Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 99. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 99. Ayet

    وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِي الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَم۪يعاًۜ اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev şâe rabbuke leâmene men fî-l-ardi kulluhum cemî’â(an)(c) efeente tukrihu-nnâse hattâ yekûnû mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Eğer Rabb'in dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın!

      Baskı ile İman Etmek

      Eğer Rabb'in dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi.

      Mutezile şöyle dedi: Eğer Rabb'in dileseydi, yeryüzünde bulunanlar iman ederdi cümlesi, baskı yapma ve zorlama meşietine (dilemesine) işaret eder. Allah dileseydi bütün insanları zorlar, mecbur kılar ve onlar da iman ederlerdi. Fakat Allah, insanların isteyerek ve seçim yaparak iradeleriyle iman etmelerini diledi, ancak onlar iman etmediler. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın? mealindeki ilahi kelamı da bu görüşlerine delil gösterdiler.

      Onlara şöyle cevap verilir: İradeye bağlı meşiet (dileme), sizin nezdinizde açık bir şekilde görülmektedir, baskı ve zorlama meşieti ise onun nihai gayesidir. Tercihe bağlı meşiet ellerinde olduğu halde insanlar iman etmedikleri zaman, Allah'ın meşieti (dilemesi) onlarda etkili olmamış demektir, bu durumda keşke iman etselerdi diye meşietin nihai gayesinden haber vermek nasıl doğru olabilir? Onların iddialarına göre bu yanlış bir görüştür. Meselenin aslına gelince, ayette sözü edilen meşiet eğer baskı meşieti olsaydı, bu meşiet ile ·onların da iman etmeleri gerekirdi. Çünkü o, yaratılıştır; her kafir kişi yaratılışı itibariyle mümindir, zira herkesin yaratılışı Allah'ın birliğine şehadet etmektedir. Bu durumda onlar yaratılış itibariyle mümin olmalarına rağmen sonra Cenab-ı Hakk'ın ayette dileseydi onlar mümin olurlardı buyurması, Allah'ın burada baskıya bağlı dilemeyi kastetmediğine, aksine tercihe bağlı dilemeyi kastettiğine işaret eder. Bize göre ayetin tefsiri şudur: Allah katında bir lütuf olarak onlara bunu vermiş olsaydı, hepsi iman ederdi, ancak Allah onların iman etmeyeceklerini bildiği için bunu onlara vermedi; ondan maksat da başarı ve kurtuluştur. Onların iman etmeyeceklerini bildiği için Allah da iman etmemelerini diledi. Sonra imanın baskı ve cebir yoluyla gerçekleşmesi mümkün değildir, çünkü iman kalp işidir, cebir ve zorlama ise kalbe tesir etmeyen fiillerdendir. İnsan dille iman ettiğini söylese bile, kalben iman etmediği müddetçe iman etmiş sayılmaz. Dolayısıyla onların yorumuna göre ayet Rabb'in dileseydi onlar iman etmezlerdi anlamına gelir. Bu ise yanlış ve gerçeğe aykırı bir görüştür. Sonra zorlama ve icbar yoluyla yapılan iman muteber değildir, çünkü zorlama, zorlanan kişinin fiilini yok eder, hüküm olarak sanki hiçbir şey yapmamış gibidir.

      Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın!

      Şöyle bir soru akla gelebilir: Cenab-ı Hak "Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar" yani onlar müslüman oluncaya kadar savaşacaksınız, buyurmadı mı? İşte bu zorlamadır. Resıllullah (s.a.) da "Ben, Allah'tan başka ilah yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum'' buyurmadı mı? Bu da zorlamadır. Bu durumda bu iki ayet nasıl telif edilecektir?

      Buna şöyle cevap verilir: İki cevap verilebilir. Birincisi, bu sure Mekk.eöe nazil olmuştur. "Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar" mealindeki ayet ise Medineöe nazil olmuştur. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın, mealindeki kelamın, onları zorlama anlamına gelmesi muhtemeldir. Sonra Medine döneminde Allah savaşmayı ve baskı yapmayı emretti.

      İkincisi, söz konusu iki ayetin birleştirilmesi de mümkündür. "Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar" mealindeki ayet, İslam ve iman sözünü söyleyene kadar onlarla savaşacaksınız anlamına gelir. Bunun delili 'J\llah'tan başka ilah yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum'' mealindeki hadistir. Kalpten ve hakiki anlamda kullanılmayan 'La ilahe illallah' sözü, iman değildir. Bu ayette de mümin olsunlar diye buyurmaktadır. Halbuki onlar zorlama ile gerçek anlamda mümin olmazlar, çünkü iman kalbin işidir, zorlama ise kalbe tesir etmeyen bir iştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Hal böyleyken, sen tutup insanları zorlayacak mısın mealindeki ayet, onları zorlamaya hakkın yok diye yorumlanır. Resıllullah (s.a.) insanlara duyduğu şefkatten dolayı onların iman etmelerini şiddetle istiyor ve arzu ediyordu, o kadar ki Cenab-ı Hak "iman etmedikleri için neredeyse kendini helak edeceksin!" diye uyarmıştı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Şâe (شَاءَ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde ş-y-e kökünün temel anlamının "bir şeyi istemek, dilemek ve bir varlığı (şey) meydana getirmek" olduğunu belirtir. Bu kök, bir iradenin somut bir varlığa veya duruma yönelmesini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" (şâe) kavramını, "irâde"den daha özel bir durum olarak tanımlar. Ona göre meşîet, bir şeyin kararlaştırılıp varlık sahasına çıkarılmasını ifade eden ilahi iradedir. Ayetteki "Ve lev şâe rabbuke" (Eğer Rabbin dileseydi) ifadesi, Allah'ın evrendeki mutlak belirleyiciliğini ve insanın irade serbestisinin yine ilahi bir takdirle (meşîet) sınırlandırıldığını gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu fiili "ontolojik irade" olarak analiz eder. Izutsu'ya göre Allah'ın "şâe" eylemi, eşyanın fıtratını belirleyen en üst otoritedir. Eğer Allah insanların hepsinin mümin olmasını tek taraflı olarak "dileseydi", bu durum insanın seçim şansını ortadan kaldıran mekanik bir zorunluluk (cebir) olurdu.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi "Sünnetullah" çerçevesinde değerlendirir. Öztürk'e göre ilahi meşîet, dünyayı bir imtihan alanı olarak kurguladığı için insanların inanç konusunda tek bir tip olmasını dilememiş, aksine onlara hür irade alanı tanımıştır.

        Rabbuke (رَبُّكَ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün "mülkiyet, bir şeyi ıslah etmek, düzene koymak ve sonuna kadar yönetmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kavramını "bir şeyi aşama aşama kemale erdiren mürebbî" olarak tanımlar. Ayette peygambere hitaben "Rabbin" denilmesi, bu ilahi düzenin ve insanların inanç serbestisinin bizzat Allah'ın eğitimi (terbiyesi) ve hikmeti dahilinde olduğunu vurgular.

        Le-âmene (لَاٰمَنَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün temel anlamının "güven, sükun ve korkunun zıddı" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, imanı "nefsin bir şeye tam bir itimatla bağlanması" olarak tanımlar. Ayetteki "le-âmene" (elbette iman ederlerdi) ifadesindeki "lâm" harfi, bu sonucun kesinliğini pekiştirir. Ancak bu iman, kalbi bir tercihten ziyade ilahi meşîetin zorlayıcı bir sonucu (cebri bir iman) olurdu.

        Toshihiko Izutsu, iman kavramını "karşılıklı bir sadakat ilişkisi" olarak tahlil eder. Izutsu'ya göre imanın gerçek değeri, kulun kendi hür iradesiyle Allah'a güvenmesindedir; ilahi zorlama ile gelen bir "iman", bu sadakat ilişkisinin doğasına aykırıdır.

        Men fî-l-Ardı (مَنْ فِي الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, e-r-d kökünün "aşağıda olan zemin, üstün zıddı olan mekan" anlamına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde "arz" kelimesinin Sami dilleri havzasındaki (İbranice 'eres', Akadca 'ersetu') kadim köklerine dikkat çeker.

        Gabriel Said Reynolds, "arz" nitelemesinin Kur'an kozmolojisinde insanların eylem ve imtihan sahasını temsil ettiğini ifade eder. "Yeryüzündekilerin tamamı" vurgusu, ilahi iradenin kuşatıcılığını ve hiçbir beşeri gücün bu iradenin dışında kalamayacağını gösterir.

        Cemî'an (جَمِيعًا)

        İbn Fâris, c-m-a kökünün "dağınıklığı gidermek, parçaları bir araya getirmek" anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "cemî'an" kelimesini "hiçbir istisna bırakmaksızın oluşan mutlak bütünlük" olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, eğer Allah dileseydi, insanların arasındaki her türlü fikir ve inanç ayrılığının ortadan kalkıp herkesin "tek bir tip" mümin olacağını ifade eden pekiştirici bir zarftır.

        Tukrihu (تُكْرِهُ)

        İbn Fâris, k-r-h kökünün "zorluk, meşakkat ve bir şeyin nefse ağır gelmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ikrah" (tukrihu) kavramını "bir kimseyi hoşlanmadığı bir şeye, iradesini devre dışı bırakarak zorlamak" olarak tanımlar. Peygambere yönelik "Sen mi insanları zorlayacaksın?" sorusu, imanın doğasındaki "gönüllülük" esasına dikkat çeker.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili "teolojik imkansızlık" bağlamında inceler. Öztürk'e göre Allah'ın bile "cebirle" yapmadığı bir şeyi peygamberin yapmaya çalışması sünnetullaha aykırıdır. İkrah (zorlama), sadece dışsal bir uyum sağlar; oysa iman kalbi bir ameldir ve zorlama ile kalbe nüfuz edilemez.

        en-Nâse (النَّاسَ)

        İbn Fâris, n-v-s kökünün "hareket etmek" veya e-n-s kökünün "sosyallik/ünsiyet" anlamına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "nâs" kelimesini Kur'an'ın "sosyolojik kitlesi" olarak tanımlar. Bu bağlamda nâs, henüz imanla müşerref olmamış veya her türlü inanç eğilimine sahip olan "genel insanlık kütlesini" temsil eder.

        Mu'minîn (مُؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünden gelen bu ismin "güven veren ve güvenen" kişi demek olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "mümin" sıfatının Kur'an'da bir "iç huzuru" ve "kararlılığı" temsil ettiğini ifade eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "yekûnû mu'minîn" (mümin olmaları) hedefi, ancak baskıdan uzak bir hürriyet ortamında gerçekleşebilir. Zorla mümin yapmak, kavramın özündeki "emniyet ve samimiyet" anlamını yok eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı "varoluşsal tercih" olarak tahlil eder. Kılıç'a göre mümin olmak, insanın kendi varlığını ilahi hakikatle uyumlu hale getirmesidir ve bu uyum ancak özgür bir "evet" ile mümkündür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X