Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 135. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 135. Ayet

    قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul kullun muterabbisun feterabbesû(s) feseta’lemûne men as-hâbu-ssirâti-sseviyyi vemeni-htedâ

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Deki: ‘Herkes beklemekte, sizde bekleyin bakalım. Dosdoğru yolda yürüyenler kimmiş ve hidâyete erenler kimmiş, yakında anlayacaksınız!”’

      De ki: Herkes beklemekte. Siz de bekleyin bakalım. Onlar Resûl-i Ekrem’in helâk olacağını ve durumunun tersine döneceğini bekliyorlar, Hz. Peygamber de onların başına Allah Teâlâ’nın azabının ve tehdidinin geleceğini bekliyordu. Hasan-ı Basrî bu beyana şu anlamı vermiştir: Sizler şeytanın vâdlerini bekleye durun, bizler de yüce Allah’ın vâdlerini bekliyoruz.

      Dosdoğru yolda yürüyenler kimmiş ve hidâyete erenler kimmiş, biz miymişiz yoksa siz miymişsiniz yakında, yani âhirette ayan beyan anlayacaksınız! Dünyada ise derinden derine düşünseler ve akıl yürütseler doğru yolda yürüyenler kimmiş, bunu akıl yürütme ve idrakten elde ettikleri bilgiyle bilecekler. Bazıları âyetin metninde geçen “es-sırâtu’s-seviyy” (السوي الصراط) tabirinin adalet olduğunu söylemişlerdir. “es-Seviyy” kelimesine “değerli” mânası verenler de olmuştur.

      îbn Mesûd ve Übeyy’in mushaflarmda “ve men ihtedâ” (اهتدى ومن) âyeti “ve men ale’l-hüdâ” (الهدى على ومن) şeklindedir. [Buna göre âyetin mânası hidâyet üzere olanlar kimmiş yakında anlayacaksınız şeklinde olur.] En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 2579

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, kelam ve söz" olduğunu belirtir. Emir kipindedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, peygambere yöneltilen bu emir kipinin; tartışmanın, tebliğin ve inkarcı itirazların nihayete erdiği o son noktada, ilahi kararlılığı ve son sözü (kapanış ilamını) muhatapların yüzüne mutlak bir özgüvenle çarpmayı gramatik olarak sabitlediğini aktarır.

        Kullun (كُلٌّ)

        İbn Fâris, k-l-l kökünün "bütün, hepsi, tam olarak kapsamak ve istisnasız herkes" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "küll" kelimesinin burada inananlar ve inanmayanlar dâhil olmak üzere, yeryüzü sahnesindeki bütün aktörleri ve tarafları içine alan evrensel bir ontolojik bekleyişi ifade ettiğini kaydeder.

        Muterabbisun (مُتَرَبِّصٌ)

        İbn Fâris, r-b-s kökünün "bir yerde beklemek, gözetlemek, fırsat kollamak ve zamanın geçmesini izlemek" anlamlarına geldiğini belirtir. İsm-i fâil (özne) formundadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "terabbus" eyleminin sıradan ve pasif bir bekleyiş olmadığını; kişinin karşısındaki gruba bir felaket, yıkım veya değişimin gelmesini umarak pusuya yattığı aktif, gerilimli ve psikolojik bir gözetleme hali olduğunu detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman ve varlık felsefesinde bu kavramın ontolojik gerilimini irdeler. "Herkesin beklemede olması" (kullun muterabbisun) gerçeğinin; inananların ilahi vaadin (zaferin) gerçekleşmesini, inkarcıların ise peygamberin ölümünü/yenilgisini beklediği o sarsıcı tarihsel ve diyalektik "bekleyiş çarpışmasını" felsefi bir dille analiz eder.

        Fe terabbesû (فَتَرَبَّصُوا)

        İbn Fâris, r-b-s kökünün çoğul emir kipidir. Başındaki "fe" (takip) edatı, durum tespitiyle eylem arasındaki anlık geçişi bağlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap belagatinde bu emir kipinin gerçek bir talep (istek) değil; muhatapları kendi inatlarıyla baş başa bırakan, onlara bütünüyle meydan okuyan ve "Elinizden geleni ardınıza koymayın, bekleyin görelim!" manası taşıyan bir "tahdîd ve ta'cîz" (tehdit ve acze düşürme) işlevi gördüğünü gramatik olarak aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-psikolojik ağırlığına odaklanır. İlahi iradenin, müşriklerin inatçı direnişine karşı aceleci bir öfkeyle değil; "Öyleyse siz de bekleyin!" (fe terabbesû) diyerek zamanın o bükülmez ve şaşmaz yasasını (tarihi ve ölümü) onların üzerine sosyolojik bir balyoz gibi indirdiğini vurgular.

        Fe se ta'lemûne (فَسَتَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin hakikatini idrak etmek, şüphenin ve cehaletin zıttı, kesin bilgi" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf/takip harfi (fe), muzari fiili yakın geleceğe taşıyan ve kesinlik bildiren "sîn" (se) edatı ile ikinci çoğul şahıs formunun birleşimi olduğunu; cehaletin ve körlüğün o yakın ve kaçınılmaz gelecekte mutlak bir "bilgiye/idrake" dönüşeceğini gramatik bir mühürle sabitlediğini aktarır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi estetiğini ve trajedisini çözümler. Dünyadayken hakikati, ayetleri ve peygamberi "bilmezden gelen" kibrin; zamanı gelip de perdeler (ecel veya azapla) kalktığında o devasa ve yakıcı hakikati (fe se ta'lemûne / muhakkak bileceksiniz) bütün çıplaklığıyla öğrenmesinin, insan varoluşunun en sarsıcı, en gecikmiş ve en acı verici "epistemolojik uyanışı" olduğunu estetik bir tahlille okur.

        Men (مَنْ)

        İbn Fâris, akıl sahibi varlıklar için kullanılan ism-i mevsul ve soru edatı (kim, o kişi ki) olduğunu belirtir.

        Ashâbu (أَصْحَابُ)

        İbn Fâris, s-h-b kökünün "bir şeyle beraber olmak, ondan ayrılmamak, dostluk kurmak, korumak ve sahip olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. "Sâhib" kelimesinin çoğuludur.

        Râgıb el-İsfahânî, "ashâb" kavramının sadece geçici bir yoldaşlık değil; kişinin bir inanca, yola veya mekana bütünüyle entegre olması, onun ayrılmaz ve mutlak bir mensubu haline gelmesi durumu olduğunu kaydeder.

        Es-Sırâti (الصِّرَاطِ)

        İbn Fâris, s-r-t kökünün "bir şeyi yutmak, büyük ve geniş yol" anlamlarına geldiğini belirtir. İçine giren insanı adeta yutup hedefine hızla taşıdığı için ana yola bu ismin verildiğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin kökenlerini tartışır. Kelimenin Latince "strata" (döşenmiş geniş ana yol) kelimesinin Aramice (îstrâtâ) üzerinden Arapçaya geçmiş bir formu olabileceğini filolojik kanıtlarıyla sunar ve kadim Ortadoğu lügatinde bütünüyle o geniş, sapması zor "kurtuluş ve nihai hedefe giden yolu" temsil ettiğini doğrular.

        Es-Seviyyi (السَّوِيِّ)

        İbn Fâris, s-v-y kökünün "itidal, denge, bir şeyin düz olması, eğriliğin ve çukurluğun bulunmaması" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "seviyy" kavramının; içinde hiçbir çelişki barındırmayan, ifrat (aşırılık) ve tefritten (eksiklik) bütünüyle arınmış, akla ve fıtrata tam uygun o mutlak "dosdoğru/merkez" olma hali olduğunu detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde bu sıfatın ontolojik konumunu irdeler. İnkarcıların savrulduğu o karmaşık, daraltıcı (dank) ve uçurumlu yollara karşılık; ilahi vahyin gösterdiği rotanın insanın ahlaki pusulasını en pürüzsüz ve dengeli (seviyy) şekilde varoluşsal merkeze taşıyan yegane güzergah olduğunu felsefi bir dille analiz eder.

        Ve men (وَمَنِ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (vav) ve akıl sahipleri için kullanılan soru/mevsul edatı (men) birleşimiyle, o yakın gelecekteki mutlak bilginin/öğrenmenin (ta'lemûne) ulaşacağı o ikinci kategoriyi gramatik olarak bağladığını aktarır.

        İhtedâ (اهْتَدَىٰ)

        İbn Fâris, h-d-y kökünün "yol göstermek, öne geçip rehberlik etmek ve doğru istikamet" anlamlarına geldiğini belirtir. İftial babında (ihtidâ) mazi fiildir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin iftial babında gelmesinin; hidayetin sadece dışarıdan sunulan bir rehberlik (hedâ) olmadığını, kişinin o rehberliği kendi özgür iradesiyle, çabasıyla ve bütün benliğiyle "kabul etmesi, içselleştirmesi ve kendi varoluşsal rotası haline getirmesi" olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, surenin (Ta-Ha) bu muazzam kapanış kelimesinin teolojik ve edebi zaferine dikkat çeker. Surenin bütününde işlenen o "dalalet" (sapma) ve "şekavet" (bedbahtlık) korkularına karşılık; ilahi metnin nihai faturayı ve varoluşsal zaferi bütünüyle o içsel aydınlanmayı sağlayan "hidayete erme" (ihtedâ) eylemiyle mühürleyerek; insanı dünyanın kibriyle (terabbus) değil, ilahi aydınlanmayla (ihtidâ) baş başa bırakan sarsıcı bir final kurguladığını tefsir ekseninde vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X