Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Teğabün Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Teğabün Sûresi, 2. Ayet

    هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Huve-lleżî ḣalekakum feminkum kâfirun ve minkum mu/min(un)(c) va(A)llâhu bimâ ta’melûne basîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sizi yaratan O'dur. Ama kiminiz inkâr, kiminiz iman ediyor. Allah yapıp ettiklerinizi görmektedir.

      Sizi yaratan O'dur. Ama kiminiz inkâr, kiminiz iman ediyor. Bu âyet, bazılarınız küfrü, bazılarınız da imanı din edinmektedir, diye yorumlanabilir. Bu ise mâsiyet ve tâatin aynı din içinde bir araya gelebileceğine, mâsiyetin insanı dininden çıkarmayacağına işaret eder. Çünkü insan mâsiyeti din olarak işlememekte, şehvetin veya gazabın kendisine galip gelmesi yüzünden yapmaktadır. Küfrü veya imanı ise insanın kendisi tercih etmekte, hak olduğunu düşünerek küfrü veya imanı din edinmektedir.

      Bu âyet, küfürle iman arasında üçüncü bir mertebenin bulunmadığına da işaret etmektedir. Dolayısıyla Mutezilenin, büyük günah işleyen iman ile küfür arasında bir menzilde bulunur, şeklindeki sözlerinin doğru olmadığını göstermektedir. Cenâb-ı Hak insanları iki kısma ayırmış; bazılarını kâfir, bazılarını da mümin olarak yaratmıştır, bunların arasında üçüncü bir [dinî] mertebe koymamıştır; binaenaleyh konulması da doğru değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Bu söylediklerimizin dışında âyet-i kerîmede ince bir nükte daha vardır, o da şudur: Dünyada olan herkes hakikatte hem mümin, hem de kâfirdir; Allah’a iman eden tâğûtu inkâr etmiş, Allah’ı inkâr eden de tâğûta iman etmiştir. Dolayısıyla kiminiz inkâr, kiminiz iman ediyor mealindeki âyetin buna göre de incelenmesi gerekir. Durum böyle olsa da, bize göre onun anlamı şudur: İman sözcüğü mutlak olarak kullanıldığında, ondan, Cenâb-ı Hakka inanmaktan başka bir şey anlaşılmaz. Küfür sözcüğü mutlak olarak kullanınca, Cenâb-ı Hakk’ı inkâr etmekten başka bir şey anlaşılmaz. Sonuç olarak Kuran-ı Kerîm’in lafzı, bazan malum ve mâruf olan anlamın dışında bir mânaya da isabetli olarak işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah yapıp ettiklerinizi görmektedir. Allah Teâlâ, kullarının yapacakları fiilleri ezelde görmüştür. Bazılarının, "Allah bir fiili ancak yapıldığı anda bilir” dedikleri gibi değildir. Bunu söyleyenler şöyle delil getirdiler: Cenâb-ı Hak kullarının fiillerini ezelde görmüştür, diyecek olsak akıl açısından doğru olmayan bir söz olur. Bakmaz mısın ki biz dünyada, kendisine zararlı olacağını bile bile bina yapan veya kendisine düşman olacağını bildiği halde köleyi satın alan birini görmüyoruz? Bunun gibi Cenâb-ı Hak, kendisine düşman olacağını önceden bildiği birini yarattı, denilmesi de doğru olmaz.

      Bunun cevabı şudur: Dünya hayatı örnek gösterilerek ileri sürülen bu fikirler doğru değildir. Çünkü kulların yaptığı işlerin faydası ve zararı kendilerine aittir, dolayısıyla insanın kendisi için zararlı olacağını bildiği bir fiili gerçekleştirmesi mâkul değildir. Âlemlerin Rabb’ine ise fayda ve zarar ircâ edilemez. Dolayısıyla Ona fayda ve zarar ircâ edilemeyeceğini göstermek için, kendisine düşmanlık yolunu tercih edeceğini bildiği birini yaratması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah yapıp ettiklerinizi görmektedir. Bu son beyanla birlikte “Alîm”, “Vekîl” ve “Hafîz” (الحفيظ) lafızları sürekli murakabeyi, muhafazayı, uyanıklığı, teşvik ve korkutmaya dair açıklama yapmayı gerektirmektedir. Çünkü insan, her yaptığı işte kendisinin kontrol edildiğini bilirse dikkatli davranır ve Rabb’inin razı olacağı şeylerden başkasını yapmamaya çalışır. Yardım istenecek olan sadece Allah’tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Halaka (خَلَقَ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün bir şeyi tam ve doğru bir ölçüye göre takdir etmek, pürüzsüz hale getirmek ve bir modeli baz alarak yoktan var etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hiçbir örneği yokken bir şeyi icat etmek ve varlık sahasına çıkarmak manasını taşıdığını, bu ayet bağlamında Allah'ın insanı mutlak bir yokluktan kendi kudreti ve hassas ölçüsüyle bedensel ve ruhsal bir bütünlük içinde inşa etmesini ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik tasavvurunda yaratma eyleminin, Yaratıcı ile yaratılan arasındaki varoluşsal uçurumu ve insanın Allah'a olan mutlak bağımlılığını tesis eden en temel kavram olduğunu analiz eder.

        Kâfir (كَافِرٌ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün asıl manasının bir şeyi örtmek ve gizlemek olduğunu, tohumu toprağın altına gizlediği için çiftçiye de bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, dini terminolojide kelimenin, Allah'ın verdiği nimetleri nankörlükle örtmek ve en nihayetinde inancı reddetmek anlamına evrildiğini; ayette ise insanın, yaratılışından gelen fıtratındaki tevhidi ve ilahi gerçekliği bilinçli ve inatçı bir şekilde gizleme eylemini tanımladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an semantiğinde sadece basit bir şükürsüzlükten çıkarak Allah'a karşı mutlak bir isyan, nankörlük ve bilinçli bir inkar tavrına dönüştüğünü, mümin kavramının zıddı olarak insanın varoluşsal iki temel tercihinden birini temsil ettiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenindeki "örtmek" manasını kabul etmekle birlikte, teolojik bağlamdaki inkar anlamının muhtemelen Aramice ve Süryanicede inkar etmek manasında kullanılan "k-p-r" kökünden ve bu dillerin dini literatüründen etkilendiğini ileri sürer.

        Mü'min (مُؤْمِنٌ)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün kalbin huzur bulması, her türlü korku ve endişenin zail olması, güvenilirlik ve emniyette olma durumunu ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, imanın, kişinin bir gerçeği kalbiyle hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde tasdik edip huzura ermesi olduğunu; bu ayetteki mümin vasfının, Yaratıcıyı tanıyarak O'nun mesajına güvenen ve bu sayede kendini ilahi azaptan güvenceye alan kimseyi işaret ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, mümin kelimesini kâfir ile doğrudan bir karşıtlık içinde ele alarak, bunun Kur'an'daki en temel varoluşsal kategori olduğunu, Allah'a duyulan sarsılmaz bir güvenin ve bu içsel emniyet hissinin kişinin tüm ahlaki ve pratik eylemlerini şekillendiren dinamik bir durum olduğunu analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin ve kökünün Sami diller ailesinde ortak bir dini terminoloji oluşturduğunu, Süryanice ve Habeşçede de Tanrı'ya güvenmek ve inanmak anlamında benzer formlarda kullanıldığını tespit eder.

        Allâh (اللَّهُ)

        İbn Fâris, bu yüce ismin kökeni olan "e-l-h" harflerinin kulluk etmek, ibadetle yönelmek ve birinin azameti karşısında hayretler içinde kalıp ona sığınmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin sadece gerçek Yaratıcıya ait özel ve en kapsamlı isim olduğunu, O'nun zatını ve tüm kemal sıfatlarını kendinde topladığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak "el-ilah" tamlamasından türediği görüşünün yanı sıra, İslam öncesi dönemde de Arabistan'da en yüce Yaratıcı için kullanıldığını, köken itibarıyla Aramice ve Süryanicedeki "Alaha" kelimesiyle hem fonetik hem de teolojik bir etkileşim içinde olabileceğini kaydeder.

        Ta'melûn (تَعْمَلُونَ)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün, can taşıyan varlıkların belli bir kasıt, irade ve bilinçle gerçekleştirdikleri eylemleri ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin refleksif veya istemsiz eylemlerden farklı olarak, iyi veya kötü niyet barındıran, akıl ve irade sahibi varlıkların şuurlu işleri için kullanıldığını; ayet bağlamında, inanan veya inkar eden insanların bu dünyadaki içsel ve dışsal, gizli veya aşikar tüm pratiklerinin bu kapsama girdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde insan eylemlerinin hiçbir zaman nötr kalamayacağını, kişinin mümin veya kâfir olma tercihine bağlı olarak bu amellerin ya salih (iyi) ya da fasit (bozuk) olarak ilahi bir değerlendirmeye tabi tutulacağını vurgular.

        Basîr (بَصِيرٌ)

        İbn Fâris, "b-s-r" kökünün gözle görme, fiziksel algılamanın yanı sıra bir şeyi derinlemesine bilme, kavrama ve hakikatine vakıf olma anlamlarını da barındırdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, basarın hem maddi gözün görmesi hem de kalbin içgörüsü olduğunu; Allah'ın sıfatı olarak kullanıldığında, yaratılmışların eylemlerinin en gizli detaylarını, içsel niyetlerini ve dışsal yansımalarını hiçbir fiziksel sınırlamaya tabi olmaksızın kuşatıp görmesi manasına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın bu isminin insan eylemlerini konu alan ayetlerin sonunda gelmesinin yapısal bir işlevi olduğunu, insanın kâfir veya mümin olma yönündeki varoluşsal tercihinin ve bunun sonucunda ortaya koyduğu amellerin mutlak ve kuşatıcı bir ilahi gözetim altında olduğunu hatırlatarak güçlü bir psikolojik ve ahlaki otokontrol mekanizması oluşturduğunu savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X