz inananları düşmanlarına karşı destekledik, böylece üstün geldiler" mealindeki ayet de bunu ifade etmektedir. Bazı alimler, Hz. İsanın sünnetinde savaş emri yoktu dediler, nitekim biraz önce geçen "Biz inananları düşmanlarına karşı destekledik, böylece üstün geldiler" beyanında buna işaret edilmektedir. Bu beyanda onların düşmanlarına galip geldikleri haber verilmektedir; bu galibiyet ya savaş yoluyla elde edilmiştir, ya deliller göstermek suretiyle, yahut da düşmanlarını kahreden başka bir yolla sağlanmıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Hz. İsa'nın Havarileri

      Havariler cevap verdiler: Biz Allah için yardımcılarız. Havariler konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle dediler: Onlar kirli çamaşırları yıkayıp beyazlatan çamaşırcılardı. İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Beyaz elbise giydikleri için onlara Havari denilmiştir. Onlar balıkçılık yapıyorlardı. Şöyle de denilmiştir: Havari vezir, yardımcı ve has adam demektir. Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: "Her peygamberin Havarileri vardır, benim havarilerim de falancı ve falancıdır" buyurarak sahabe-i kiramdan bazı kişilerin ismini belirtmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, fakat bu sözle O, yardımcı ve veziri kastetmiş olmalıdır. Kalplerinin temizliğinden dolayı onlara böyle bir ismin verilmiş olması da muhtemeldir. Bundan dolayı Hz. İsa'nın seçkin dostlarıydılar. İbn Abbas'tan {r.a.) böyle rivayet edilmiştir. Şüphesiz onları en iyi bilen Allah'tır.

      Biz Allah için yardımcılarız. Şüphesiz ki Allah Teala, kendisine yardım edilme ihtiyacından çok yücedir. Dolayısıyla bu sözle biz Allah'ın dininin yardımcılarıyız ve peygamberinin yardımcılarıyız yahut kendilerine tazim amacıyla Allah'ın dostlarının yardımcılarıyız denilmek istenmiştir. "Siz Allah'a yardım ederseniz o da size yardım eder" mealindeki ayet de böyledir. Şüphe yok ki Allah'a yardım edilmez, ancak O'nun dinine ve peygamberlerine veya dostlarına yardım edilebilir. Nitekim "Onlar Allah'ı aldatmaya kalkışıyorlar" mealindeki ayet de bunun gibidir. Allah asla aldatılamaz, O'na tuzak kurulamaz. Fakat onlar, Allanın dinine ve dostlarına tuzak kurduklarında, Allah bunu kendi zatına nispet etmektedir. Buna göre müminler Allah'ın dinine, peygamberine ve dostuna yardım ettiklerinde Allah bu yardımı kendi zatına yapılmış saymaktadır.

      İman ve İslam

      Allah'a inandık, şahit ol ki bizler müslümanlarız. Bu ilahi beyan imanın İslam'dan ayrı bir şey olduğunu söyleyenleri reddetmektedir. Çünkü havariler iman ettiklerini haber vermektedir ve müslüman idiler, kendileri iman ile İslam'ı ayrı şeyler saymıyorlardı. Nitekim şu ayet-i kerimede de aynı şey söz konusudur: "Derken, orada bulunan müminleri çıkardık. Zaten orada -bir hane dışında- Allah'a teslim olmuş kimseler (müslimin) de bulamadık". Bu ayette de Allah iman ile İslam'ı ayrı saymamış, onları aynı şey kabul etmiştir. Hz. Musa'nın (s.a.), kavmine söylemiş olduğu "Musa; 'Ey kavmim!' dedi, Eğer Allah'a iman ettiyseniz, gerçekten O'na teslim olduysanız, artık yalnız O'na güvenip dayanın" sözünde de iman ile İslam arasında fark görmemiştir. Bizim bu konudaki sözümüz, her ikisine yönelik dini davranışımızın aynı olduğudur; iman, senin Allah'ın kulu olduğunu tasdik etmendir, İslam da kendini tam anlamıyla Allah'a teslim etmendir. Şöyle de söylenmiştir: İman insanın içindeki şeyin adıdır, İslam ise ondan tezahür eden şeylerin adıdır. (Hz. Peygamber'in) İslam sorusuna kelime-i şehadetle, iman sorusuna da tasdikle cevap verdiğini görmez misin?

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ehasse (أَحَسَّ)

        İbn Fâris: Ha-sin-sin (h-s-s) kökünden geldiğini, bu kökün asıl manasının "bir şeyi duyu organlarıyla idrak etmek, fiziksel olarak hissetmek, sezmek ve bir varlığın kesin bilgisine dokunarak/duyarak ulaşmak" olduğunu belirtir. Soğuğun bedene işlemesine veya acının derinden duyulmasına da bu kökten isim verildiğini etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: "İhsas" kavramını salt soyut bir bilgiden (ilim) felsefi olarak ayırır. İsa'nın onlardaki (Yahudilerdeki) küfrü sadece akıl yürüterek tahmin etmediğini; bu inkarın onların yüz ifadelerine, eylemlerine, tuzaklarına ve ses tonlarına fiziksel olarak yansıdığını, İsa'nın bu düşmanlığı adeta elle tutulur, gözle görülür somut bir varlık gibi beş duyusuyla (ihsas) algıladığını detaylandırır.

        'Îsâ (عِيسَىٰ)

        El-Cevâlîkî: Bu ismin hiçbir Arapça köke dayanmadığını, tamamen muarreb (yabancı kökenli) bir özel isim olduğunu ve Arapça dil kurallarıyla bir kök tahliline (ayn-ye-sin gibi) tabi tutulamayacağını kesin bir dille vurgular.

        Arthur Jeffery: İsmin tarihsel ve filolojik yolculuğunu detaylandırır. Orijinalinin İbranice "Yeşua" (Yahveh kurtuluştur) olduğunu; ancak Kuran'daki "Îsâ" (Ayn-Ye-Sin-Ye) fonetiğinin, İslam öncesi dönemde Hristiyan Süryanilerin kullandığı "İşo" (Isho) telaffuzunun Arapçalaşmış hali olduğunu kanıtlar. Kuran'ın, Ortadoğu Hristiyan kültüründeki bu yaygın evrensel telaffuzu kullandığını belirtir.

        el-Kufra (الْكُفْرَ)

        İbn Fâris: Kef-fe-ra (k-f-r) kökünden geldiğini, bu kökün asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlıkta bırakmak ve saklamak" olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gizleyen çiftçiye ve karanlığıyla eşyayı örten geceye bu ismin verildiğini hatırlatır.

        Toshihiko Izutsu: Kuran'ın ahlak semantiğinde küfür kavramının ontolojik doğasını tahlil eder. İsa'nın hissettiği (ihsas ettiği) küfrün pasif bir inançsızlık, bilgisizlik veya şüphe hali olmadığını belirtir. Bu küfrün; ölüleri diriltme, körleri iyileştirme gibi apaçık "ayetler/mucizeler" ortaya konmasına rağmen, gerçeği bile bile reddetme, o mucizelerin üstünü aktif bir nankörlükle örtme ve ilahi mesajı boğmaya çalışma şeklindeki dinamik, düşmanca bir tavır olduğunu semantik sınırlarıyla inceler.

        Ensârî (أَنصَارِي)

        İbn Fâris: Nun-sad-ra (n-s-r) kökünden türediğini, asıl manasının "kuraklık çeken bir toprağa veya zor durumdaki birine yardım ulaştırmak, destek olmak, onu kuşatan sıkıntıdan çekip çıkarmak" olduğunu belirtir. Ensâr kelimesinin, yardımı kesintisiz ve güçlü bir şekilde yapanlar (yardımcılar) anlamına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Nasr (yardım) eylemini sıradan bir iyilikten ayırarak tahlil eder. İsa'nın "Allah'a giden yolda yardımcılarım (ensarım) kimdir?" sorusundaki nida; barışçıl ve sakin bir ortamda edilen bir dua değil, küfrün (düşmanlığın) fiziksel bir tehdide dönüştüğü o kriz anında, inkar cephesine karşı ilahi safta aktif bir varoluşsal direniş (yardımlaşma) gösterecek eylemciler (sahabeler) arayışı olduğunu detaylandırır.

        el-Havâriyyûne (الْحَوَارِيُّونَ)

        İbn Fâris: Ha-vav-ra (h-v-r) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeyin özüne dönmesi, saflık, lekesizlik, göz alıcı beyazlık ve samimiyet" olduğunu belirtir. Arapçada elbiseleri yıkayıp bembeyaz yapan kişilere veya kalbinde hiçbir pürüz barındırmayan, niyeti halis (saf/beyaz) olan en yakın ve samimi dostlara bu kökten yola çıkarak "havari" denildiğini dilbilimsel olarak ifade eder.

        Arthur Jeffery: İbn Fâris'in savunduğu Arapça kök bağlantısını (beyazlık/yıkayıcılık) bir halk etimolojisi olarak değerlendirir. Havari kelimesinin Arapça kökenli olmadığını; doğrudan Habeşçe (Etiyopça) "Hawarya" (elçi, mesaj taşıyan, havari) kelimesinden İslam öncesi Hicaz Arapçasına geçtiğini ve Ortadoğu Hristiyanlığının havarilik/elçilik (Apostolos) lügatinin tam karşılığı olduğunu filolojik delillerle kanıtlar.

        Christoph Luxenberg: Syro-Arami bağlamda kelimenin kökenini değerlendirir. Süryanicedeki "Hwarye" (beyaz giyinenler) kelimesiyle bağlantı kurar. Geç Antik Çağ'da özellikle Essene'ler gibi dünyevi hayattan kopmuş, saflığı sembolize eden "beyaz cübbeler" giyen özel münzevi dini cemaatlerin bu isimle anıldığını; Kuran'ın İsa'nın en yakın takipçilerini resmederken dönemin bu litürjik (dini) kıyafet ve statü kavramını kullandığını iddia eder.

        Âmennâ (آمَنَّا)

        İbn Fâris: Hemze-mim-nun (e-m-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "korkunun, dehşetin ve paniğin tam zıttı olarak emniyette olmak, güvenmek, kalbin sükunet bulması ve kendini güvende hissetmek" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: İman kavramını psikolojik ve teolojik bir eksende inceler. Havarilerin İsa'nın yardım çağrısına "Biz iman ettik" diye cevap vermelerinin; sadece zihinsel bir tasdik veya "Allah'ın varlığına inanıyoruz" beyanı olmadığını tahlil eder. Bu eylem, etraflarını saran devasa "küfür" (düşmanlık) dalgası karşısında, varoluşsal olarak Allah'ı mutlak bir sığınak (emniyet noktası) olarak seçme ve kendi canlarını O'nun uğrunda bir direnişe yatırma şeklindeki aktif, eylemsel ve dinamik bir güven (trust) inşasıdır.

        Veşhed (وَاشْهَدْ)

        İbn Fâris: Şın-he-dal (ş-h-d) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir olaya bizzat orada bulunarak gözleriyle tanık olmak, hazır bulunmak ve bildiği kesin bir gerçeği başkalarının önünde açıkça beyan etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Şahitlik (şehadet) eylemini eskatolojik (ahiret odaklı) bir argüman olarak analiz eder. Havarilerin İsa'ya "Şahit ol ki biz Müslümanlarız" demelerinin; kendi imanlarını onun şahsına kanıtlama çabasından ziyade, İsa'yı kıyamet gününde kurulacak olan o büyük ilahi mahkemede, kendi bağlılıkları lehine ifade verecek en yüksek teolojik otorite (gözlemci) olarak tayin etmeleri olduğunu detaylandırır.

        Muslimûn (مُسْلِمُونَ)

        İbn Fâris: Sin-lam-mim (s-l-m) kökünden türediğini, asıl ve fiziksel manasının "barış, güvenlik, hastalıktan/kusurdan uzak olmak ve bir güce karşı hiçbir direnç göstermeksizin kendini tamamen teslim etmek" olduğunu belirtir. "İf'al" babındaki ism-i fail kalıbı olan "Müslim" kelimesi; kendi iradesini, kibrini ve benliğini mutlak iradeye (Allah'a) barışçıl ve gönüllü bir şekilde terk eden kişiyi ifade eder.

        Toshihiko Izutsu: Kuran'ın terminolojisinde "İslam" ve "Müslim" kavramlarının evrensel doğasını tahlil eder. İsa'nın havarilerinin, tarihsel olarak Hz. Muhammed'den yüzyıllar önce yaşamış olmalarına rağmen kendilerini "Müslümanlar" (Muslimûn) olarak tanımlamalarının; İslam kelimesinin sosyolojik veya kurumsal bir din adı (mezhep) olmaktan ziyade, İbrahim'den beri gelen ve tüm peygamberlerin ortak dini olan "Allah'ın iradesine mutlak teslimiyet" şeklindeki o evrensel ve ontolojik varoluş halinin ta kendisi olduğunu semantik sınırlarıyla inceler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Havarilerin bu tanımını nüzul ortamının teolojik polemikleri bağlamında okur. Havarilerin kendilerini Hristiyan (Nasrani) veya Yahudi (Müsevi) gibi etnik/tarihsel sıfatlarla değil de "Müslimûn" (teslim olanlar) olarak isimlendirmelerinin; Kuran'ın tarihsel dinleri (ve Hristiyanlığı) kendi aslına, yani o ilk günahsız, doktrinsiz ve dogmasız saf "tevhid ve teslimiyet" noktasına geri döndürme (tashih etme) çabasının en güçlü retorik kanıtı olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X