Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 35. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 35. Ayet

    لِيُكَفِّرَ اللّٰهُ عَنْهُمْ اَسْوَاَ الَّذ۪ي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Liyukeffira(A)llâhu ‘anhum esvee-lleżî ‘amilû ve yecziyehum ecrahum bi-ahseni-lleżî kânû ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Çünkü Allah onların geçmişte yaptıkları en kötü şeyleri bile bağışlayıp silecek ve onları yaptıkları en güzel işlere göre ödüllendirecektir.”

      Burada Cenâb-ı Hak iki türlü işten söz etmektedir; Kötü ve iyi. Sonra onlara, yaptıkları en kötü şeyleri bile bağışlayacağını ve kendilerini en güzel işlere göre ödüllendireceğini haber vermektedir. Muhtemelen buradaki güzellerin en güzeli ifadesi, en nefis olan amel mânasına gelir, Allah işte onunla ödüllendirecek ve yaptıkları kötülükleri de bağışlayacaktır. Yaptıkları kötülüklerin en kötüsünü ve en büyüğünü silecek, yaptıkları güzelliklerin en güzeli ve en büyüğü ile ödüllendirecek anlamına da gelebilir. Buna göre, en güzel ve en kötü işin bir çeşidi de, güzelliklerin en güzeli ve kötülüklerin en kötüsüdür. İlk yoruma göre ise bu, kendi türünden başka bir fiildir, yani kötülükleri silecek ve iyiliklerle ödüllendirecektir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Li Yukeffira (لِيُكَفِّرَ)

        İbn Fâris, gaye ve nedensellik bildiren "lâm" (li/için) edatı ile "k-f-r" kökünün birleşimi olduğunu belirtir. K-f-r kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlığın eşyayı saklaması ve çiftçinin tohumu toprağa gömüp görünmez kılması" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tef'il babındaki muzari fiil olan "yukeffira" (örtsün diye / silsin diye / keffaret etsin diye) eyleminin; failin geçmişte işlediği o feci hataların ve günahların, kâinatın Yaratıcısı tarafından mutlak bir merhamet örtüsüyle "ebediyen kapatılarak görünmez kılınmasını (silinmesini)" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-f-r" kökünden türeyen "küfür" (nankörlük/gerçeği örtme) ile "tekfir" (günahı örtme) kavramları arasındaki o devasa semantik nüansı inceler. Kul gerçeği örttüğünde buna küfür denirken; Allah, kulunun ihlaslı bir dönüşüne (tövbesine/takvasına) karşılık onun günahını örttüğünde buna "tekfir" denildiğini; bu eylemin sıradan bir affetme değil, o günahın varoluşsal izlerinin, utancının ve faturasının (kötülüğünün) ilahi bir kalkanla "kökünden silinip imha edilmesi" olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili ontolojik bir arınma felsefesi olarak değerlendirir. "Örtsün/Silsin diye" (li yukeffira) fermanının; insanın yeryüzünde zaaflarla malul, düşmeye ve hata yapmaya açık fani bir varlık olduğunu; dinin amacının hatasız bir melek yaratmak değil, takva (korunma) zırhını kuşanan o dürüst aklın "geçmişteki o karanlık lekelerini/cürümlerini" ilahi bir lütufla bütünüyle temizlemek (örtmek) olduğunu ifade eder.

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın tek yaratıcısının has ismidir. O günahları örtme (tekfir) ve ebediyen silme yetkisinin yeryüzündeki sahte şefaatçilerde, rahiplerde veya tiranlarda değil, ancak ve ancak o yüce Yaratıcının (Allah'ın) kendi mutlak tekelinde olduğunu sarsılmaz bir mühürle sabitler.

        Anhum (عَنْهُمْ)

        İbn Fâris, ayrılma, uzaklaştırma ve geçiş bildiren "an" (-den/-dan) edatı ile üçüncü çoğul şahıs "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Onlardan (uzaklaştırarak) örtsün" tamlamasının, o günahların tortusunun ve psikolojik ağırlığının bizzat failin şahsiyetinden (benliğinden) koparılıp yalıtılmasını nitelediğini kaydeder.

        Esvee (أَسْوَأَ)

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünün sözlükte "çirkinlik, kötülük, insanın içini sıkan, sevinci bozan şey ve hüsnün (güzelliğin) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (en üstünlük/kıyas) formundaki "esvee" (en kötüsünü / en çirkinini) kelimesinin; failin sıradan hatalarını değil, hayatında işlediği ve utancından kahrolduğu o "en feci, en karanlık ve en yıkıcı" günahını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, sû' (kötülük/çirkinlik) kavramının, fıtratı tahrip eden ve insan onurunu (veya bedenini) zedeleyen her türlü yıkıcı eylemi kapsadığını söyler. "En kötüsünü" (esvee) örtme vaadinin, ilahi affın sınırlarının ne kadar devasa olduğunu gösterdiğini; en çirkin ve en büyük (esve') hatayı silen otoritenin, küçük hataları haydi haydi sileceği (evleviyet mantığı) şeklindeki o muazzam umut kapısını araladığını vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu "en kötüsü" (esve') ismini ontolojik bir şefkat diyalektiği olarak okur. Ayetin başındaki "esve'" (en kötüsü) ile ayetin sonundaki "ahsen" (en güzeli) kelimelerinin muazzam bir felsefi simetri (zıtlık) kurduğunu; insanın geçmişindeki o sarsıcı "en kötü/çirkin" düşüşlerin Allah tarafından silinerek, yerini insanın o "en estetik/güzel" eylemlerinin (ahsenin) almasını sağlayan o ilahi kurguyu (merhameti) ifade eder. Kötülüğün zirvesi silinir, güzelliğin zirvesi mükâfatlandırılır.

        Ellezî (الَّذِي)

        İbn Fâris, tekil varlıkları, cansız nesneleri ve durumları niteleyen ism-i mevsûl (o şey ki) edatıdır. "En kötüsünü" kelimesini, bizzat o failin kendi elleriyle işlediği eylemlere (mâziye) bağlayan ilgi köprüsüdür.

        Amilû (عَمِلُوا)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün sözlükte "bir işi kasten yapmak, çaba harcamak, üretmek ve eyleme dökmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi çoğul fiil formundaki "amilû" (işlediler / yaptılar) eyleminin; o örtülecek olan kötü fiilin (esve') bir kaza veya dışarıdan gelen bir iftira olmadığını, bizzat failin kendi kasıtlı iradesiyle, bedeniyle ve seçimiyle "ürettiği/işlediği" o somut günah olduğunu nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde amel (a-m-l) kavramını inceler. Fiil (rastgele yapılan eylem) ile amel (şuurlu eylem) arasındaki farka dikkat çekerek; insanın yeryüzünde iradesiyle ürettiği (amel ettiği) o en yıkıcı eylemlerin bile, samimi bir yöneliş ve takva karşılığında (tevbe ile) ontolojik olarak "sıfırlanabilme" (tekfir edilme) lütfuna sahip olduğunu, bunun da İslam'ı karamsar/fatalist bir din olmaktan çıkarıp mutlak bir "arınma" (katharsis) teolojisine dönüştürdüğünü tespit eder.

        Ve Yecziyehum (وَيَجْزِيَهُمْ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı, "c-z-y" kökünden türeyen muzari fiil (yecziye) ve "hum" (onlara) zamirinin birleşimidir. C-z-y kökünün sözlükte "bir şeye karşılık vermek, bedelini ödemek, yeterli olmak ve borcu kapatmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve onlara karşılığını/mükâfatını ödesin diye" (ve yecziyehum) eyleminin; ilahi makamın kötülüğü silmekle (tekfir) yetinmeyip, bir de üstüne o muvahhidlerin (takva sahiplerinin) hak edişlerini matematiksel bir kesinlikle "teslim etmesini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cezâ kavramının sadece azap için değil, aynı zamanda iyiliğin bedelini "tam ve noksansız olarak ödemek" için de kullanıldığını söyler. Günahı örten otoritenin, alacak-verecek dengesinde (adalette) hiçbir hakkı zayi etmeyeceğini mühürler.

        Ecrehum (أَجْرَهُمْ)

        İbn Fâris, "e-c-r" kökünün sözlükte "yapılan bir işe, eyleme veya fedakârlığa karşılık olarak verilen bedel, ücret ve mükâfat" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ecrehum" (onların ecirlerini / ücretlerini) kelimesinin; yeryüzünde sıdkı (hakikati) tasdik edip takva zırhına bürünen o kitlelerin, bu varoluşsal zorluklara katlanmalarının ilahi adaletteki karşılığını, tahsis edilmiş ve hak edilmiş bir "bedel" (ücret) olarak nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde ticari terimlerin (ecir, ticaret, satın alma) teolojik bir bağlama (eskatolojiye) taşınmasını inceler. Müşrik aklın (Mekke tüccarlarının) yeryüzündeki ticari kâr-zarar kurgusunu devralan Kur'an'ın; insanın Allah'a olan itaatini (takvasını), ahirette karşılığı mutlak surette ödenecek (yecziyehum ecrehum) bir "ontolojik hak ediş / ücret" sözleşmesine dönüştürdüğünü tespit eder. Kul fedakârlık yapar, Allah da o fedakârlığın faturasını (ecrini) sonsuz bir cömertlikle öder.

        Bi Ahseni (بِأَحْسَنِ)

        İbn Fâris, vasıta/durum bildiren "bi" (ile, göre) edatı ve "h-s-n" kökünün birleşimidir. H-s-n kökünün sözlükte "çirkinliğin (kubh) ve kötülüğün mutlak zıddı olarak güzellik, iyilik, estetik ve kusursuzluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (en üstünlük/kıyas) formundaki "ahsen" (en güzeli / en mükemmeli) kelimesinin; o ödenecek olan bedelin (ecrin) sıradan bir ortalamaya göre değil, estetik ve ahlaki "en yüksek zirveye" göre hesaplanacağını nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamayı (bi ahseni) ilahi adalet ve kozmik lütuf felsefesi olarak değerlendirir. "Onların ücretlerini, yaptıklarının en güzeline göre ödemesi için" (yecziyehum ecrehum bi ahseni) fermanının; Allah'ın kulunu yargılarken onun tüm hayatındaki sıradan, vasat veya kusurlu amellerinin ortalamasını almadığını; bilakis, o kulun ömrü boyunca işlediği o "en ihlaslı, en fedakâr ve en güzel" (ahsen) birkaç eylemi cımbızlayıp seçerek, ahiretteki "tüm faturasını o en yüksek ve kusursuz eylemin katsayısı üzerinden (ahsen standartıyla) ödemesi" şeklindeki o akıllara durgunluk veren devasa teolojik esnekliği (rahmeti) ifade ettiğini belirtir.

        Ellezî (الَّذِي)

        İbn Fâris, tekil varlıkları ve durumları niteleyen ism-i mevsûl (o şey ki) edatıdır. "En güzel" (ahsen) kriterini, doğrudan failin kendi dünyevi pratiklerine (amellerine) kilitler.

        Kânû (كَانُوا)

        İbn Fâris, "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden türeyen mazi çoğul fiil (idiler) olduğunu belirtir. Kendisinden sonra gelen muzari fiil ile birleşerek (hikâye zamanı kurgusuyla), eylemin geçmişte tesadüfen yapılan tekil bir hareket olmadığını, kesintisiz ve köklü bir varoluşsal "alışkanlık/durum" olduğunu kaydeder.

        Ya'melûne (يَعْمَلُونَ)

        İbn Fâris, "a-m-l" (kasıtlı iş yapmak, üretmek, çaba harcamak) kökünden muzari çoğul fiildir. "Kânû ya'melûne" (yapmakta idiler / sürekli üretiyorlardı) eyleminin; o en güzel (ahsen) standardın ve mükâfatın; insanın yeryüzünde bıkmadan, usanmadan ve istikrarlı bir şekilde "eyleme/pratiğe" döktüğü o sağlam ahlaki duruşa (amele) verildiğini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, amel kavramının niyetle birleşen sürekli pratik olduğunu söyler. "Yapmakta oldukları en güzel eylemler" fermanı, inancın (tasdikin) sönük bir felsefe olarak kalmayıp, ısrarla bedene ve ahlaka yansıyan diriliğini mühürler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki bu "kânû ya'melûn" (sürekli işliyorlardı) formülünü, insanın eskatolojik (ahiret) konumunun felsefesi olarak okur. İslam'ın, tembel bir beklenti veya pasif bir arınma dini olmadığını; kâinatın Yaratıcısının o "en kötüleri silip (tekfir edip), en güzeli (ahseni) baz alma" lütfunu; yeryüzünde inancı uğruna terleyen, omuz veren, istikrarlı bir şekilde o ahlaki güzelliği "üretmek için çabalayan" (kânû ya'melûn) o aktif muvahhid eylemcilere (takva sahiplerine) has kıldığını ifade eder. Rahmet ilahidir, ancak rahmeti çeken o ter (amel) bizzat insanındır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X