Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 111. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 111. Ayet

    اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnna(A)llâhe-şterâ mine-lmu/minîne enfusehum veemvâlehum bi-enne lehumu-lcenne(te)(c) yukâtilûne fî sebîli(A)llâhi feyaktulûne veyuktelûn(e)(s) va’den ‘aleyhi hakkan fî-ttevrâti vel-incîli velkur-ân(i)(c) vemen evfâ bi’ahdihi mina(A)llâh(i)(c) festebşirû bibey’ikumu-lleżî bâya’tum bih(i)(c) veżâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır. Bu, Allah’ın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da yer almış gerçek bir vadidir. Kim Allah’tan daha fazla sözüne bağlı olabilir! O halde yaptığınız bu alışverişten ötürü sevinin. İşte büyük bahtiyarlık da budur."

      Şehitlik Mertebesi

      Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır. Satın almıştır anlamındaki “iştera” (اشترى) kelimesinin şu manaya gelmesi mümkündür: Yani değer biçmiştir. Çünkü Satın almıştır anlamındaki “iştera” kelimesi, haber konumundadır. Fakat değer biçmenin şu manaya gelmesi de mümkündür: Yani Cenab-ı Hak canlarını ve mallarını Allah için harcamalarına değer biçmiştir ki onlar için cenneti varetsin. Sonra Cenab-ı Hak bunu açıklayarak şöyle buyurmuştur: Allah yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen. Allah, müminlerin canlarını ve mallarını satın almıştır mealindeki ayetin, canlarını ve mallarını Allah’a satan bir topluluktan haber verme manasında olması da mümkündür. Bu, tıpkı şu ilahi beyanlar gibidir: “İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır”; “O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar Allah yolunda savaşsınıar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz.” Dolayısıyla onlar kendi canlarını satanlar olduklarında Allah da onlardan bunu alan olur.

      Sonra Cenab-ı Hak, bunun nasıl alınıp satıldığını açıklayarak şöyle buyurdu: Allah yolunda çarpışırken öldürür ve öldürüıürler. Yani düşmanı öldürürler. Öldürüıürler. Yani düşmanları onları öldürür. İlki “feyuktelun” (فيقتلون) şeklinde merfû olarak da ikincisi “ya” harfinin nasb haliyle “feyaktülun” (فيقتلون) şeklinde okunmuştur. Öldürülmeleri ve öldürmeleri tarzında iki mananın beraber oluşu demek değildir. Aksine düşmanı öldürmeleri veya düşmanların onları öldürmeleri, yani hangisi olursa manasındadır. Veya bu beyan, “onlar öldürmeseler de düşmanla savaşırlar” anlamındadır. Tıpkı şu ilahi beyanlar gibi: “Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz”; “Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah’a ve resulüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızia ve canlarınızia cihat edersiniz”. Cenab-ı Hak, Allah’a imanı ve kendi yolunda cihadı ticaret olarak isimlendirmiştir. Sonra da karşılığında cennet vermek üzere buyurmuştur. Onlara yönelik vadin karşılığında O’ndan bir lütuf olarak. Yoksa cennet bir bedel karşılığında değildir. Allah, müminlerin canlarını ve mallarını satın almıştır. Cenab-ı Hak canlarının ve mallarının onlardan satın alınmasını bildirmiştir. Onların canları ve malları gerçekte Allah’ındır. O, canlarını ve mallarını onlardan alıp dilediği şekilde yok etme hakkına sahiptir. fakat Cenab-ı Hak kullarına karşı bu hususta mülkü ve hakkı olmayan bir kimsenin muamelesini yapmıştır. Bu, O’ndan bir kerem, lütuf ve cömertliktir. Ayrıca O, bu yaptıklarına bir ecir ve bedel vadetmiştir. O’na borç vermeye ilişkin olarak, bildirilen durum da böyledir. O, bu davranışa da kat kat ecir vadetmiştir. Aynı şekilde kendileri için yaptıklarında onlara vadettiği sevap, O’nun için çalışanlar gibidir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Yaptıklarına karşılık olarak”. O, yine “Biz güzel iş yapanların ecrini asla zayi etmeyiz” buyurmuştur. Onlar, “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz” mealindeki beyanda bildirildiği üzere her ne kadar gerçekte kendileri için çalışıyorlarsa da durum belirtildiği üzeredir. Fakat bildirdiği mükafatı, kendisinden bir lütuf ve ikram olarak bildirmiştir. Zira bunlar gerçekte O’nundur. Bu durum, şu ilahi beyan gibidir: “Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır”. Dolayısıyla Cenab-ı Hak, onlardan canlarını ve mallarını kendisi için harcamalarını istemiştir. Veya O, en doğrusunu Allah bilir ya, hakikat manasında olmak üzere malını satın almayı dilemiştir ki insanlar bir birlerine karşı nasıl davranacağını öğrensinler. Yine Allah şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse”. Cenab-ı Hak onlara mallarında ve canlarında hakkı bulunmayan kimse gibi muamelede bulunmuştur ki insanlar birbirlerine karşı malları ve canları hususunda hakkı olmayan kimse gibi davransınlar.

      Bu, Allah’ın gerçek bir vadidir. Yani bu, gerçek, gerekli bir vaddir. Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da yer almış. Yani O, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da bunu vadetmiştir. İbn Mesud mushafında “ahden aleyhi hakkan fi’t-Tevrati ve’l-İncili ve’l-Kur’an” (حقًّا عليه عهدًا في التوراة والإنجيل والقرآن) şeklindedir.

      Bu, Allah’ın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da yer almış gerçek bir vadidir. Bu ayet, İncil’in hükümleri hafifletme ve kolaylaştırma; Tevrat’ın ise katı hükümler üzere indiğini söyleyenlerin görüşünü çürütmektedir. “Sonra İsrailoğulları’ndan bir kısmı iman etmiş, diğer bir kısmı da inkara sapmıştı” mealindeki beyan da böyledir. Bu, İncil’in hükmünde bildirilmiştir. Ancak şöyle denilebilir: Bu, Allah’ın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da yer almış gerçek bir vadidir. Yani söz konusu hüküm, bu ümmet için Tevrat’ta ve İncil’de bildirilmişti.

      Kim Allah’tan daha fazla sözüne bağlı olabilir! Bu, Allah, müminlerin canlarını ve mallarını satın almıştır mealindeki beyanın onlara yönelik bir söz olmasına göredir. Zira Cenab-ı Hak kim Allah’tan daha fazla sözüne bağlı olabilir! buyurmuştur. Yani eğer sizler Allah’ın size yüklemiş olduğu sorumlulukları yerine getirirseniz, Allah’tan daha fazla sözüne bağlı ve sözü doğru bir kimse yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

      O halde yaptığınız bu alışverişten ötürü sevinin. Cenab-ı Hakk’ın bildirmiş olduğu bu sevinmenin ölüm vaktinde olması uygundur. Şöyle ki melekler ona hayattayken yaptığınız bu alışverişten ötürü sevinin diyeceklerdir. Bu durum alışverişin, her ne kadar “bey’” (بيع) lafzı kullanılmamış olsa da, bedel karşılığı satış olduğunu göstermektedir. Daha önce hükümlerin lafızlara ve isimlere bağlı olmadığını, aksine bunlardaki anlamlara bağlı olduğunu belirtmiştik. Bu manalar bulunduğunda bu hükümler verilir.

      İşte büyük bahtiyarlık da budur. Belirtilen bahtiyarlık.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İşterâ (اشْتَرَىٰ)

        "ş-r-y" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "ş-r-y" kökünün Arapçada zıt anlamlılar (ezdâd) kategorisinde yer aldığını, bağlama göre hem "satmak" hem de "satın almak" manasında kullanılabildiğini belirtir. Malın el değiştirmesi, bir bedel karşılığında devredilmesi eylemini ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta bu kelimenin temelindeki ticari değiş tokuş anlamına dikkat çeker. Ayetteki kullanımıyla Allah'ın "satın alma" (işterâ) eyleminin, mecazi bir alışveriş olduğunu; inananların canlarını ve mallarını cennet karşılığında Allah'a devretmelerini, bu sayede fani olanı verip baki olanı elde etmelerini ifade ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar adlı eserinde, Kur'an'ın dini ve teolojik mesajları iletmek için dönemin Mekke ve Hicaz Araplarının aşina olduğu zengin "ticaret lügatini" nasıl ustalıkla kullandığını bu kelime üzerinden analiz eder. İman ve cihat kavramlarının soyut teolojik tartışmalar yerine, bedevinin ve tüccarın çok iyi bildiği somut bir "kârlı alışveriş" (işterâ) metaforuyla sunulduğunu; Allah'ın bu sözleşmede "müşteri", inananların "satıcı", can ve malın "sermaye", cennetin ise "bedel/kâr" olarak konumlandırıldığını tahlil eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir okumalarında ayetin sosyolojik diline vurgu yapar. Arapların ticari sözleşmelere ve karşılıklı ahitlere verdikleri kutsal önemin Kur'an tarafından kullanıldığını; bu ayetteki "işterâ" fiilinin, inananlara canlarını feda etmeyi emreden mutlak bir buyruktan ziyade, tarafların rızasına dayanan, lütufkâr ve onurlandırıcı ilahi bir teklif (pazarlık) formatında sunulduğunu belirtir.

        Enfusehum (أَنفُسَهُمْ)

        "n-f-s" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "n-f-s" kökünün temel etimolojik çerçevesinin "nefes almak, soluk, kan, bir şeyin zatı/kendisi ve çok değerli olmak" etrafında şekillendiğini belirtir. Nefes alan varlığın hayat enerjisine ve insanın bizzat kendi varlığına bu kökten hareketle "nefs" dendiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta nefsi, bedeni ayakta tutan ruh, idrak merkezi ve bizzat insanın hakikati olarak tanımlar. Ayette malların yanında canların (enfus) satılmasının zikredilmesiyle, insanın sahip olduğu en değerli ve ikame edilemez sermayenin kendi biyolojik/varoluşsal bedeni ve hayatı olduğuna dikkat çekildiğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde "nefs" kavramını ontolojik bir temelde değerlendirir. Ayette inananların nefislerini Allah'a satmalarının, insanın sadece eylemlerini değil, tüm benliğini, bireyselliğini ve varoluşunun merkezini mutlak ilahi iradeye tereddütsüz devretmesi (teslimiyet) anlamına geldiğini belirtir.

        Et-Tevrâti (التَّوْرَاةِ)

        "v-r-y" kökünden (Arapça etimolojik kökenlendirme çabalarına göre) veya yabancı dilden türemiştir.

        El-Cevâlîkî: el-Mu'arreb adlı eserinde Tevrat kelimesinin saf Arapça olmadığını, İbranice kökenli olup Arapçalaştırıldığını (mu'arreb) ve vahiy kitabı olarak dilde özel bir isim şeklinde kalıplaştığını kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti: el-İtkân fî Ulûmi'l-Kur'ân eserinde Kur'an'daki yabancı kelimeleri tasnif ederken Tevrat'ın İbranice kökenli olduğunu tasdik eder. Bazı Arap dilcilerinin kelimeyi "v-r-y" (ışık saçmak, çakmak taşından ateş çıkarmak) kökünden türetmeye çalışmalarının zorlama bir Arapçalaştırma gayreti olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında Tevrat kelimesinin etimolojisini detaylandırır. Kelimenin kökeninin İbranice "Tōrāh" (öğreti, yasa, rehberlik) olduğunu belirtir. Ancak kelimenin fonetik yapısının ve sonundaki "t" harfinin, bu kelimenin Arapçaya doğrudan İbraniceden değil, büyük ihtimalle Hristiyan Süryanice/Aramice literatüründeki okunuşu olan "Uraytâ" veya "Oraytâ" formu üzerinden, sözlü gelenekle İslami lügate yerleştiğini ve bu ayette Allah'ın vaadinin tarihsel sürekliliğini kanıtlayan teolojik bir şahit olarak konumlandığını analiz eder.

        El-İncîli (الْإِنجِيلِ)

        "n-c-l" kökünden (Arapça etimolojik kökenlendirme çabalarına göre) veya yabancı dilden türemiştir.

        El-Cevâlîkî: el-Mu'arreb eserinde İncil kelimesinin Arapça olmadığını, Süryanice kökenli olup dile sonradan girdiğini belirtir. Arap dilcilerin kelimeyi "n-c-l" (suyun kaynaması, ortaya çıkmak) kökünden açıklamaya çalışmalarını lügat bilimi açısından eleştirir.

        Celaleddin el-Suyuti: el-İtkân fî Ulûmi'l-Kur'ân eserinde bu kelimenin Habeşçe veya Süryanice kökenli yabancı bir kelime olduğunu ve İsa'ya verilen kitabın özel ismi olarak Kur'an'da yer aldığını zikreder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde kelimenin asıl kökeninin Yunanca "Euangelion" (iyi haber, müjde) olduğunu kesin olarak tespit eder. Ancak bu kelimenin Arapça konuşan topluluklara Yunanlılardan ziyade, Habeş (Etiyopya) kilisesinin kullandığı "Vangēl" kelimesinden veya Hristiyan Süryanilerin kullandığı "Ewangeliyôn" kavramından fonetik bir dönüşüm geçirerek (Arapçadaki elif-nun ön eki formuna uydurularak) girdiğini savunur. Ayette Tevrat ve İncil'in bir arada zikredilmesinin, Kur'an'ın kendi eskatolojik (ahiret ve kurtuluş) müjdesini önceki monoteist geleneklerin "müjde/iyi haber" metinleriyle meşrulaştırma çabası olduğunu belirtir.

        El-Kur'âni (الْقُرْآنِ)

        "k-r-e" kökünden veya yabancı dilden türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "k-r-e" kökünün "toplamak, bir araya getirmek, harfleri ve kelimeleri birbirine bitiştirerek okumak" anlamına geldiğini belirtir. Kur'an kelimesinin, ilahi hakikatleri ve önceki kitapların özünü içinde "toplayan" veya sürekli "okunan" metin olması hasebiyle bu kökten masdar olarak türediğini açıklar.

        Theodor Nöldeke: Geschichte des Qorans (Kur'an'ın Tarihi) adlı eserinde bu kelimenin sadece Arapça "okumak" fiilinin bir masdarı olmadığını iddia eder. Kelimenin, Süryani kiliselerinde dini ayinler sırasında okunan litürjik metinler (kutsal metin okumaları) için kullanılan "Qeryânâ" (Lectionary) teriminden doğrudan alındığını ve bu kelimenin İslami vahyin kendisine isim olarak adapte edildiğini savunur.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde Nöldeke'nin görüşünü destekler. "K-r-e" kökü Arapçada bulunsa da, "Kur'an" kelimesinin belli bir kutsal metni ve dini okumayı ifade edecek şekilde özelleşmesinin Hristiyan Süryanice "qeryânâ" kavramından etkilendiğini; bu ayette Tevrat ve İncil ile birlikte sayılmasının, onun da aynı ilahi-litürjik kitap formatının devamı olduğunu kanıtladığını ileri sürer.

        Angelika Neuwirth: Kur'an'ın formasyon süreci üzerine yaptığı çalışmalarda, "Kur'an" kelimesinin bu ayetlerdeki kullanımının henüz iki kapak arasına girmiş yazılı bir "Kitap" (Codex) olmadığını; bunun yerine cemaate anında okunan, sözlü, canlı ve performatif bir litürjik "okuma süreci/resitasyon" (Qeryânâ'ya uygun olarak) anlamına geldiğini analiz eder.

        Evfâ (أَوْفَىٰ) / Ahdihî (عَهْدِهِ)

        "v-f-y" ve "a-h-d" köklerinden türemişlerdir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "v-f-y" kökünün "bir şeyi tam yapmak, eksiksiz yerine getirmek ve sözünde durmak" olduğunu; "a-h-d" kökünün ise "korumak, gözetmek, antlaşma ve yükümlülük" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta ahdin (sözleşme), hem insanların kendi aralarındaki antlaşmaları hem de Allah ile kul arasındaki manevi yükümlülükleri kapsadığını açıklar. Ayette "Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren (evfâ) kim olabilir?" şeklindeki istifham-ı inkari (cevabı içinde olan soru) kalıbının, Allah'ın cennet vaadinin (ahdinin) hiçbir şekilde iptal edilemeyecek, eksiltilemeyecek ve kesinlikle tahakkuk edecek mutlak bir garanti olduğunu vurguladığını kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "ahd" (sözleşme) kavramını Arap kabile ahlakından İslami ahlaka geçişte inceler. Bedevi toplumunda kabileler arası "ahd/hilf" ne kadar bağlayıcı ve kutsalsa, Kur'an'ın bu kavramı alıp doğrudan Allah ile insan arasına yerleştirdiğini belirtir. "Evfâ" (en çok vefa gösteren) kavramının, bu teolojik sözleşmenin ticari güvenilirliğini ontolojik bir kesinliğe dönüştürdüğünü tahlil eder.

        Bey'ıkum (بَيْعِكُمُ) / Bâya'tum (بَايَعْتُم)

        "b-y-a" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "b-y-a" kökünün temel etimolojik kaynağının insanın "kolu/eli" (bâ') olduğunu belirtir. Ticaret yaparken veya bağlılık yemini ederken insanların kollarını uzatıp tokalaşmalarından, el sıkışmalarından dolayı bu eyleme "bey' " (satış/sözleşme) ve "biat" dendiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta bey' eyleminin mal ile malın veya mal ile paranın takası olduğunu ifade eder. Ayetteki "bâya'tum" (biat ettiniz/alışveriş yaptınız) kelimesinin, ayetin başında geçen "işterâ" (satın aldı) eylemini tamamladığını; inananların bu ilahi ticareti kalpten tasdik edip sözleşmeye "el sıkışarak" (biat) kesinlik kazandırdıklarını belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde bu kökün kullanımını eşsiz bir edebi ve sosyolojik adaptasyon olarak görür. Sıradan pazar yerindeki seküler bir mal değişiminin (bey') veya kabile şefine uzatılan elin (biat), ayetin sonunda "el-fevzul azîm" (büyük kurtuluş) ile sonuçlanan muazzam bir eskatolojik (ahirete dair) sözleşmeye dönüştürüldüğünü tahlil eder. "Yaptığınız bu alışverişle sevinin/müjdelenin" (festebşirû) hitabının, inananlara bu ticarette kesin kâr elde ettiklerinin müjdesini vererek teolojik sözleşmeyi taçlandırdığını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X