Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Teğabün Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Teğabün Sûresi, 9. Ayet

    يَوْمَ يَجْمَعُكُمْ لِيَوْمِ الْجَمْعِ ذٰلِكَ يَوْمُ التَّغَابُنِۜ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَيَعْمَلْ صَالِحاً يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّـَٔاتِه۪ وَيُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme yecme’ukum liyevmi-lcem’(i)(s) żâlike yevmu-tteġâbun(i)(k) vemen yu/min bi(A)llâhi ve ya’mel sâlihan yukeffir ‘anhu seyyi-âtihi ve yudḣilhu cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ ebedâ(en)(c) żâlike-lfevzu-l’azîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Toplanma günü için sizi bir araya getireceği zaman; işte o, kayıp ve kazanan (kime ait olduğunun) ortaya çıkacağı zamandır. Kim Allah’a iman eder, dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa Allah onun kötülüklerini örter ve içinde ebedî olarak kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur.

      Toplanma Günü

      Toplanma günü için sizi bir araya getireceği zaman; işte o, kayıp ve kazancın (kime ait olduğunun) ortaya çıkacağı zamandır. Hakikatte o gün, toplama ve birbirinden ayırma günüdür. Aynı zamanda hem zarar hem de kazanç günüdür; her ne kadar Allah Teâlâ sadece birini zikretmişse de. Bunun delili de diğer âyetlerde zikrettiği beyanlardır: Cenâb-ı Hakkın “Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır” mealindeki âyetini görmez misin? Ayrıca açıklamaya çalıştığımız âyetteki zarar günü ifadesinden hemen sonra kim Allah'a iman eder, dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa Allah onun kötülüklerini örter ve içinde ebedî olarak kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar buyurduğunu görmez misin? Bu da kazanç gününün muhtevasıdır. Ama şanı yüce olan Allah, bunlardan sadece birini zikretmekle yetinmiştir. Sonra, “ğabn” (الغبن), yani aldatma ticarette kullanılan bir tabirdir.

      Bize göre bu konuda asıl olan şudur: Sağlam bir yaratılışa sahip bulunan herkes mutlaka bir iş yapar, yaptığı iş de hüküm itibariyle mutlaka şu üç şeyden biridir: Ya mübahtır, ya emirdir, ya da yasaktır. Bilindiği üzere mübahı yapan kişi, emri yerine getirmek için mübahla güç kazanmaktadır. Çünkü emri yerine getirebilmek için devamlılık gereklidir, bu da mübah olanı kullanmak ve sebepleriyle uğraşmakla mümkün olur; buna göre mübah sanki emri yerine getirmek için gerekli olan bir güçtür. Bu hususun hakikat ve mahiyeti gerçekte emir veya nehiy diye ikiye ayrılan amellere döner. Herkesçe bilindiği üzere emri yerine getiren insan yasaklandığı şeyi terketmekte, yasağı yapan kişi de emredildiği şeyi terketmektedir. Ticaretin mahiyeti de bir şeyi almak, diğerini de almamaktır. İşte âdemoğullarının amelleri için de “ticaret” kavramı gerçekleşince onlar için ticaret kavramı (tegâbun) kullanılmıştır.

      [Şu üzerinde yaşadığımız] dünyanın üç adı vardır: Ticaret yeri, ziraat yeri ve gidilecek yol. Ticaretin anlamını açıkladık. Ziraat yeri, yani ekme yeri anlamına gelince; dünyada çalışan her insan geleceği için çalışmaktadır. Geleceği de ya hayırdır, ya da şerdir. Akıbeti hayır olan herkes hayrı ekmekte, âkıbeti şer olan da şerri ekmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Gidilecek yol anlamına gelince, insanlar bu dünyada ebedî kalmak için değil, şu iki sebeple yaratılmıştır; Mükâfat veya ceza için. Kendisini mükâfata ve cennete götürecek işler yapan herkes, sanki cennet yoluna girmiş durumdadır. Buna mukabil kendisini cehenneme götürecek işler yapan da sanki cehennem yoluna girmiş bulunmaktadır. Bundan dolayı dünyaya, “gidilen ve girilen yol” ismi veya niteliği verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra, “tegâbun” yani aldanma ve zarar konusuna gelince, bize göre bunun anlamı şudur: Küfür ehli, aileleri ve malları yüzünden âhiretleri konusunda aldanmaktadır. Çünkü onlar dünyada birbirleriyle yardımlaşıyor, âhirette de böyle yardımlaşacaklarını sanıyorlar. Bunu bulamayıp aksine birbirlerini lânetlemeye başlayınca umduklarını bulamadıkları için aldanmış oldukları ortaya çıkacaktır. Bazıları şöyle demiştir: Her kâfirin cennette bir sarayı, köşkü ve ailesi vardır. Onlar cehenneme gidince cennetteki sarayına ve ailesine mümin el koyacaktır; işte aldanma budur. Ancak bize göre bu görüş doğru değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, kâfirin cennete giremeyeceğini bilmesine rağmen onun için cennette saray kurmuş olma ihtimali yoktur. Böyle bir şeyi ancak geleceği bilemeyen ve abesle uğraşanlar yapar; Allah ise bu türlü niteliklerden münezzehtir. Ancak, şayet bu haber doğru ise bunun vâd konumunda bulunması mümkündür; yani kâfir şayet müslüman olursa onun için de cennette böyle bir makam vardır. Aynı şekilde müslüman irtidat ederse onun için de cehennemde bir yer vardır. Cenâb-ı Hak, onun âkıbetinin ne olacağını, yani kâfir mi yoksa müslüman mı olacağını ve gideceği yerin de cehennem mi yoksa cennet mi olacağını bilir. Dolayısıyla Onun hükmü, ilmine ve iradesine dayanmaktadır. Fakat Cenâb-ı Hak olanı, olacağı ve olmayacak olanı, şayet olacak olsa onun nasıl olacağını da bildiği için verdiği haberler de buna göredir. Aksi halde sözünü ettiğimiz anlamlar doğru olmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

      Cenâb-ı Hak, kıyamet gününe şundan dolayı da "aldanma günü” adını vermiş olabilir: Dünyanın çarşıları ve insanların mallarını kazandıkları pazarlar vardır. İnsanlar o çarşılarda çalışıyor ve kazançlarını elde ediyorlar. Allah Teâlâ da "Size, elem verici bir azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi?” buyurdu, sonra da “Allaha ve resûlüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat edersiniz” diyerek kazanç yolunu gösterdi. Başka bir âyette; “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır” buyurmuş, başka bir yerde ise “doğruya karşılık sapkınlığı satın alanlar İşte onlardır” buyurmuş, bir başka âyette de “işte onlar, âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir” buyurmuştur. Şimdi, dünya ticaret yeri olunca âhiret de kârın taksim edildiği bir yer olur. Bu ticarette kazanç da olur, iflas da olur. Böylece kâr ve zarar, aldanma, fazlalık ve eksiklik meydana gelir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bir görüşe göre Allah Teâlâ’nın, âhirete “kayıp ve kazanç günü” adını vermesinin sebebi kâr veya zarar edip etmediklerinin dünyada belli olmayışıdır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, kazandıran işleri de iflas ettiren işleri de, servete götüren ticareti de, hüsrana götüren ticareti de şöyle açıklamıştır. Kim Allah’a iman eder, dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa Allah onun kötülüklerini örter ve içinde ebedî olarak kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kâfirler için de “İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlara gelince, onlar cehennemliktir” buyurmuştur.

      Kim Allah’a îman eder ve yararlı işler yaparsa. Yani bütün peygamberlerin getirdiği ölçüler dâhilinde kim Allah’a iman ederse, yaratmak ve emretmenin O’na ait olduğuna inanır, sonra peygamberlere ve öldükten sonra dirilmeye iman ederse, işte Cenâb-ı Hakk’a iman budur. Kim yararlı işler yaparsa. Yani kim Allah’a iman eder ve bu İnanç üzere ölünceye kadar yararlı işler yaparsa.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün etimolojik olarak zamanın belirli bir dilimini veya güneşin doğuşu ile batışı arasındaki süreyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Kur'an'da sadece yirmi dört saatlik süreyi değil, aynı zamanda kozmik bir olayın gerçekleştiği büyük zaman dilimlerini ve özellikle kıyamet sahnelerini anlatmak için kullanıldığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman tasavvurunda "yevm" kelimesinin, sıradan zamanın akışının durduğu ve ilahi adaletin tecelli ettiği "mutlak an" (the Moment) olarak semantik bir dönüşüme uğradığını analiz eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin erken dönem vahiylerinde eskatolojik bir uyarı nidası olarak işlev gördüğünü ve metne dramatik bir yoğunluk kattığını belirtir.

        Yecme'uküm (يَجْمَعُكُمْ) / el-Cem' (الْجَمْعِ)

        İbn Fâris, "c-m-a" kökünün temel anlamının bir şeyi kısımlarıyla bir araya getirmek, dağılmış olanı toplamak ve bütünleştirmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "cem" kelimesinin bu ayetteki kullanımının, sadece insanların fiziksel olarak bir meydanda toplanması değil, aynı zamanda tüm amellerin, niyetlerin ve sonuçların bir araya getirilerek kesin hükme bağlanacağı "yevmu'l-cem" (toplanma günü) terimini inşa ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Allah'ın mutlak otoritesini temsil eden "toplayıcı" sıfatıyla ilişkili olduğunu ve kozmik dağılmanın (ölümün) zıddına bir yeniden varoluşsal bütünleşmeyi simgelediğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu toplanmanın ontolojik bir zaruret olduğunu ve dağılan insanlık tarihinin ilahi bir odak noktasında yeniden muhasebe için birleştirilmesini ifade ettiğini savunur.

        et-Teğâbun (التَّغَابُنِ)

        İbn Fâris, "ğ-b-n" kökünün asıl manasının alışverişte aldanmak, bir malın değerini takdir edememek veya birinin hakkını eksik vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teğâbun" kelimesinin karşılıklı aldanma ve zarar etme anlamına geldiğini, ayette ise bu ticari terimin ahiret boyutuna taşındığını ifade eder; buna göre dünyayı ahirete tercih edenlerin mutlak zararı ile müminlerin muazzam kârı arasındaki uçurum bu kelimeyle resmedilir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin cahiliye toplumunun ticari zihninden ödünç alındığını ancak Kur'an'da "metafıziksel bir kâr-zarar" dengesini anlatmak üzere yeniden kavramsallaştırıldığını, kafirlerin imanı inkar ederek yaptıkları takasın ne kadar büyük bir aldanış olduğunun bu terimle vurgulandığını analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "kaybedenler ve kazananlar" dikotomisi içinde ele alarak, mahşerin sosyo-psikolojik atmosferini yansıtan en çarpıcı terimlerden biri olarak nitelendirir.

        Yükeffir (يُكَفِّرْ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün bir şeyi örtmek ve gizlemek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "tef'îl" kalıbındaki bu kullanımının, Allah'ın kulun günahlarını sanki hiç işlenmemiş gibi örtmesi, onları silmesi ve cezalandırmaktan vazgeçmesi anlamında ilahi bir lütfu ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, küfür (inkar) kavramı hakikati örtmek iken, tekfir (günahı örtme) kavramının bu eylemin ilahi bir rahmetle tersine çevrilmesi ve kulun hatalarının silinerek temizlenmesi süreci olduğunu analiz eder.

        Seyyi'âtihî (سَيِّئَاتِهِ)

        İbn Fâris, "s-e-y" kökünün kötülük, çirkinlik ve kişiyi kederlendiren durumlar anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem ahlaki çirkinlikleri hem de bu eylemlerin sonucunda ortaya çıkan yıkıcı etkileri kapsadığını, ayette ise insanın dünyada işlediği ve ahirette yük haline gelen tüm negatif eylemlerini temsil ettiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki kullanımında "hasene" (iyilik) kavramının tam karşısında, varlığın dengesini bozan ve insanda ruhsal bir keder bırakan her türlü sapmayı işaret ettiğini analiz eder.

        Yudhılhu (يُدْخِلْهُ)

        İbn Fâris, "d-h-l" kökünün bir şeyin içine girmek, dışarıdan içeriye intikal etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ayetteki kullanımının, müminin geçici olan dünyadan ebedi olan cennet mekanına mutlak ve emniyetli geçişini, ilahi bir iradeyle o alana dahil edilmesini anlattığını kaydeder.

        Cennât (جَنَّاتٍ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek ve gizlemek olduğunu, yeri örten yoğun ağaç topluluğu nedeniyle bahçeye bu ismin verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin duyularla tam algılanamayan ilahi lütufları ve eşsiz güzellikteki ebedi mekanları temsil ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak kökenlerine (Aramice gannatâ, İbranice gannâ) dikkat çekerek, bu kavramın bölge teolojisindeki cennet tasavvuruyla dilsel bir süreklilik arz ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'da sadece fiziksel bir bahçeyi değil, mutlak huzur ve ilahi rızanın mekanlaştığı aşkın bir alemi simgelediğini analiz eder.

        Tecrî (تَجْرِي)

        İbn Fâris, "c-r-y" kökünün akmak, hızlı hareket etmek ve süreklilik arz eden bir devinim içinde olmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin suyun akışını ifade etmesinin yanı sıra, cennet hayatındaki nimetlerin kesintisizliğini ve canlılığını betimleyen dinamik bir tasvir olduğunu vurgular.

        el-Enhâr (الْأَنْهَارُ)

        İbn Fâris, "n-h-r" kökünün genişlik, akarsu ve ışık gibi açılım ifade eden anlamlar taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nehir" kelimesinin çoğulu olan bu formun, cennetin bolluğunu, ferahlığını ve hayat kaynağı olan suların oradaki merkezi konumunu simgelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, cennet tasvirlerinde nehirlerin zikredilmesinin, kurak bir coğrafyada nazil olan vahiylerde en yüksek refah ve hayatiyet sembolü olarak işlev gördüğünü belirtir.

        Hâlidîne (خَالِدِينَ) / Ebeden (أَبَدًا)

        İbn Fâris, "h-l-d" kökünün bir şeyin bozulmadan uzun süre kalması, sabitlenmesi anlamına geldiğini; "e-b-d" kökünün ise zamanın sınırsızlığını ve sonu olmayan sürekliliği ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "huld" kelimesinin değişime dirençli bir varoluşu, "ebed" kelimesinin ise bu varoluşun zamansal olarak hiçbir zaman kesilmeyeceğini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu iki kelimenin birlikte kullanılmasının Kur'an'ın ebediyet tasavvurunu pekiştirdiğini ve cennet hayatının zamansal bir sonunun olmamasını mutlaklaştırdığını analiz eder.

        el-Fevzu (الْفَوْزُ)

        İbn Fâris, "f-v-z" kökünün kurtulmak, zafer kazanmak, korkulan şeyden uzaklaşıp istenen şeye ulaşmak anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin gerçek anlamda "teğâbun" (aldanma) riskinden tamamen kurtulup mutlak kâr ve selamete ermeyi ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "fevz" kavramının insanın varoluşsal mücadelesinin en üstün başarı noktası olduğunu vurgular.

        el-Azîm (الْعَظِيمُ)

        İbn Fâris, "a-z-m" kökünün büyüklük, güç ve sertlik ifade ettiğini, köken olarak kemik (azam) kelimesiyle ilişkili olup gücün ve yapının temelini temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kavranamaz büyüklüğü ve mutlak üstünlüğü nitelediğini, "fevz" ile birleştiğinde kazanılan başarının niteliksel olarak beşeri ölçülerin çok ötesinde bir ihtişama sahip olduğunu ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın ilahi bir mühür gibi başarının sonuna eklenmesinin, elde edilen sonucun Allah katındaki değerini ve kalıcılığını tescil ettiğini savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X