قُلِ انْظُرُوا مَاذَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا تُغْنِي الْاٰيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 101. Ayet
Daralt
X
-
De ki: Bir bakın da görün, göklerde ve yerde neler var? Fakat iman etmeyecek topluma ne o kanıtların ne de uyarıların yararı olabilir.
De ki: Bir bakın da görün, göklerde ve yerde neler var? En doğrusunu Allah bilir ya, bu ayet şöyle yorumlanır: Allah buyuruyor ki: Kendisine şükretmeniz için Allah'ın göklerde ve yerde bulunan nimetlerine ve ihsanına bakın! Yahut şöyle buyuruyor: Göklerde ve yerde Cenab-ı Hakk'ın uluh.iyetini ve rablığını gösteren izlere bakın, ki bu sayede O'nun vahdaniyetini kabul eder ve kendisine iman edersiniz! Veyahut şöyle buyuruyor: Allah'ın kudretine ve saltanatına işaret eden eserlerine bakın ki, bu sayede O'nun intikamından ve cezalandırmasından korkarsınız. Veyahut da, Cenab-ı Hakk'ın vahdaniyeti konusunda size delil olması için tek bir merkezin takdiriyle yaratılan varlıkların türlerine ve düzenine bakın! Göklerde ve yerde göze takılan, hatta bir bakışta görülen hiçbir şey yoktur ki, onda Cenab-ı Hakk'ın rablığına delil bulunmasın!
Fakat iman etmeyecek topluma ne o kanıtların ne de uyarıların yararı olabilir. Bu beyanın çeşitli anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Kanıtların ve uyarıların kendilerine yararı olmayan toplum mealindeki beyan, onların amaçlarının kibir ve inatçılık olduğunu ifade etmektedir. Kanıtların, ancak gayesi kabul edip benimsemek olan kişilere faydası olur. Amacı kibir ve inatçılık olanlara hiçbir faydası olmaz. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı yine de inanacak değillerdi" . İkincisi, ne o kanıtların ne de uyarıların yararı olabilir, yani dünyada iman etmeyecek topluma ahirette onların faydası olmaz. Ancak iman eden toplum onlardan fayda görür ve yararlanır. İman etmeyenlere ise bunların hiçbir yararı yoktur. Üçüncüsü, ne o kanıtların ne de uyarıların yararı olabilir... Buradaki uyarıların peygamberler anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu ibare, onların ikaz edildikleri tehditler ve öncekilerin değişen halleri anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kuli-nzurû (قُلِ انْظُرُوا)
İbn Fâris, k-v-l kökünün bir düşünceyi beyan etmek, n-z-r (n-z-r) kökünün ise "bir şeye gözle bakmak veya kalp ile tefekkür etmek" anlamına geldiğini belirtir. "Kul" (De ki) emriyle başlayan bu hitap, peygamberin kendi iradesiyle değil, ilahi bir talimatla muhataplarını düşünmeye davet ettiğini gösterir. "Unzurû" (Bakın/Gözlemleyin) fiili ise sadece fiziksel bir görmeyi değil, eşyanın ardındaki hikmeti kavramaya yönelik bir zihni çabayı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "nazar" kavramını "kalbin, hakikati idrak etmek için eşyayı birbiriyle mukayese etmesi" olarak tanımlar. Ayetteki "unzurû" emri, muhatabı taklidi bir kabulden kurtarıp, evreni bir laboratuvar gibi kullanarak rasyonel bir imana ulaştırma gayesi taşır. Râgıb'a göre bu bakış, "itibar" (ibret alma) makamına ulaşmak için zorunludur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler çalışmasında "nazar" fiilini Kur'an'ın "epistemolojik uyanış" metodunun bir parçası olarak görür. Izutsu'ya göre bu emir, insanın dikkatini somut dünyadan soyut olan ilahi kudrete yönlendiren bir köprüdür. "Unzurû", muhatabı pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp aktif bir "şahit" konumuna taşır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadeyi "kozmik bir keşfe davet" olarak tahlil eder. Öztürk'e göre "kul" emri tebliğin otoritesini, "unzurû" ise bu tebliğin dayandığı "doğa kitabının" okunması gerektiğini vurgular. Peygamber, muhataplarına körü körüne bir inanç değil, evrendeki veriler üzerinden bir delillendirme süreci teklif etmektedir.
es-Semâvâti ve'l-Ardı (السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ)
İbn Fâris, s-m-v kökünün "yükseklik ve yücelik", e-r-d kökünün ise "altta kalan zemin" anlamına geldiğini ifade eder. Bu iki kavramın beraberliği, varlığın tüm boyutlarını kapsayan bütüncül bir kozmosa işaret eder.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu terimlerin kadim Sami dillerindeki ortak teolojik arka planına dikkat çeker. "Semâvât" (gökler) ve "Arz" (yer), Mezopotamya ve Kenan havzasında ilahi gücün tecelli ettiği en büyük sahneler olarak görülmüştür. Kur'an bu kelimeleri kullanarak muhatabın zihnindeki "bilinen evreni" ilahi bir sanat eseri olarak yeniden tanımlar.
Gabriel Said Reynolds, "gökler ve yer" tamlamasını Kur'an'ın "evrensel hükümranlık" (universal sovereignty) dili içinde analiz eder. Reynolds'a göre bu tamlama, Tanrı'nın otoritesinin sadece dini metinlerde değil, fiziksel evrenin her zerresinde aranması gerektiğini söyleyen kuşatıcı bir metafizik çerçevedir.
el-Âyâtu (الْآيَاتُ)
İbn Fâris, e-y-y kökünün "açık işaret, alamet ve nişane" anlamına geldiğini belirtir. Bir şeyin varlığına delalet eden her türlü iz "ayet"tir.
Râgıb el-İsfahânî, "ayet" kavramını "gizli bir yaratıcıya ve O'nun sonsuz hikmetine götüren, inkârı mümkün olmayan duyusal veya akli kanıt" olarak tanımlar. Râgıb'a göre göklerde ve yerdeki her şey birer ayettir; ancak bu ayetler sadece "anlama niyetine" sahip olanlar için bir mana ifade eder.
Toshihiko Izutsu, "âyât" kavramını Kur'an'ın "işaretler sistemi" olarak analiz eder. Izutsu'ya göre evren, Allah'ın kendisini insana "tercüme ettiği" devasa bir metindir. Her bir doğal olay (gece, gündüz, yağmur vb.) bu metnin birer cümlesidir. Ayetteki kullanımı, bu işaretlerin her an göz önünde olduğunu ancak görmeyen bir göz için hiçbir değer taşımadığını vurgular.
Angelika Neuwirth, ayetleri "rasyonel bir gözlemciyi evrenin tesadüf olmadığı sonucuna götüren ontolojik deliller" olarak niteler. Neuwirth'e göre "el-âyât", vahyin metinsel gücüyle doğanın fiziksel gücünü birleştiren teolojik bir köprüdür.
en-Nuzuru (النُّذُرُ)
İbn Fâris, n-z-r (n-z-r) kökünün "bir şeyi daha gelmeden haber vererek uyarmak ve korkutmak" anlamına geldiğini belirtir. Uyarıcıya da uyarıya da bu kökten isim verilir.
Râgıb el-İsfahânî, "nuzur" kelimesini hem "uyarı mesajları" hem de "uyarıcı peygamberler" (munzirûn) olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, hem ilahi mesajın içeriğini hem de bu mesajı taşıyan elçileri kapsayan bir çoğul formdadır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı "tehlikeyi önceden haber vererek iradeyi uyandırma çabası" olarak görür. Kılıç'a göre "nuzur", insanın içinde bulunduğu gaflet uykusundan sarsılarak uyanmasını amaçlayan sarsıcı bir ilahi müdahaledir. Ancak bu uyanışın gerçekleşmesi, muhatabın kalbi alıcılarının açık olmasına bağlıdır.
Mâ tuğnî (مَا تُغْنِي)
İbn Fâris, g-n-y kökünün "ihtiyaçsızlık, yeterlilik ve bir şeye fayda sağlamak" anlamlarına geldiğini ifade eder. "Mâ tuğnî" (fayda vermez) kalıbı, bir şeyin hedeflenen sonucu yaratmakta yetersiz kalmasını veya etkisizleşmesini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "iğnâ" (tuğnî) eylemini "bir kimseyi bir dertten kurtarmaya veya ona bir fayda ulaştırmaya yetmek" olarak açıklar. Ayette, ayetlerin ve uyarıcıların "inanmayan bir kavme" fayda vermemesi; delilin zayıflığından değil, alıcının (kavmin) hakikati reddetme konusundaki katılığı sebebiyledir.
Toshihiko Izutsu, bu ifadeyi "epistemolojik bir reddedişin sonucu" olarak analiz eder. Izutsu'ya göre "mâ tuğnî", güneş ne kadar parlak olursa olsun gözünü kapatan kişi için karanlığın devam etmesi gibidir. İnanmamaya kararlı bir zihne karşı ilahi delillerin bile "fonksiyonsuz" kalabileceğini ifade eden dramatik bir tespittir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadeyi "ilahi adaletin ve hür iradenin bir sınırı" olarak görür. Öztürk'e göre Allah ayetlerini ve uyarıcılarını göndererek üzerine düşeni yapmıştır; ancak kişi aklını ve iradesini (kalbini) kapatmışsa, bu ayetler o kişiyi "zorla" mümin yapmaz ve ona bir kurtuluş sağlamaz.
‘an kavmin lâ yu’minûn (عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ)
İbn Fâris, k-v-m kökünün "ayakta durmak ve bir durumu sürdürmek", e-m-n kökünün ise "güven ve sükun" anlamına geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, "kavm" kelimesini burada belirli bir karakteristiğe sahip "sosyolojik bir kütle" olarak tanımlar. "Lâ yu’minûn" (iman etmeyenler) nitelemesi, bu kütlenin sadece bilgi eksikliği yaşamadığını, aksine hakikate karşı "aktif bir güvensizlik ve reddediş" içinde olduklarını gösterir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu son kısmı "varoluşsal bir tıkanıklık" olarak tahlil eder. Kılıç'a göre iman etmeyen bir topluluk için bütün evren (semâvât ve arz) bir dilsizlik içindedir; zira onlar eşyayı konuşturacak olan o "iman anahtarını" kaybetmişlerdir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla