وَمَنْ يَأْتِه۪ مُؤْمِناً قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الدَّرَجَاتُ الْعُلٰىۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 75. Ayet
Daralt
X
-
74. “Kim Rabb'ine günahkâr haliyle varırsa, bilsin ki cehennem onu beklemektedir; orada ne ölür ne de düzgün yaşar”
75. “Dünya ve âhirete yararlı işler yapmış bir mümin olarak onun huzuruna çıkan kimseler için ise üstün dereceler vardır”
Kim Rabb’ine günahkâr haliyle varırsa, bilsin ki cehennem onu beklemektedir; orada ne ölür ne de düzgün yaşar. Dünya ve âhirete yararlı işler yapmış bir mümin olarak onun huzuruna çıkan kimseler için ise üstün dereceler vardır. Bu ifadenin açıklaması en doğrusunu Allah bilir ya şöyledir: Kim Allah Teâlâ’nın bahşettiği hayatına şükürle karşılık verir, salih amellerle hoş hale getirirse Allah da onun âhiretteki hayatını ve yaşantısını hoş kılar. Her kim de hayatına dünyada şükürle mukabele etmez, aksine nankörlükle karşılık verirse, onu aşağılık, çirkin ve pis amellerle habis ve pis hale getirirse âhirette hayatı pis ve habis hale gelir. ‘‘Bir mümin olarak onun huzuruna çıkan kimseler için ise üstün dereceler vardır”. “Dereceler” (الدرجات) yükselir ve yukarı doğru çıkar. “Derekât” (الدركات) ise aşağıya doğru gider ve yukarıdan aşağıya doğru iner. Dereceler âhirette müminler için söz konusudur. Çünkü onlar dünyada salih, yüce ve yüksek amelleri tercih ederler. Dünyada yüksek ve yüce amelleri tercih etmelerine karşılık âhirette onlar için yüksek dereceler tahsis edilir. Derekât ise dünyada tercih ettikleri aşağılık ve habis amellerin karşılığı olarak kâfirler için söz konusu olur. Allah Teâlâ da “Diken eken asla buğday biçmez” atasözünde olduğu gibi onları rezil ve rüsvay eder.
Yorumu Yorumla
-
Ve men (وَمَنْ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde m-n kökünden gelen bu kelimenin akıl sahibi varlıklar için kullanılan ve umum (genellik) bildiren bir ism-i mevsul (kim, her kim) olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "vav" atıf harfiyle bağlanan bu şart edatının, bir önceki ayetteki "mücrim" (suçlu) tipolojisinin tam karşısına yeni ve zıt bir karakteri (mümini) koyarak ontolojik bir karşılaştırma (mukabele) başlattığını aktarır.
Ye'tihî (يَأْتِهِ)
İbn Fâris, e-t-y kökünün "bir yere gelmek, varmak, ulaşmak ve huzura çıkmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "ityan" eyleminin sıradan bir yöneliş değil, hesap vermek üzere mutlak makama (ilahi huzura) bilinçli bir çıkış olduğunu kaydeder. Sonundaki zamirin ("hî" / O'na) doğrudan Allah'a döndüğünü ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın yeryüzündeki serüveninin ontolojik ağırlığına işaret eder. Dünyada Firavun'a başkaldıran sihirbazların ve tüm insanlığın nihayetinde mutlak bir "O'na varış/huzura çıkış" (ityan) eylemiyle sonlanacağını, varoluşun kaçınılmaz merkezinin ilahi divan olduğunu vurgular.
Mu'minen (مُؤْمِنًا)
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korku ve endişeden sıyrılıp güvene ermek, kalbin tasdik etmesi ve sükunet bulması" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, iman kavramının salt bir söz (kavl) olmadığını, kişinin kendini mutlak hakikate teslim ederek sarsılmaz bir iç huzuruna (emniyete) kavuşması olduğunu ifade eder. Cümlede hal (durum zarfı) olarak geldiğini, kişinin o büyük hesap gününde Rabb'inin huzuruna "kalbi mutmain ve güvence içinde" çıkacağını detaylandırır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki semantiğinde "mümin" kavramının "mücrim" (suçlu/isyankar) kavramının ontolojik zıttı olduğunu belirtir. Firavun'un korku, işkence ve terör üzerine kurduğu sistemden sıyrılıp, Allah'ın mutlak güven (emniyet) alanına iltica eden sarsılmaz ve özgürleşmiş bilinci temsil ettiğini analiz eder.
Kad (قَدْ)
İbn Fâris, mazi fiilin önüne gelerek eyleme mutlak bir kesinlik (tahkik) ve gerçekleşme anlamı katan edat olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu edatın, imanın sadece soyut ve pasif bir kalp onayında kalmadığını, "kesin, somut ve tarihsel bir şekilde" eyleme dönüştüğünü vurgulayan güçlü bir gramatik pekiştireç (tekit) olduğunu aktarır.
Amile (عَمِلَ)
İbn Fâris, a-m-l kökünün "bir işi bilinçli, kasıtlı ve belirli bir amaca yönelik olarak yapmak, çaba sarf etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının refleksif, rastgele veya hayvanlara has bir hareket (fiil) olmadığını; aklın, vicdanın ve iradenin yönlendirdiği şuurlu bir üretim, ahlaki bir icraat olduğunu kaydeder.
Es-Sâlihâti (الصَّالِحَاتِ)
İbn Fâris, s-l-h kökünün "bozukluğun, ifsadın ve çürümenin zıttı; düzgün olmak, fayda sağlamak, onarmak ve iyi hale getirmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sâlih" eyleminin, bireysel ve toplumsal yaşamdaki bozulmaları (fesadı) tamir eden, fıtrata uygun, yapıcı ve erdemli her türlü pratik olduğunu detaylandırır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve politik zıtlığına odaklanır. Firavun'un Mısır'da kurduğu sistemin bütünüyle "fesat" (bozgunculuk, sömürü ve zulüm) olduğunu; sihirbazların ölümü göze alarak iman etmelerinin ve bu ayette övülen o "sâlih amelleri" (düzeltici/iyileştirici eylemleri) yapmalarının, aslında Firavun'un o yıkıcı düzenine karşı ahlaki bir onarım ve varoluşsal bir direniş başlattıklarını sosyolojik bir perspektifle analiz eder.
Fe ulâike (فَأُولَٰئِكَ)
İbn Fâris, ism-i işaret (gösterme zamiri) olan "ulâike" kelimesinin, akıl sahibi çoğullar ("onlar/işte şunlar") için kullanıldığını ve genellikle makamca yüksek veya uzakta olanları işaret ettiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, başındaki "fe" harfinin şartın cevabını bağlayan bir edat olduğunu; "ulâike" ism-i işaretinin ise, müminlerin o sarsılmaz duruşlarına duyulan ilahi saygıyı ve onların o yüce makamını taçlandıran bir "tazim" (yüceltme) zamiri olduğunu gramatik olarak sabitler.
Lehum (لَهُمُ)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" edatının üçüncü çoğul şahıs zamiriyle ("hum" / onlara) birleşimi olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu yapının cümlede öne alınmasının (takdim) Arap belagatinde "hasr" (sınırlandırma ve tahsis) ifade ettiğini; o yüce derecelerin Firavunlara veya kaba kuvvet sahiplerine değil, "sadece ve özel olarak onlara (bu sâlih eylemi yapanlara)" tahsis edildiğini aktarır.
Ed-Deracâtu (الدَّرَجَاتُ)
İbn Fâris, d-r-c kökünün "adım adım yükselmek, mertebe, basamak ve aşama" anlamlarına geldiğini belirtir. Fiziksel merdiven basamaklarına da etimolojik olarak "derece" dendiğini hatırlatır.
Râgıb el-İsfahânî, "derece" kavramının, cehennemdeki aşağıya doğru inişi ifade eden "dereke" kelimesinin tam zıttı olduğunu; manevi, ahlaki ve uhrevi olarak yukarıya (yüceliğe) doğru çıkılan onur ve ödül basamaklarını ifade ettiğini kaydeder.
El-Ulâ (الْعُلَىٰ)
İbn Fâris, u-l-v (veya a-l-y) kökünün "yükselmek, yücelmek, üstte olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. "Ulyâ" kelimesinin (a'lâ kelimesinin müennes/dişil formu) çoğulu olarak "en yüce, en yüksek makamlar" manasını taşıdığını kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik güç hiyerarşisinde bu kelimenin barındırdığı devasa felsefi resti irdeler. Düellonun başında "Bugün üstün gelen (ista'lâ) kurtulacaktır" diyen sihirbazların, Firavun'un sarayında aradıkları o sahte, kanlı ve geçici üstünlüğü ellerinin tersiyle ittiklerini hatırlatır. Bunun karşılığında ilahi sistemin onlara gerçek, kalıcı ve mutlak olan "en yüce makamları" (ed-deracâtu'l-ulâ) bahşettiğini; batılın dünyevi kibrinin yerini, imanın uhrevi yüceliğinin aldığını analiz eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi dengesindeki kusursuzluğu inceler. Firavun'un sihirbazları asmayı ve teşhir etmeyi planladığı o hurma ağaçlarının "yüksekliğini" ve diktatörün "Ben sizin en yüce rabbinizim" (Ene rabbukumu'l-a'lâ) şeklindeki narsisizmini; Allah'ın bu ayetteki "en yüce dereceler" (ulâ) vaadiyle bütünüyle hiçleştirdiğini belirtir. Gerçek yüksekliğin uzamsal, siyasi veya fiziksel bir asılma olmadığını; ruhsal, ahlaki ve ebedi bir yüceliş olduğunu muazzam bir tahlille çözümler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla