Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 112. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 112. Ayet

    وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْماً وَلَا هَضْماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen ya’mel mine-ssâlihâti vehuve mu/minun felâ yeḣâfu zulmen velâ hedmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Mümin olarak dünya ve âhiret için yararlı iyi işler yapan kimseye gelince, o ne büsbütün, hatta ne de kısmen haksızlığa uğramaktan korkar.”

      Mümin olarak dünya ve âhiret için yararlı iyi işler yapan kimseye gelince. Bu âyet-i kerîme kişinin salih amel olmaksızın mümin ismini almaya lâyık olduğunu göstermektedir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Mümin olarak dünya ve âhiret için yararlı iyi işler yapan kimseye gelince.

      Âyetten salih amellerin kabulü ve Allah’a itaat için imanın şart olduğuna dair delil vardır hükmü de anlaşılmaktadır. Çünkü Cenâb-ı Hak, bunun için imanı şart kılmaktadır.

      O ne büsbütün, hatta ne de kısmen haksızlığa uğramaktan korkar. Burada geçen “zulüm” kelimesi mezhebimize göre haksızlık mânasında değil, eksik bırakmak anlamındadır. Çünkü salih amellere verilen sevap konusunda adalet değil lütuf söz konusudur. Durum bu olduğuna göre âyetin anlamı şöyle olur: Mümin olarak yararlı iyi işler yapan kimseye gelince o güzel amellerinden herhangi bir şeyin eksik bırakılacağından veya kötü fiillerine herhangi bir şey ekleneceğinden korkmaz. Arap dilinde zulüm kelimesi belirtilip eksik bırakma anlamının kastedilmesi mümkündür. Söz konusu zulüm fiili iki bahçeyi konu edinen âyette de “eksik bırakma” mânasmdadır. “Bağların ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı”. Bahçe “zâlim olmakla” nitelenmez. Bu da bize o âyetin metninde geçen “zulüm” kelimesiyle eksik bırakma anlamının kastedildiğini göstermektedir. Buna göre sözü edilen beyanın anlamı şöyle olur: Bağların ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı. Bilakis ürünlerini bol bol ve yeterli derecede vermişti. İki bahçeden bahseden âyetteki “zulüm” kelimesini haksızlık etmek mânasında kabul edersek o zaman yasaklama anlamında olur. Yani bu beyan şu anlama gelir: Bağların ikisi de yemişlerini vermişlerdi. Ondan zulüm ve haksızlık geleceğinden korkma.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve men (وَمَنْ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde m-n harflerinden oluşan bu kelimenin akıl sahibi varlıklar için kullanılan ism-i mevsul ve şart edatı (kim, her kim) olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf harfi (vav) ve şart edatının (men) birleşimiyle cümlenin "umum" (genellik) bildirdiğini aktarır. Kurtuluş ve güven yasasının belirli bir ırka, statüye veya zümreye değil; şartları sağlayan istisnasız ve evrensel olarak "herkese" açık olduğunu gramatik bir mühürle sabitler.

        Ya'mel (يَعْمَلْ)

        İbn Fâris, a-m-l kökünün "bir işi kasten, bilinçli, iradeyle ve bir amaca yönelik olarak yapmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Sıradan ve reflekse dayalı bir hareket olan "fiil"den farklı olarak, "amel" kelimesinde içsel bir niyetin ve gayretin bulunduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta amelin insanın kararlılığının ve düşüncesinin dış dünyada somutlaşması (eyleme dökülmesi) olduğunu ifade eder. Şart edatının etkisiyle muzari (geniş/şimdiki zaman) formunda meczum (sonu cezimli) olarak gelmesinin, bu eylemin sürekliliğini ve kararlılığını gösterdiğini detaylandırır.

        Min (مِنَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ibtidaiyye ve teb'îz (bir kısmı, bazısı) bildiren harf-i cer olduğunu aktarır. İnsanın yeryüzündeki bütün iyilikleri kusursuzca yapmasının ve her erdemi sergilemesinin imkansızlığını gözeterek; kişinin sadece kendi gücünün yettiği ve imkan bulabildiği kadarıyla "iyiliklerden bir kısmını" işlemesinin ilahi kabul için yeterli bir zemin oluşturduğunu gramatik olarak sabitler.

        Es-Sâlihâti (الصَّالِحَاتِ)

        İbn Fâris, s-l-h kökünün "fesadın (bozulmanın ve çürümenin) zıttı; bir şeyin fıtratına uygun olması, düzelmesi, dürüstlük ve faydalı hale gelmesi" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Sâlihât" kavramının, insanın hem kendi nefsini hem de toplumu ifsat etmekten (yozlaşmaktan) kurtaran, onaran ve ilahi nizama uyum sağlayan bütün erdemli, ahlaki ve hukuki eylemler olduğunu kaydeder. Çoğul (müennes/dişil) formda gelerek, iyiliğin tek tip olmadığını ve hayatın her alanına yayılan çok çeşitli onarım eylemlerini kapsadığını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde bu kavramın ontolojik ağırlığını irdeler. İyiliğin soyut bir "iyi niyet" meselesi olmaktan çıkarılıp, dış dünyada statükoyu düzelten, bozulanı tamir eden ve adaleti tesis eden aktif, pratik ve devrimci bir "eylem/amel" (sâlihât) kategorisine yükseltildiğini felsefi bir dille analiz eder.

        Ve huve (وَهُوَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilinde bu "vav" harfinin "vâv-ı hâliyye" (durum/hal bildiren bağlaç) ve üçüncü tekil şahıs zamirinin ("huve" / o) birleşiminden oluştuğunu aktarır. Eylemin geçerliliğini ve kabulünü, eylemi yapan kişinin o esnada içinde bulunduğu "mutlak, şeksiz ve ontolojik bir duruma" (kalp durumuna) bağladığını gramatik olarak sabitler.

        Mu'minun (مُؤْمِنٌ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün asli anlamının "korku ve endişenin zıttı; kendini güvende hissetmek, başkasına güven vermek, emaneti korumak ve kalbin sükunete ermesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ism-i fâil (özne) formunda gelen bu kelimenin sadece zihinsel bir tasdiki (bilgiyi) değil; kişinin kalbini bütün şüphelerden arındırarak Allah'ın mutlak otoritesine (tevhide) tam bir emniyet ve güvenle yaslanmasını ifade ettiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ismin barındırdığı teolojik ve ahlaki filtreye dikkat çeker. "Sâlih amel" ve "mümin" kavramlarının formüle edilmesinin (hal cümlesiyle birbirine bağlanmasının), eylemi (ameli) putperestçe bir gösterişten (riyadan) veya dünyevi bir menfaat beklentisinden ayırdığını; eylemin ontolojik değerinin ancak arkasındaki o saf, şirkten arınmış ve Allah'a yönelmiş "iman (emniyet) merkeziyle" anlam kazanacağını vurgular. Amelsiz imanın eksik, imansız (merkezsiz) amelin ise ahiret boyutunda bütünüyle temelsiz olduğunu analiz eder.

        Fe lâ (فَلَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, şartın cevabını ve sonucunu bağlayan atıf harfi (fe) ve mutlak olumsuzluk edatının (lâ) birleşimiyle, iman edip onarıcı eylemler yapan (sâlihât) kişinin o kaotik mahşer ortamında karşılaşacağı şüphesiz ve kesintisiz ilahi garantiyi (korkusuzluğu) başlattığını aktarır.

        Yehâfu (يَخَافُ)

        İbn Fâris, h-v-f kökünün "beklenen bir kötülükten, tehlikeden veya haksızlıktan dolayı kalpte meydana gelen panik, endişe ve ürperti" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, müzari (geniş/gelecek zaman) formundaki bu fiilin "lâ" edatıyla nefyedilmesinin (olumsuzlanmasının); kalpten sadece anlık bir paniğin değil, geleceğe yönelik her türlü tedirginliğin ve "Acaba bana haksızlık yapılır mı?" şeklindeki o derin beklenti endişesinin bütünüyle sökülüp atılması olduğunu detaylandırır.

        Zulmen (ظُلْمًا)

        İbn Fâris, z-l-m kökünün asli anlamının "bir şeyi ait olduğu yerin/merkezin dışına koymak, eksiltmek, hakkı gasp etmek, haksızlık yapmak ve aydınlığın (nûrun) zıttı olan karanlık" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik adalet terazisindeki sosyolojik ve hukuki karşılığına odaklanır. İlahi mahkemede "zulümden korkmamanın", kişinin işlemediği bir günahın veya suçun kendi sırtına haksız yere (fazladan) yüklenmesinden bütünüyle emin olması anlamına geldiğini belirtir. Yeryüzündeki beşeri mahkemelerin aksine, ilahi hukukun asla masuma başkasının bedelini ödetmeyeceği (onu haksız yere karanlığa itmeyeceği) şeklindeki o sarsılmaz ve mutlak adaleti sosyolojik bir perspektifle analiz eder.

        Ve lâ (وَلَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (vav) ve olumsuzluk edatının (lâ) tekrarıyla, ilahi adaletin sadece negatif boyutta (suç yüklememe) kalmadığını; pozitif (mükafat eksiltmeme) boyutunu da aynı kesinlikle koruma altına aldığını gramatik olarak sabitlediğini aktarır.

        Hedmâ (هَضْمًا)

        İbn Fâris, h-d-m kökünün asli anlamının "bir şeyi ufalamak, kırmak, ezip küçültmek, sindirmek ve birinin hakkını eksilterek ona haksızlık yapmak" olduğunu belirtir. Fizyolojik olarak midenin yiyecekleri parçalayıp öğütmesine de (hazım) bu ufaltıcı etkisinden ötürü bu kökten isim verildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hadm" kavramının zulümden çok ince ve spesifik bir farkı olduğunu kaydeder. Zulüm, hiç olmayan bir cezayı yüklemek veya hakkı bütünüyle gasp etmek iken; "hadm", kişinin dünyada yaptığı bir iyiliğin (salih amelin) mükafatını, değerini veya sevabını "kısarak, eksilterek, törpüleyerek ve ufalayarak" değerini düşürmektir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin barındırdığı edebi estetiği ve psikolojik teselliyi tahlil eder. Kur'an'ın "zulüm" ve "hadm" kelimelerini yan yana kullanarak kurduğu o kusursuz hukuk diline (semantiğe) dikkat çeker. Yargılanan müminin zihninde oluşabilecek iki temel korkuyu; "Acaba işlemediğim bir günah bana yüklenir mi? (Zulüm)" ve "Acaba yaptığım iyiliklerin değeri küçümsenir ve hakkım yenir mi? (Hadm)" endişelerini bütünüyle ve ayrı ayrı (fe lâ... ve lâ...) yok ederek; ilahi mahkemenin hem cezalandırmada hem de ödüllendirmede sergilediği o mutlak, şeffaf ve eksiksiz adalet estetiğini kusursuz bir edebi tahlille okur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X