Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 2. Ayet

    اَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَباً اَنْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى رَجُلٍ مِنْهُمْ اَنْ اَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ قَالَ الْكَافِرُونَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ مُب۪ينٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ekâne linnâsi ‘aceben en evhaynâ ilâ raculin minhum en enżiri-nnâse vebeşşiri-lleżîne âmenû enne lehum kademe sidkin ‘inde rabbihim(k) kâle-lkâfirûne inne hâżâ lesâhirun mubîn(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İçlerinden bir kişiye, 'insanları uyar ve iman edenlerin Allah katında değerli bir yeri bulunduğunu müjdele' diye vahiy göndermemiz insanlar için şaşılacak bir şey midir? Bir de inkâr edenler, 'bu, kuşkusuz apaçık bir büyücü' demektedirler.

      Peygamberleri İnsan Türünden Göndermenin Hikmeti

      İnsanlar için şaşılacak bir şey midir? Bu cümle iki anlama gelebilir. Biri, içlerinden bir kişiye vahiy göndermemizden dolayı, onlar şaşırdılar anlamına; diğeri de çirkin görmek mânasında olmak üzere, içlerinden bir kişiye vahiy göndermemize, hayret mi ediyorlar, demek olur. Onlar üç şeye hayret ediyorlardı. Biri, yaratıkların benzerini meydana getirmekten aciz kaldığı Kur'ân'ın, içlerinden bir kişiye indirilmesine hayret ediyorlardı. Diğeri içlerinden birinin veya beşer türünden birinin peygamber olarak gönderilmesine ve ona vahiy verilmesine hayret ediyorlardı. Nitekim şu âyet-i kerîmelerde buna işaret edilmektedir: "Allah peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?" "İlâhî uyarı, içimizden ona mı indirildi şimdi!" Üçüncüsü de, onlar öldükten sonra dirilmeye hayret ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: "Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mi?" İçlerinden bir kişiye meâlindeki ifade, insanlardan birine anlamına gelir. Yani insanlardan birine vahiy göndermemizden dolayı hayret etmesinler. Çünkü insanlardan birine vahiy göndermek, hem delil olmaya, hem mazeretlerin önünü kesmeye ve hem de şefkat ve merhamete daha uygundur. Çünkü insanlar, neyin beşerin güç ve takatinin dışında kaldığını bilirler, kendi özlerinden ve türlerinden olmayan varlıkları ise bilemezler. Her tür kendi türüyle, her varlık kendi türünden varlıklarla ülfet eder, kimse kendi yapısı ve türünün dışındakilerle ülfet edemez. Durum böyle olunca, peygamberleri, kendilerine elçi gönderilen varlıkların türünden ve aynı yaratılışa sahip varlıklardan seçmesi, hem delillerin kabulüne, hem mazeretlerin önünü kesmeye, hem de şefkat ve merhamete daha uygun olur.

      Ümmî Birini Peygamber Göndermenin Hikmeti

      İçlerinden bir kişiye vahiy göndermemiz. Bu beyan, ümmîlerden birini göndermemiz anlamına da gelebilir. Yani içlerinden bir ümmîye vahiy göndermemiz onları şaşırtmasın! Bu, vahiyler konusunda insanları bilgilendirmek ve peygamberliğine delil getirmekte daha etkili yoldur. Çünkü Allah ümmî bir kişiyi Mekkelilere peygamber göndermiştir. İnsanlar ise bu kişiyi eski kitapları öğrenen veya o kitaplardan bir şeyler okuyan biri olarak tanımadılar. Aynı zamanda Mekkeliler bu kişinin kitaplarını öğrenmek için Ehl-i Kitap âlimlerinden birine gidip geldiğini de ve yazı yazdığını da asla görmediler. Sonra bu ümmî kişi Ehl-i Kitabın kitaplarının da kendisinin konuştuğu dilde olmadığı halde bunlara uygun muvafık olan bilgileri haber vermiştir. Bütün bunlar ümmî kişinin bu bilgileri Allah sayesinde bildiğini kanıtlar. İşte peygamberin ümmî oluşunun, risâletinin kanıtlanması konusunda en etkili yol olduğu böylece ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir.

      İnsanları uyar diye. Bazıları şöyle demişlerdir: Uyarmak, hoş olmayan ve korkulan her konuda, müjdelemek de sevilen ve arzu edilen her şey için geçerlidir. Bazıları da insanları uyar diye meâlindeki cümleyi, kâfirleri cehennemle uyar diye açıklamışlardır.

      İman edenlerin Allah katında değerli bir yeri bulunduğunu müjdele, diye. Buradaki Allah katında değerli bir yer meâlindeki beyanla ne kastedildiğine dair farklı görüşler vardır. Bazıları buna, Allah katında onlar için cennet vardır anlamını vermiştir. Şöyle de söylenmiştir: Onlar için önceden yaptıkları salih ameller vardır. Değerli bir şey anlamındaki ifadeyle, Muhammed aleyhisselâmın onlara Allah katında şefaat edeceğinin kastedildiği de söylenmiştir. Onlar için, önceden gönderdikleri değerli salih amellerinin sevabı vardır, diye de anlam verilmiştir. Yani geçmişte yaptıkları hayırların karşılığı veya önceden kendilerine vâdedilen şeyler vardır. Buradaki ibarenin aslı (الْقَدَمِ) kelimesidir. Ebû Avsece şöyle demiştir: Konuşmada, "li fulânin indî kademu sıdkın ve yedu sıkın" (لِفُلانٍ عِنْدِى قَدَمُ صِدْقٍ وَيَدُ صِدْق) yani falanın bende doğru ayağı ve doğru eli vardır, denilir. Yani o bana geçmişte iyilikler yapmıştı. İbn Kuteybe, "kademu sıkın" (قَدَمُ صِدْقٍ) beyanına yapmış olduğu salih ameller diye anlam vermiştir. İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: İlk hitapta onların mutlu olacaklarına dair bilgi geçmiştir "Kademu sıkın (قَدَمُ صِدْقٍ) beyanına şefaat mânası veren de vardır. "Kademu" şefaatten kinâyedir. "Sıdk" ise vâki olacak demektir. Amellerinin sevabı onlara vâdedilmiştir diyen de mevcuttur. Yani gerçek ve doğru bir vâd onlara takdim edilir. "Kademe sidkın" (قَدَمَ صِدْقٍ) ifadesinin, onların ayakları sağlam basar ve kaymaz anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim âhirette müminlerin ayaklarının sağlam basacağı ve asla kaymayacağı, kâfirlerin ayaklarının ise kayacağı âyet-i kerîmede de belirtilmektedir: "Sapasağlam basmışken ayağınız kayar".

      Sihir

      İnkâr edenler, 'bu, kuşkusuz apaçık bir büyücü' demektedirler. Buradaki sihir kelimesini "le sihrun" (لَسِحْرٌ) diye okuyanlara göre, âyetteki “hâzâ (هَذَا) yani bu işaret ismi Kur'ân'a işaret etmektedir. Kelimeyi elifli olarak (لَسَاحِرٌ) diye okuyanlara göre de Hz. Peygamber (s.a.) kastedilmektedir. Sihir ise, zâhirde gerçekmiş gibi görünür, halbuki o bâtıldır ve aslı yoktur. Sonra o, gözleri ve akılları etkisi altına alır. Sihirin gözleri etkisi altına alması, bir şeyin gerçekte olduğunun, akılları etkisi altına alması ise insanın aklını gidermesi ve onu mecnuna çevirmesidir. Firavun Hz. Mûsẩya (s.a.) şöyle demişti: “Ey Mûsâ! Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum" . Yani delirdiğini düşünüyorum. Lakin bu, kuşkusuz apaçık bir büyücü, meâlindeki beyanla onlar, insanın aklını başından alan büyüyü kastetmiyorlar, gözleri etkisi altına alan büyüyü kastediyorlardı. Onlar, her ne kadar görünürde gözleri etkisi altına alıyorsa da onun gerçek olmadığını söylüyorlardı. Ama bu, kuşkusuz apaçık bir büyücü meâlindeki cümle, onu reddetmekten aciz kaldıklarına ve onun gerçek olduğunu bildiklerine işaret etmektedir. Fakat Firavun'un sihirbazları Mûsẩnın Rabb'ine iman ettiklerini söylediklerinde Firavun'un onlara "Anlaşılan o size sihiri öğreten üstadınızmış" diyerek insanların aklını karıştırmaya çalıştığı gibi, onlar da insanların akıllarını karıştırmaya çalışıyorlardı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        aceben (عَجَبًا)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde "a-c-b" kökünün temel anlamını "bir şeyin alışılmışın dışında, garip ve olağanüstü olması" şeklinde açıklar. Olayın sebebinin bilinmemesi veya doğada nadir görülmesi bu duyguyu tetikler. Müşriklerin tepkisini de bu kök anlam üzerinden, beklenen normların dışına çıkılmasına duyulan yadırgama olarak konumlandırır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde kavramı "insanın, sebebini bilmediği veya alışkın olmadığı bir durumla karşılaştığında yaşadığı içsel şaşkınlık ve sarsıntı hali" olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla bu kelime, ilahi vahyin melekler yerine sıradan bir insana inmesini akıl dışı bulan müşriklerin verdikleri psikolojik ve zihinsel reddiye tepkisini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan adlı çalışmasında bu kelimeyi cahiliye zihniyetinin ilahi müdahaleye karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olarak inceler. Izutsu'ya göre müşriklerin "şaşması" salt masum bir hayret duygusu değil; aşkın, evreni yaratan bir Tanrı'nın sıradan bir ölümlüyle (beşer) doğrudan iletişim kurabileceği fikrini kategorik olarak reddetmelerinin epistemolojik bir sonucudur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın ilk muhataplarının zihinsel beklentileri üzerinden kelimeyi analiz eder. Müşriklerin peygamberlik kurumunu melekler veya doğaüstü varlıklarla ilişkilendirme eğiliminde olduklarını, kendi içlerinden "sıradan bir adama" vahiy gelmesini statüko, zenginlik ve kabile hiyerarşisi bağlamında kabullenemedikleri için bu durumu "aceb" (şaşılacak, kabul edilemez, tuhaf bir şey) olarak nitelendirdiklerini belirtir.

        evhaynâ (أَوْحَيْنَا)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "v-h-y" (ve-ha-ye) kökü için "hızlı, gizli ve süratli bir şekilde bilgi aktarmak, işaret etmek" temel anlamını verir. Bu kök, sesli ve açık bir konuşmadan ziyade, karşı tarafın hızla kavrayacağı sessiz, şifreli veya anlık bir iletidir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "süratli ve gizli işaret" olarak açıklar. Allah'ın elçilerine mesajını iletmesinin; ilham, rüya veya doğrudan kalbe bir anlamın bırakılması (ilkâ) şeklinde gerçekleştiğini, bunun sıradan beşeri iletişimden tamamen farklı, anlık, aracısız ve kesin bir kavrayış olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, vahiy kavramının İslam öncesi Arap şiirindeki kullanımından Kur'ani bir teolojiye dönüşümünü inceler. Cahiliye şiirinde bu kök; çölde kaybolmuş silik çadır izleri, hayvanların kendi aralarındaki içgüdüsel iletişimleri veya anlaşılmaz fısıltılar için kullanılırken; Kur'an bu kelimeyi dikey (Tanrı'dan insana inen) ve mutlak kesinlik taşıyan bir teolojik iletişim modelinin merkezine yerleştirmiştir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde, kökün temel anlamda Arapça (v-h-y) olduğunu kabul etmekle birlikte, kelimenin spesifik olarak "İlahi Kutsal Yazı, Vahiy ve Kitap indirme" anlamında dini bir terime dönüşmesinde Güney Arabistan epigrafisinden veya Yahudi-Hristiyan dini terminolojisinden anlamsal bir genişleme (calque) yaşanmış olabileceği ihtimali üzerinde durur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin psikolojik ve teolojik boyutuna değinerek "evhaynâ" fiilinin doğrudan peygamberin şuuruna yapılan, insan idrakini aşan, kesinlik ve bağlayıcılık taşıyan ilahi bir müdahale olduğunu; bu yüzden de ilahi bir kaynak tasavvuru olmayan müşrikler tarafından anlaşılamayıp reddedildiğini vurgular.

        sâhırun (سَاحِرٌ)

        İbn Fâris, "s-h-r" kökünün "bir şeyi asıl halinden, gerçek yüzünden başka bir şeye çevirmek, saptırmak ve aldatmak" anlamına geldiğini belirtir. Sihirbaz/büyücü (sâhir), el çabukluğu veya göz boyama yöntemleriyle batılı hak, yalanı doğru gibi gösteren kişidir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kök anlamının "ince ve gizli yollarla bir şeyi olduğundan farklı göstermek" olduğunu ifade eder. Ayette kafirlerin Hz. Peygamber'e "sâhir" demelerinin nedeni, Kur'an ayetlerinin onlar üzerinde bıraktığı derin tesiri, aileleri bölmesini ve insanların dinlerini değiştirmesine yol açan sosyal etkisini anlamlandıramayıp bunu bir tür "göz boyama ve akıl çelme" olarak yaftalamalarıdır.

        Toshihiko Izutsu, "sâhir" kavramını cahiliye toplumunun sosyal tipleri (şair, kâhin, sâhir, mecnun) bağlamında ele alır. Kur'an ayetlerinin çarpıcı ritmi, edebi gücü ve muhatapları üzerindeki psikolojik ağırlığı karşısında aciz kalan müşrikler; peygamberin sıradan bir söz söylemediğini fark etmiş, ancak bunun ilahi kaynağını inkar ettikleri için, bu olağanüstü etkiyi açıklayabilmek adına onu "sözleriyle insanları büyüleyen, aileyi ve toplumu manipüle eden bir sâhir" olmakla suçlamışlardır.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ edebi ve dini retoriği çerçevesinde "sâhir" suçlamasını, yeni ve dönüştürücü bir kutsal metnin mevcut statükoyu sarsması karşısında egemen pagan sınıfın verdiği tipik bir reaksiyon olarak analiz eder. Kuran'ın dili, muhatapları üzerinde performatif ve dönüştürücü (büyüsel değil, retorik anlamda) bir güce sahip olduğu için, rakipler bu etkiyi marjinalize etmek ve sıradanlaştırmak adına "büyücülük" polemiğine başvurmuştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X