قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعاًۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zümer Sûresi, 53. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zümer suresi, ümit, zümer suresi 53. ayet, ilahi rahmet, bütün günahlar, zümer 53, bağışlama, allah, rahim, nefis, ibadet, mağfiret, rahmet, iman, güven
-
“De ki (Allah şöyle buyuruyor): Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir."
De ki (Allah şöyle buyuruyor): Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Bazı müfessirler şöyle dediler: Yukarıda âyet, Câhiliye inancında iken Hamza b. Abdülmuttalib’i şehit eden Vahşî’nin durum u hakkında nazil olmuştur. Müslüman olmak istemişti, fakat Hz. Hamzayı (r.a.) öldürdüğünü düşündü ve işlediği cinayetin büyüklüğünden dolayı kabul edilmeyeceğini zannetti, işte bu âyet Resûlullahın (s.a.) o sebeple gelmiş ve Vahşînin müslümanlığının kabul edileceği haber verilmişti, o da bundan sonra müslüman oldu. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: Öyle değil! Fakat Câhiliye döneminde bazı insanlar adam öldürmek ve zina etmek gibi büyük günahlar işlemişlerdi de tövbelerinin kabul edilmeyeceğinden korkmuşlardı. Allah bu âyeti göndererek onları tövbeye ve İslâma davet etmiş, onlara tövbelerinin kabul edileceği ve geçmişte yaptıklarından sorgulanmayacakları müjdesini vermişti, bu yorum sanki daha doğru ve daha uygun gibidir, çünkü Vahşî kimdir ki Allah özel olarak onun hakkında bu âyeti indirsin?
De ki: Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Bu âyet-i kerîme iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Ey kendi aleyhlerine olarak günaha batan ve işledikleri büyük günahlarla haddi aşarak kendilerini helâk eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Çünkü Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeniz, Allah’ın bağışlamayacağına ve günahları silmeyeceğine inanmanız, daha büyük ve daha kötü bir günahtır; çünkü bunlardan biri insanın kendi şahsı ile ilgilidir, fakat öbürü Allah’ın rahmeti ve lütfü ile ilgilidir.
İkincisi, Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Siz büyük günahlar işlemekle, ahlâksızlık yapmakta ve Allah’ın emrinden yüz çevirmekte aşırı gitseniz bile, hayatta iken tövbe ettiğiniz ve onlardan vazgeçtiğiniz takdirde Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah tövbenizi kabul eder ve o günahlardan vazgeçer. Fakat can boğaza dayandığı vakit, artık tövbenizin kabul edilme imkânı kalmamıştır. O vakit azabın gelme ve onunla yüzleşme vaktinizdir. Çünkü o sırada yapılan tövbe zorunlu bir tövbedir, azabı kendinizden defetmeye çalışmanın tövbesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır; “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, ‘Allah’ın birliğine inandık’ derler”. Sonra canları ellerinden çıktıktan sonra yapacakları tövbenin kabul edilmeyeceğini haber vermektedir; “Azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir”. En doğrusunu Allah bilir.
Allah bütün günahları bağışlar, yani dilediği kişilere bağışlar. Doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
Hz. Ali kerremellâhu veçhenin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kur’ân’da insana en çok ümit veren âyet, bu âyettir. Bu âyet müstesna Zümer sûresinin bütün olarak Mekke’de nazil olduğu rivayet edilir, sadece bu âyet Medine’de nazil olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürmek, söz söylemek, beyan etmek ve ilan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir kipi formundaki "kul" (de ki) eyleminin; ilahi merhametin en zirve noktasını temsil eden bu devasa manifestonun, sıradan bir tavsiye değil, bizzat kâinatın Yaratıcısı tarafından elçinin diline yerleştirilmiş, tüm insanlığa duyurulması zorunlu olan o mutlak "kurtuluş fermanını" başlatan felsefi bir emir olduğunu nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipini (De ki!) ontolojik bir müjde ve ilahi inisiyatif olarak okur. Günahkâr insanın kendi kendine ümitsizliğe düşüp Yaratıcıdan koptuğu o zifiri karanlıkta; Allah'ın bizzat peygamberine "De ki!" diyerek araya girmesinin, kulun Yaratıcısına gidemediği yerde Yaratıcının kuluna "sözle/vahiyle" gelerek o kopukluğu şefkatle tamir edişini ifade eder.
Yâ İbâdiye (يَا عِبَادِيَ)
İbn Fâris, nida edatı "yâ" (ey) ile "a-b-d" kökünden türeyen çoğul ismin birinci tekil şahıs zamiriyle (benim) birleşimi olduğunu belirtir. A-b-d kökünün sözlükte "boyun eğmek, itaat etmek ve ram olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Yâ ibâdiye" (Ey benim kullarım) nidasının; en ağır cürümleri işlemiş olsalar bile, kâinatın sahibinin o fani ve günahkâr insanları dışlamadan, bizzat "Kendi şahsına/Zâtına" (benim kullarım diyerek) o muazzam ontolojik aidiyet ve şefkat bağıyla yeniden bağladığını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibâd" (kullar) kelimesinin Allah'a nispet edilerek (ibâdî) kullanılmasının dildeki en büyük onurlandırma (teşrif) olduğunu söyler. Suç işlemiş ve kirlenmiş bir kitleye "Ey günahkârlar" demek yerine "Ey kullarım" diye seslenilmesi, günahın insanın o fıtri "kulluk/aidiyet" statüsünü Allah katında bütünüyle yok edemeyeceğini gösteren sarsılmaz bir merhamet tecellisidir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu aidiyet (ibâdiye) mefhumunu varoluşsal bir rehabilitasyon ve şefkat diyalektiği olarak değerlendirir. İnsanın günah işleyerek kendini kâinatta yapayalnız, kirlenmiş ve dışlanmış hissettiği o feci psikolojik çöküş anında; Yüce Kudretin "Ey Benim Kullarım" nidasıyla ona kucak açmasının; otoritenin cezalandırıcı (celâl) yüzünü bütünüyle geri çekip, sadece saran ve sarmalayan o mutlak anne şefkatini (cemâl) evrensel bir hitaba dönüştürdüğünü ifade eder.
Ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris, eril çoğul varlıkları niteleyen ve o şefkatle çağrılan kitlenin (kulların) geçmişteki varoluşsal durumunu sabitleyen ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatıdır.
Esrafû (أَسْرَفُوا)
İbn Fâris, "s-r-f" kökünün sözlükte "bir işte haddi aşmak, sınırı geçmek, ölçüyü kaçırmak, israf etmek ve orta yolun (itidalin) dışına çıkmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki mazi çoğul fiil olan "esrafû" (haddi aştılar / aşırıya gittiler / israf ettiler) eyleminin; o kulların sıradan küçük hatalar değil, hayatlarını, bedenlerini ve fıtratlarını hiçe sayarak en yıkıcı, en taşkın ve en sınır tanımaz günahları (şirki ve ahlaksızlığı) fütursuzca işlediklerini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, israf (s-r-f) kavramının sadece malı boşa harcamak değil, insanın kendisine verilen o yüce varoluş sermayesini (ömrünü, aklını ve ahlakını) günah bataklığında hunharca tüketerek "kendi fıtratını israf etmesi" olduğunu söyler. "Esrafû" eylemi, kulun kendine yapabileceği en büyük felsefi ve ontolojik tahribatı işaretler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "israf" eylemini ontolojik bir sınır ihlali olarak inceler. İslam'ın insanın zayıf olduğunu kabul ettiğini; ancak ayetteki "israf edenler" vurgusunun, günahın dibine vurmuş, tevhidi pusulayı tamamen yitirmiş ve dönüş umudu kalmamış gibi görünen o "en uçtaki" kitleyi bile ilahi rahmetin kapsama alanına dâhil ederek dindeki o umut (reca) felsefesini mutlaklaştırdığını tespit eder.
Alâ (عَلَىٰ)
İbn Fâris, "üzerine, aleyhine, zararına" anlamlarındaki edattır. O taşkınlığın ve israfın (günahın) faturasının kâinata veya Yaratıcıya değil, doğrudan failin kendisine kesildiğini gösteren aleyhtelik (zarar) köprüsüdür.
Enfusihim (أَنْفُسِهِمْ)
İbn Fâris, "n-f-s" kökünün sözlükte "can, nefes, kan, varlığın özü ve merkezî kimlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nefs kelimesinin çoğulu ve "him" (onların) zamiriyle birleşen "enfusihim" (kendi nefisleri / kendi öz benlikleri) tamlamasının; o günahkârların isyan ederek Allah'a zerre kadar zarar veremediklerini, bütün o taşkınlığın (israfın) yıkıcı bedelinin bizzat "kendi şahıslarına, ruhlarına ve fıtratlarına" ontolojik bir çöküş (zarar) olarak döndüğünü nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu tamlamayı (esrafû alâ enfusihim) psikolojik bir otopsi olarak okur. Kendi aleyhlerine (nefislerine) israf edenlerin; aslında kendi ruhsal enerjilerini, haysiyetlerini ve ahiretlerini kendi elleriyle katleden "fıtrat katilleri" olduklarını; ilahi hitabın bu vurguyla, suçluyu ezmek yerine onun kendine verdiği o acınası zararı (çaresizliği) yüzüne vurarak merhamet kapısını araladığını ifade eder.
Lâ (لَا)
İbn Fâris, kendisinden sonraki eylemi kökünden yasaklayan, mutlak olumsuzluk/nehiy edatıdır.
Taknetû (تَقْنَطُوا)
İbn Fâris, "k-n-t" kökünün sözlükte "umudu tamamen kesmek, yeise düşmek, çaresizlik içinde kıvranmak ve beklentinin mutlak sıfırlanması" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki yasaklama fiili olan "lâ taknetû" (asla ümitsizliğe düşmeyin / umudunuzu kesmeyin) eyleminin; günahın büyüklüğü karşısında insanın fıtratında oluşan o feci "Ben artık kurtulamam, Allah beni affetmez" şeklindeki o karanlık felsefi çöküşü (yeisi), ilahi bir emirle ve sarsılmaz bir balyozla parçaladığını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kunût (k-n-t) kavramının, kalbin iyi bir şeyin olacağına dair en ufak bir ışığı bile kaybetmesi ve tam bir varoluşsal karanlığa (ölüme) gömülmesi olduğunu söyler. Günah işlemek bir hatadır, ancak ilahi rahmetten "umut kesmek" (kunût) Allah'ın kudretini ve merhametini sınırlandırmak (ona iftira atmak) demek olduğundan, dildeki ve teolojideki en büyük ikinci şirktir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi (lâ taknetû) ontolojik bir can simidi ve varoluşsal terapi olarak değerlendirir. "Umudunuzu kesmeyin" fermanının; dinin bir ceza/korku kurumu olmadığını, bilakis en dipteki, en kirlenmiş ve en tükenmiş (esrafû) insana bile yeniden ayağa kalkma iradesi aşılayan devasa bir "diriliş psikolojisi" olduğunu; şeytanın insanı günahla değil, asıl o günahın ardından gelen "umutsuzlukla" (kunûtla) avladığını ifade eder.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, ayrılma, başlangıç ve kaynak bildiren edattır. O kesilmemesi gereken umudun nereye (hangi sonsuz kaynağa) bağlanması gerektiğini işaret eder.
Rahmeti (رَحْمَةِ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün sözlükte "acımak, şefkat göstermek, annenin rahmi, lütuf, iyilik, koruma ve karşılıksız sevgi" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Rahmeti" (rahmetinden / şefkatinden) isminin; evrenin Yaratıcısının sadece adalet ve kural koyan (soğuk) bir tanrı olmadığını; kullarına karşı bir annenin evladına duyduğundan milyarlarca kat daha büyük, kuşatıcı, onarıcı ve merhamet dolu bir "varoluşsal sevgi" (rahmet) beslediğini nitelediğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "şefkat, bağışlama" anlamındaki r-h-m kökünden türediğini; İslam teolojisinde rahmetin Allah'ın en kuşatıcı sıfatı olduğunu; "Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin" fermanının, insanın işlediği günahın hacmi ne kadar devasa olursa olsun, Allah'ın merhametinin (rahmetinin) o günahı yutacak ve eritecek kadar "sonsuz ve sınırsız" olduğunu bildiren mutlak akaid mühürü olduğunu aktarır.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, kâinatın yegâne yaratıcısının ve mutlak otoritesinin has ismidir. O sınırsız şefkatin (rahmetin) kaynağını, hiçbir putun, aracı kurumun veya insanın sunamayacağı o tek, eşsiz ve mutlak Makam'a kilitler.
İnne (إِنَّ)
İbn Fâris, cümleye mutlak kesinlik katan, muhatabın (kulun) kalbindeki o şüpheyi ve korkuyu kökünden kazıyan tekit (pekiştirme) edatıdır (Şüphesiz ki / Muhakkak). O affetme eyleminin istisnasız bir ilahi yasa olduğunu mühürler.
Allâhe (اللَّهَ)
İbn Fâris, "Allah" isminin tekrarıdır. O mutlak bağışlama iradesinin failini sarsılmaz bir şekilde merkeze oturtur.
Yağfiru (يَغْفِرُ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, dışarıdan gelecek zararlara karşı kalkan olmak, tedavi etmek ve silmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari fiil formundaki "yağfiru" (örter / bağışlar / siler) eyleminin; ilahi affın sıradan bir "görmezden gelme" olmadığını; o günahın varoluşsal izlerinin, utancının ve faturasının ilahi bir kalkanla "kökünden silinip imha edilmesi ve failin o kötülükten korunarak onarılması" olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mağfiret (ğ-f-r) kavramının, Allah'ın kulunu azaptan koruyan bir "miğfer" (miğfer de aynı köktendir) giydirmesi olduğunu söyler. Allah'ın günahları "örtmesi/affetmesi", o insanın geçmişteki tüm pisliklerini (israfını) şefkat örtüsüyle kapatıp onu yepyeni, tertemiz bir fıtrata kavuşturmasıdır.
Ez-Zunûbe (الذُّنُوبَ)
İbn Fâris, "z-n-b" kökünün sözlükte "bir şeyin kuyruğu, peşinden gelen, sonradan eklenen ve asıl tabiata aykırı olan eklenti, suç, günah" anlamlarına geldiğini tespit eder. Çoğul ve belirlilik takısıyla gelen "ez-Zunûbe" (o günahları / bütün cürümleri) isminin; cinsini ve miktarını ayırmaksızın, insanın yeryüzünde işlediği büyük, küçük, gizli veya açık "tüm suç kategorilerini" nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, dildeki bu zenb/günah (z-n-b) nitelemesini varoluşsal bir rehabilitasyon olarak okur. Kelimenin aslının "kuyruk/eklenti" olmasının; günahın insanın asıl özü (fıtratı) olmadığını, sonradan irade zafiyetiyle ona "eklenen/bulaşan" harici bir kir olduğunu gösterdiğini; dolayısıyla Allah'ın (yağfiru eylemiyle) insanın özünü değil, ona sonradan bulaşan o çirkin eklentileri (günahları) söküp attığını ve kulu kendi saf fıtratına iade ettiğini ifade eder.
Cemî'an (جَمِيعًا)
İbn Fâris, "c-m-a" kökünün sözlükte "dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, toplamak, bütünlük ve eksiksizlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hâl/Durum zarfı formundaki "cemî'an" (tamamını / istisnasız bütünü / hepsini) kelimesinin; o bağışlamanın (mağfiretin) bazı günahları kapsayıp bazılarını dışarıda bırakmadığını; şirk dâhil (tövbe edildiği takdirde) insanın işlediği o feci cürümlerin "zerresi dahi dışarıda bırakılmaksızın" topyekûn bir temizlik şemsiyesine (ilahi affa) alındığını nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi (cemî'an) ontolojik bir lütuf manifestosu olarak değerlendirir. "Şüphesiz Allah günahların tamamını affeder" fermanındaki o "tamamını" vurgusunun; kulun zihnindeki "Şu günahımı affeder ama bunu kesin affetmez" şeklindeki o vesveseyi ve Allah'ın merhametine sınır çizen o sinsi umutsuzluğu paramparça eden evrensel bir müjde (reca) mühürü olduğunu belirtir. Tövbe kapısında kotalar veya istisnalar yoktur; af (mağfiret) mutlak ve "bütündür" (cemî'an).
İnnehu (إِنَّهُ)
İbn Fâris, mutlak kesinlik edatı "inne" ve "hu" (O) zamiridir. Kâinatın sahibinin o devasa ve sarsılmaz kararını (bütün günahları silme yetkisini) kendi yüce Zâtına kilitleyen tekit başlangıcıdır.
Huve (هُوَ)
İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs fasıl (ayırma/ispat) zamiridir (O'nun ta kendisidir / Ancak O'dur). Yargının sınırlarını kesinleştirerek, o eşsiz affetme (mağfiret) ve merhamet yetkisinin yeryüzündeki hiçbir tiranda, kurumda veya meleklerde bulunmadığını, bu kudretin "sadece ve mutlak surette O'na (Allah'a) tahsis edildiğini" (hasr) kaydeder.
El-Ğafûru (الْغَفُورُ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" (örtmek, kalkan olmak, silmek) kökünden türeyen mübalağa (aşırılık/yoğunluk) bildiren ism-i fâil/sıfat formudur. Belirlilik takısıyla gelen "el-Ğafûru" (Çokça bağışlayan / Örtücülüğü ve affı sınırsız olan) isminin; Allah'ın affetmesinin tesadüfi veya bir kerelik bir eylem olmadığını, O'nun zatının bizzat "mutlak bağışlayıcı" olduğunu ve failin cürümü ne kadar büyük olursa olsun O'nun o devasa şefkat/örtme potansiyelini asla tüketemeyeceğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "El-Ğafûr" isminin, kulun kusurlarını öylesine mükemmel bir şekilde "örten" bir makam olduğunu söyler ki; affedilen o günah ahirette kulun yüzüne vurulup onu utandırmasın diye meleklerin (hatta kulun kendi hafızasının) bile idrakinden "silinir/örtülür".
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik sisteminde Allah'ın bu ismini (El-Ğafûr), Cahiliye tanrılarının kaprisli, intikamcı ve rüşvet (fidye) bekleyen soğuk doğasına karşı yapılmış en büyük tevhidi devrim olarak inceler. İslam'ın Yaratıcısı, pusu kurup kulunun açığını arayan bir tiran değil; bilakis kulunun günahının (israfının) üstünü örtmek (ğ-f-r) için ona bahaneler arayan ve ona "Kulum" (ibâdiye) diyerek şefkatle sarılan mutlak bir "Bağışlayıcıdır".
Er-Rahîmu (الرَّحِيمُ)
İbn Fâris, "r-h-m" (acımak, lütfetmek, karşılıksız sevgi ve koruma) kökünden türeyen mübalağa (süreklilik) bildiren sıfat formudur. Belirlilik takısıyla gelen "er-Rahîmu" (Merhameti kesintisiz olan / Çok şefkatli) isminin; o günahları silme (El-Ğafûr) eyleminin hemen arkasından gelerek; Allah'ın kulunu sadece günah yükünden kurtarıp boşlukta bırakmadığını, aynı zamanda onu o eşsiz, kalıcı ve kesintisiz "şefkatiyle, sevgisiyle ve nimetleriyle bürüdüğünü" nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu iki ismin (El-Ğafûru'r-Rahîm) yan yana gelişini varoluşsal bir tamamlanma ve estetik felsefesi olarak okur. "El-Ğafûr" isminin, kulun varoluşundaki o çirkin günah (israf) lekesini "temizleyip silen" (tahliye) negatif bir eylem olduğunu; "Er-Rahîm" isminin ise o temizlenen fıtrata sevgi, huzur ve lütuf "giydiren" (tahliye/süsleme) pozitif bir eylem olduğunu; dolayısıyla kâinatın Yaratıcısının, umudunu kesmeyen (lâ taknetû) o günahkâr kulu sadece ipten almakla kalmayıp, onu mutlak bir şefkatle (Er-Rahîm) kendi sarayına/yakınlığına kabul eden o eşsiz ve sonsuz Sevgi Kaynağı olduğunu ifade eder. İnsan umut eder, Ğafûr siler, Rahîm ise kucaklar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla