يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ وَاَوْلَادِكُمْ عَدُواًّ لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْۚ وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Teğabün Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: dikkat, düşmanlık, tegabun suresi, affetme, hoşgörü, bağışlayıcı, tegabun suresi 14. ayet, tegabun 14, çocuklar, eşler, akraba, allah, rahim, mağfiret, rahmet, iman, güven
-
Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının. Ama affeder, hoşgörülü ve bağışlayıcı davranırsanız, şüphesiz Allah da çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.
Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının! Bu üâhî beyan, hakiki düşmanlık mânasına da, düşmanlık fiili anlamına da gelebilir. Şayet hakiki düşmanlık diye yorumlanırsa, âyet iki anlama gelir: Birincisi, açık bir düşmanlık, yani şirk ve küfür düşmanlığı. Bu düşmanlık bir adamın müslüman olup karısının ve çocuğunun kâfir kaldığı zamanda gerçekleşir. Cenâb-ı Hak müminlere, aileleri ve çocukları ile beraber nasıl yaşayacaklarını öğretmekte, onlar kendisini küfre ve şirke çağırdıklarında ise onlara uymaktan sakındırmaktadır. Ama onların sizi davet ettikleri şeyden dolayı işledikleri kusurlarını affeder, hoşgörülü ve bağışlayıcı davranırsanız, şüphesiz Allah da çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.
Allah Teâlâ, müminlere, müslüman olmamış çocukları ve eşleri ile beraber yaşamaları konusunda affetmeyi ve hoşgörüyü zikrettiği halde müşrik olan anne-baba hakkında böyle söylememekte, “Onlara dünyada iyi davran” meâlindeki âyetle dünyada onlara iyilikle muamele etmelerini buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre bu âyet, kişinin kendi karısı ve çocuğu üzerindeki otoritesini, gücünü ve kudretini geçirebileceği için onlara af ve müsamaha şeklinde kullanmasını emretmektedir. Anne babaya gelince, onlar üzerinde herhangi bir otoritesi, gücü ve kudreti söz konusu değildir; bu yüzden onları af ve müsamaha ile karşılama emrinin anlamı olmaz. Ama her şeye rağmen dünyada onlara iyi muamele etmelerini emretmekte, fakat kötülüğe yönelik sözlerine itaat etmemesi gerektiğini de söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki düşmanlığın, münafıkların düşmanlığı gibi gizli bir düşmanlık şeklinde olması da mümkündür. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Siz bilmiyorsunuz, fakat eşleriniz ve çocuklarınız size düşmandır. Binaenaleyh onların gizlice size ihanet ederek helâke düşürmelerinden sakının! Çünkü düşmanlığını içinde gizleyen birinin yemekte, içmekte ve bütün davranışlarında muhatabını mahvetmesinden emin olunamaz. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, onların gizli ihanetinden sakının, çünkü farkında olmadan sizi helâke düşürebilirler, buyurmaktadır. Eğer siz onların kötü davranışlarını bağışlar, bundan dolayı kendilerini sorgulamaz ve onlara müsamaha gösterirseniz, bilin ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. Münafıklar korkak ve zayıf olmalarına rağmen Cenâb-ı Hakk’m müminleri onlardan nasıl sakındırdığına bakmaz mısın? Aziz ve Celîl olan Allah, “Onlar her gürültüyü kendilerine yönelik sanırlar. Asıl düşman onlardır, onlardan korkun!” buyruğuyla onların gerçek hallerini nasıl ortaya koymaktadır? îşte her ne kadar kendi otoritesi, gücü ve kudreti altında olsalar da, eşler ve çocuklar da böyledir, dolayısıyla onlardan da sakınmak gerekmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Âyetin hakiki düşmanlık mânasına değil, düşmanlık fiili anlamına gelmesi de mümkündür. Bu da hayatın alışılmış seyrinde görüldüğü gibi eş ve çocuklar, babaları cimriliğe ve başkalarına yardım etmemeye çağırması şeklinde olur. Babalarının başka insanlara iyilik ve ikramda bulunması onlara ağır gelir ve bunu istemezler. Bu, dış görünüşüyle bir düşmanlık fiilidir. İşte Cenâb-ı Hakkın bu âyette onlara, düşmanlık fiilini izhar eden eşlerine ve çocuklarına nasıl davranması gerektiğini öğretmeyi dilemiş ve insanlara ihsan ve ikramda bulunmaktan vazgeçmek konusundaki isteklerinden sakınmalarını emretmiştir: Şayet onların size yaptıklarını affeder, hoşgörülü ve bağışlayıcı davranırsanız, şüphesiz Allah da çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.
Yorumu Yorumla
-
Amenü (آمَنُوا)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "e-m-n" harflerinin, nefsin huzur bulması, korkunun zail olması ve güven duymak gibi temel anlamlara geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın sadece dille söylenen bir söz olmadığını, kalbin bu gerçeğe mutlak bir emniyetle teslim olması ve kişinin bu sayede ilahi koruma altına girmesi manasına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde bu kelimenin, bir bireyin "kâfir" (hakikati örten) statüsünden çıkıp "mümin" (güvenen ve güvenilen) statüsüne geçişini temsil eden en güçlü varoluşsal eylem olduğunu analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin ve kökünün Sami dil ailesindeki yaygınlığına dikkat çekerek, Süryanice "mhaymna" ve Aramice "amen" kelimeleriyle olan fonetik ve teolojik sürekliliğin, monoteist inanç sistemindeki "sadakat ve güven" sözleşmesini yansıttığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu hitabın sadece zihinsel bir tasdiki değil, toplumsal ve bireysel hayatta bu inancın getirdiği sorumlulukları üstlenmeye hazır bir kitleyi muhatap aldığını vurgular.
Ezvaciküm (أَزْوَاجِكُمْ)
İbn Fâris, "z-v-c" kökünün iki şeyden her biri, bir şeyin benzeri veya zıddı olan eşi anlamına geldiğini, temelinde birleşme ve çift olma manasının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sadece evlilik bağını değil, birbirini tamamlayan ve bir bütünün iki parçası olan her türlü varlık çiftini ifade ettiğini; ayette ise insanın en yakın sosyal çevresini oluşturan hayat arkadaşlarına işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyal dokusunda eşlerin "sükun" (huzur) kaynağı olarak tasarlandığını ancak bu ayette "düşmanlık" riskiyle zikredilmesinin, beşeri ilişkilerin imtihan boyutuna yönelik semantik bir uyarı taşıdığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik olarak insanın "tek başına" olmadığını, bir eşleşme ve etkileşim sistemi içinde yaratıldığını, bu etkileşimin her zaman olumlu sonuçlanmayabileceğini bu ayet özelinde belirtir.
Evladiküm (أَوْلَادِكُمْ)
İbn Fâris, "v-l-d" kökünün doğum, bir şeyin başka bir şeyden meydana gelmesi ve küçüklük anlamlarını barındırdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin cinsiyet farkı gözetmeksizin insanın kendi neslinden gelen tüm çocuklarını kapsadığını, sevgi ve merhametin doğal odağı olan bu varlıkların aynı zamanda birer fitne (imtihan) kaynağı olabileceğini kaydeder. Bintü'ş-Şâtı, Kur'an'ın bu kelimeyi "eşler" (ezvac) ile yan yana zikretmesinin, insanın dünyadaki en güçlü duygusal bağlarının imtihan sahasına dönüştürülmesini anlatan edebi ve psikolojik bir vurgu olduğunu savunur.
Aduvven (عَدُوًّا)
İbn Fâris, "a-d-v" kökünün sınırı aşmak, haksızlık yapmak ve hızlıca koşmak anlamlarına geldiğini belirtir; düşmanlığın temelinde de hakkın ve adaletin sınırlarını çiğnemenin yattığını vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "aduv" kelimesinin sadece kılıçla savaşan değil, kişinin hakka yönelmesine engel olan, kalbini meşgul eden ve onu ilahi istikametten saptıran her türlü engelleyici gücü ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayetteki "düşman" nitelemesinin fiziksel bir nefretten ziyade, sevilen varlıkların (eş ve çocukların) kişiyi dini sorumluluklarından veya hicret gibi hayati kararlardan alıkoyması durumunda kazandıkları semantik bir sıfat olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada metaforik bir anlam taşıdığını, aşırı sevginin ve bağlılığın bazen insanı asli görevlerinden saptırarak ona en büyük zararı verebileceği uyarısının yapıldığını belirtir.
Fahzerühüm (فَاحْذَرُوهُمْ)
İbn Fâris, "h-z-r" kökünün korunmak, uyanık olmak ve bir tehlikeye karşı önlem almak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sadece korkmak olmadığını, zarar gelme ihtimali olan bir duruma karşı bilinçli bir sakınma ve teyakkuz halini ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, emrin muhatabına yüklediği sorumluluğu incelerken, bunun sevgiyi terk etmek değil, sevginin ilahi ölçülerin önüne geçmesine izin vermeyecek bir "ahlaki dikkat" (basiret) geliştirmek olduğunu savunur.
Tafü (تَعْفُوا)
İbn Fâris, "a-f-v" kökünün asıl manasının bir şeyi silmek, izini yok etmek, terk etmek ve fazlalık olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ceza vermekten vazgeçmek ve yapılan hatanın üzerini çizmek anlamına geldiğini; ayette ise aile içindeki hatalara karşı takınılması gereken ilk aşama olan "cezayı terk etme" tutumunu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, affın Kur'an'ın ilişkisel ahlakında (inter-personal ethics) merkez bir kavram olduğunu ve gücü yettiği halde vazgeçme erdemini simgelediğini analiz eder.
Tasfehu (تَصْفَحُوا)
İbn Fâris, "s-f-h" kökünün bir şeyin genişliği, yüzü ve bir sayfanın düzlemi manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "safh" kelimesinin sadece affetmek değil, aynı zamanda o hatayı hiç görmemiş gibi davranmak, yüzünü o hatadan çevirmek ve yeni bir sayfa açmak (sayfayı çevirmek) manasına geldiğini vurgular; bu yönüyle affetmekten (afv) daha ileri bir seviyeyi temsil ettiğini kaydeder. Bintü'ş-Şâtı, bu kelimenin edebi inceliğine dikkat çekerek, muhatabı kınamadan, başa kakmadan ve hatayı sürekli hatırlatmadan vazgeçmeyi ifade eden psikolojik bir derinlik taşıdığını analiz eder.
Tağfiru (تَغْفِرُوا)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün bir şeyi örtmek, gizlemek ve kirden korumak anlamlarına geldiğini belirtir; savaşçıların başını koruyan miğfere (mighfer) de bu yüzden bu ismin verildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, mağfiretin hatanın sonuçlarını tamamen örtmek ve o günahın kirini temizlemek manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, afv, safh ve mağfiret kelimelerinin bu ayette peş peşe dizilmesini, Kur'an'ın "bağışlama estetiği" olarak nitelendirir; hatayı silmek (afv), hatayı görmezden gelmek (safh) ve hatayı tamamen örtüp korumaya almak (mağfiret) şeklinde bir ahlaki tekamül süreci sunulduğunu belirtir.
Allâh (اللَّهَ)
İbn Fâris, "e-l-h" kökünün ibadet, hayret ve sığınma anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ayette Allah isminin, bağışlama eylemlerinin peşinden gelmesinin bir "teşvik" niteliği taşıdığını; kullarına bağışlamayı emreden zatın, bizzat bu sıfatların asıl sahibi olduğunu hatırlattığını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine atıfla, uluhiyetin mutlak otoritesinin burada "rahmet" üzerinden tecelli ettiğini ifade eder.
Gafür (غَفُورٌ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünden türeyen ve mübalağa (aşırılık) ifade eden bu sıfatın, örtme ve bağışlama eyleminin sürekliliğini ve büyüklüğünü temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın kullarının en büyük hatalarını bile tekrar tekrar örten ve onları cezalandırmaktan koruyan vasfı olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ismin ayetin sonunda yer almasının, insanın eşi ve çocuklarına karşı gösterdiği müsamahanın aslında Allah'ın kendisine yönelik mağfiretini celbedecek bir "ahlaki yatırım" olduğunu vurgular.
Rahim (رَحِيمٌ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün incelik, yumuşaklık ve merhamet duygusu taşıdığını; köken itibarıyla ana rahmi (rehim) ile ilişkili olduğunu ve koruyucu bir şefkati imgelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rahim" sıfatının müminlere yönelik özel ve sonuç odaklı merhameti ifade ettiğini, Allah'ın kullarının hatalarını örtmekle kalmayıp onlara lütfuyla muamele etmesini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Gafür ve Rahim isimlerinin birlikte kullanılmasının, Kur'an'ın ilahi adalet ile ilahi rahmet arasındaki dengeyi, rahmet lehine nasıl bozduğunu gösteren semantik bir mühür olduğunu analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla