Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tin Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tin Sûresi, 6. Ayet

    اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İllâ-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti felehum ecrun ġayru memnûn(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başka; onlar için kesintisiz bir ödül vardır."

      Yani sağlıklı oldukları dönemlerinde ve gençliklerinde işlemiş oldukları amellerinin sevabını onlara vereceğiz. Ama sözü edilen aşağılık konuma sevk edilenlere gelince onlara böyle bir ödül verilmeyecektir. Bu yorum şayet, müminlerden muhsin olanlar istisna edilirse ancak doğru olabilir. Müminlerin kâfirlerden istisna edilmesi haline gelince böyle yorum ihtimal dâhilinde değildir. Buna göre birinci yorum doğruya daha çok benzemektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin e-m-n kökünden geldiğini, bu kökün temel anlamının nefsin huzura kavuşması, korkunun zıddı olan güven ve bir şeyi doğrulamak (tasdik) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın hem kalbin bir gerçeği onaylaması hem de kişinin kendisini Allah’ın koruması ve emniyeti altına alması (if’al babı üzerinden) manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an öncesi cahiliye toplumunda kabile içi sadakat ve güveni ifade ederken, Kur'anî bağlamda dikey bir düzleme taşınarak Tanrı'ya olan mutlak ontolojik güvene ve O'nun ayetlerini tasdik etmeye dönüştüğünü analiz eder. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Süryanice haymen (inanmak, güvenmek) fiiliyle olan kökensel ve anlamsal paralelliklerine dikkat çekerek, bu kavramın kadim semitik gelenekteki "sadakatle bağlanma" anlamını Kur'an'da da koruduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki kullanımının kuru bir inanmanın ötesinde, bir sonraki eylemle (salih amel) doğrudan bağlantılı olan ve insanın varlık hiyerarşisindeki yerini belirleyen temel bir tercih olduğunu ifade eder.

        Amilû (عَمِلُوا)

        İbn Fâris, kelimenin a-m-l kökünden türediğini ve bir canlının irade ve kasıtla ortaya koyduğu her türlü fiili ifade ettiğini belirtir; amelin sadece bir hareket değil, bir amaç doğrultusunda yapılan iş olduğunu vurgular. Râgıb el-İsfahânî, amel ile fiil arasında bir ayrım yaparak, amelin mutlaka bir niyet ve düşünce süzgecinden geçmiş bilinçli bir eylem olduğunu, bu yüzden sadece akıl sahibi varlıklara nispet edildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında amelin her zaman bir değer yargısıyla (iyi veya kötü) birlikte zikredildiğini, bu ayette ise imanın zorunlu bir dışavurumu olarak sunulduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin müminin pasif bir bekleyiş içinde olmadığını, aksine imanını pratik hayatta somutlaştıran bir eylemlilik halinde olduğunu gösterdiğini belirtir.

        Sâlihât (الصَّالِحَاتِ)

        İbn Fâris, s-l-h kökünden gelen bu kelimenin, fesadın ve bozulmanın zıddı olduğunu, bir şeyi düzeltmek, ıslah etmek ve onu en uygun, en yararlı haline getirmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, salih amelin hem ilahi ölçülere uygun hem de birey ve toplum için gerçek anlamda fayda üreten yapıcı eylemler olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu terimin Kur'an'ın etik sisteminde "iman" ile ayrılmaz bir ikili oluşturduğunu ve müminin sosyal kimliğini inşa eden en temel ahlaki kategori olduğunu savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, sâlihâtın varlığın fıtratına ve eşyanın tabiatına uygun olan, yaratılış gayesiyle (ahsen-i takvim) örtüşen ve insanı o yüksek makamda tutan eylemler bütünü olduğunu analiz eder. Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın ahlak anlayışı bağlamında değerlendirerek, bunun sadece dini ritüelleri değil, adaleti ve toplumsal iyiliği de kapsayan geniş bir erdem tanımı olduğunu belirtir.

        Ecr (أَجْرٌ)

        İbn Fâris, kelimenin e-c-r kökünden geldiğini ve bir emek veya çalışma karşılığında hak edilen bedel, karşılık ve ücret manasına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kök yapısına karşın, dini bir terim olarak kullanımında Aramice ve Süryanicedeki agrâ (ücret, ödül) kelimesinin etkisinin olduğunu ve özellikle dini mükâfat anlamında semitik bir ortak mirasa dayandığını analiz eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem dünyevi bir emeğin karşılığını hem de ahiretteki ilahi lütfu ifade ettiğini, ancak buradaki ödülün insanın kendi çabasına binaen verilen bir müjde olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ilahi adaletin bir tecellisi olarak sunulduğunu; yapılan imanın ve salih amelin karşılığının mutlaka verileceğine dair hukuki bir kesinlik taşıdığını ifade eder.

        Memnûn (مَمْنُونٍ)

        İbn Fâris, kelimenin m-n-n kökünden geldiğini; bu kökün bir şeyi kesmek (kat) veya birine lütufta bulunmak/başa kakmak gibi iki temel anlama sahip olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gayru memnûn ifadesindeki memnûn kelimesinin "kesilen" (mahtû) anlamına geldiğini, dolayısıyla ibarenin "kesintisiz, tükenmeyen ve arkası gelmez" bir ödülü ifade ettiğini analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin kökeninde "pay etmek, ölçmek" anlamı taşıyan ve kaderle ilişkili olan eski bir semitik damarın (m-n-y) bulunduğuna işaret ederek, ayette bu ölçünün ve payın insan idrakini aşan bir süreklilikte verildiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin aynı zamanda "başa kakılmayan" manasına da geldiğini, Allah’ın verdiği bu büyük ödülün saf bir lütuf olduğunu ve alanın onurunu zedeleyen bir minnet duygusu barındırmadığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu nitelemenin müminlere verilecek ecrin hem nitelik hem de süreklilik bakımından mükemmelliğini, hiçbir eksilme veya kesintiye uğramayacağını müjdelediğini analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X