Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 104. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 104. Ayet

    اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elem ya’lemû enna(A)llâhe huve yakbelu-ttevbete ‘an ‘ibâdihi veye/ḣużu-ssadekâti veenna(A)llâhe huve-ttevvâbu-rrahîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bilmiyorlar mı ki, kullarının tövbesini kabul eden Allah’tır, sadakaları kabul eden de O’dur. Şüphesiz Allah tövbe kapısını alabildiğine açık tutmaktadır, rahmetiyle her şeyi kuşatmaktadır."

      Bilmiyorlar mı ki, kullarının tövbesini kabul eden Allah’tır. Bilmiyorlar mı ki anlamına gelen “elem ta’lem” (ألم تعلم) lafzının şu manaya gelmesi mümkündür: Yani Allah’ın tövbe edenin tövbesini kabul ettiğini bilmişlerdir. Bu beyanın emir manasında olması da mümkündür. Yani biliniz ki tövbe edenin tövbesini kabul eden Allah’tır.

      Sadakaları kabul eden de O’dur. Denildi ki: Kabul eden. Cenab-ı Hakk’ın alma fiilini kendi zatına nispet etmesi, “Onların mallarından sadaka at” mealindeki beyanla resulüne nispet etmesine benzemektedir. Bunun gibi kullanımlar Kur’an’da çoktur.

      Şüphesiz Allah tövbe kapısını alabildiğine açık tutmaktadır, rahmetiyle her şeyi kuşatmaktadır. Ebu Bekir el-Esam şöyle demiştir: “Tevvab” (التواب), bağışlayan kimsenin bir niteliğidir. Yine bu kavram, tövbe eden kimsenin ismidir. Bize göre “tevvab” insanı tövbesinde muvaffak kılandır, yani Allah Teala.

      Ayrıca kafir eğer müslüman olur ve tövbe ederse -şirk ve inkar dışındaki günah ve çirkinlikleri işlemiş olsa da- tövbenin yanı sıra onun haricinde herhangi bir kefaret gerekmez. Bir müslüman eğer günah işlerse ona hem tövbe hem de kefaret birlikte gerekir. Bu durumun sebebi şudur ki müslüman, müslüman olduğunda kendisi için zorunlu olan dini kuralları koruyacağına iman etmiştir. Müslüman kişi, belirtmiş olduğumuz günahları işlediğinde bu kuralları ihlal etmiş olur ve koruyacağına iman ettiği hususlara noksanlık getirir. Bunları korumayı terkettiğinde ve bunlara noksanlık getirdiğinde kendisine kefaret gerekir. Dolayısıyla bu kefaret aracılığıyla getirmiş olduğu bu noksanlığı onarmış olur. Kafir ise dini kuralların hiçbirinden sorumlu değildir. Onun şirkten tövbe etmesi ve iman etmesi gerekir. Bundan dolayı iki durum birbirinden farklıdır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ya'lemû (يَعْلَمُوا)

        "a-l-m" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "a-l-m" kökünün temel etimolojik anlamının "bir şeyde iz bırakmak, alamet/işaret koymak ve bir şeyi diğerlerinden ayırt edilecek şekilde açıkça bilmek" olduğunu belirtir. Ayetteki "bilmezler mi?" (e lem ya'lemû) kullanımının, Allah'ın tövbeleri kabul edişini kesin, şüphe götürmez ve açık bir bilgiyle idrak etme eylemini ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta ilim kavramını, bir şeyin hakikatini, özünü ve içyüzünü kavramak olarak tanımlar. Ayetin girişindeki bu fiilin, muhatapların sadece bir bilgisizliğini veya cehaletini değil, mutlak bir hakikat üzerinde yeterince tefekkür etmemelerini ve ilahi merhametin boyutunu idrakteki eksikliklerini kınayan bir edebi vurgu taşıdığını açıklar.

        Yakbelu (يَقْبَلُ)

        "k-b-l" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-b-l" kökünün temel olarak "bir şeyin karşısına geçmek, yüzleşmek ve ön taraf" anlamına geldiğini belirtir. Kabul eyleminin, kişinin kendisine sunulan bir şeyi reddetmeyip ona yönelmesi, onu yüz çevirmeden hoşnutlukla alması halini ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "kabul" kelimesinin bir şeyi rıza ve istekle almak olduğunu belirtir. Bu fiilin ayette Allah'a nispet edilmesinin; günahkâr kulun eziklikle sunduğu tövbeyi ve mazereti Allah'ın dışlamadan, rahmet nazarıyla karşılaması ve ilahi dergâhtan geri çevirmemesi anlamına geldiğini vurgular.

        Et-Tevbete (التَّوْبَةَ)

        "t-v-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "t-v-b" kökünün etimolojik olarak "geri dönmek ve vazgeçmek" temel anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta tövbeyi, insanın işlediği günahın çirkinliğini bilerek ondan dönmesi ve pişmanlık duyması olarak tanımlar. Ayetin bağlamında bu eylemin, nifaktan veya itaatsizlikten (savaştan geri kalmaktan) vazgeçerek samimi bir şekilde Allah'ın emrine ve itaate yönelme pratiği olduğunu kaydeder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde, kelimenin Arapça kökeninde "dönüş" anlamı bulunsa da, spesifik olarak dini metinlerdeki "günah itirafı ve ilahi bağışlanma arayışı" bağlamındaki kullanımının dışarıdan beslendiğini tartışır. Tövbe kavramının bu derin teolojik çerçevesinin, Aramice/Süryanice "tūb" (tövbe etmek, günahından Tanrı'ya dönmek) kelimesinden etkilenerek İslami lügate yerleştiğini ileri sürer.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde tövbeyi, kul ile Allah arasında günah nedeniyle kopan ontolojik bağın yeniden kurulması olarak inceler. Bu ayette tövbenin kabulünün, kulun pasif bir pişmanlığına değil, onun aktif "dönüş" iradesine karşılık Allah'ın gösterdiği mutlak, onarıcı ve bağışlayıcı ilahi kabul diyalektiğine işaret ettiğini analiz eder.

        İbâdihî (عِبَادِهِ)

        "a-b-d" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "a-b-d" kökünün temel etimolojik çerçevesinin "boyun eğmek, itaat etmek ve zelil olmak/alçakgönüllü olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta ubûdiyyet ve ibadet kavramlarının, mutlak bir teslimiyetle Allah'ın emrine amade olmayı ifade ettiğini kaydeder. Ayette "kulları" (ibâdihî) şeklinde aidiyet zamiriyle (O'nun kulları) kullanılmasının muazzam bir şefkat içerdiğini; günahkâr dahi olsalar tövbe edenlerin Allah'ın himayesinden dışlanmadığını ve hala O'nun kulu olma statüsüne (şerefine) sahip olduklarının merhametle vurgulandığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Allah ve İnsan adlı çalışmasında "abd" kavramını Kur'an'ın ontolojik hiyerarşisinin ("Rabb-Abd" ilişkisinin) en temel taşı olarak konumlandırır. Bu ayette günah işleyenlerin bağışlanmasının, onların isyandan vazgeçerek fıtratlarındaki asıl statü olan "abd" (Rabbine boyun eğen varlık) konumunu yeniden tasdik etmeleri sayesinde meşruiyet kazandığını analiz eder.

        Ye'huzu (يَأْخُذُ)

        "e-h-z" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "e-h-z" kökünün "bir şeyi elde tutmak, kavramak, almak ve yakalamak" temel anlamlarını barındırdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta ahz eyleminin, sunulan veya hedeflenen bir şeyi kabul edip mülkiyetine/tasarrufuna geçirmek olduğunu açıklar. Ayette sadakaları "alanın" (ye'huzu) fiziksel düzlemde peygamber veya fakirler olsa da, ontolojik ve teolojik hakikatte doğrudan Allah olduğunu; bu fiilin kullanılmasıyla sadakanın sadece bir yardımlaşma değil, doğrudan ilahi makamca teslim alınan yüce bir değer olduğunun ifade edildiğini vurgular.

        Es-Sadakâti (الصَّدَقَاتِ)

        "s-d-k" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "s-d-k" kökünün temel anlamının "güç, sağlamlık, bir şeyin gerçeğe ve hakikate tam olarak uyması" olduğunu belirtir. Sadaka kelimesinin, inancın doğruluğunu ve sağlamlığını ispatlayan eylem olması hasebiyle bu kökten geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta sadakanın, kulun iman davasındaki doğruluğunun (sıdk) pratik, tartışılmaz ve maddi bir delili olduğunu açıklar. Ayette sadakaların bizzat Allah tarafından alındığının bildirilmesinin, tövbenin sadece sözde kalmadığını kanıtlayan bu mali bedelin ilahi rıza ile tescillendiğini gösterdiğini belirtir.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "s-d-k" kökünün Arapça etimolojisine işaret etmekle birlikte, kelimenin "mali ibadet, dini vergi ve yoksullara yardım" şeklindeki spesifik teolojik anlamının Yahudi-Aramice geleneğinden (İbranice/Aramice "ṣedāqāh" - doğruluk/sadaka) beslendiğini ve Kur'an'ın bu Sami kavramsallaştırmasını kendi etik/hukuki bağlamında kullandığını ileri sürer.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir okumalarında ayetin indiği sosyo-kültürel ortama dikkat çeker. "Allah sadakaları alır" vurgusunun; dönemin bedevileri veya münafıkları arasında zekat ve infakı merkezi otoriteye ödenen bir "haraç/angarya" (mağram) veya siyasi bir vergi olarak gören zihniyete karşı, bunun doğrudan Allah ile yapılan ahlaki bir ahitleşme (ibadet) olduğunu tescilleyen güçlü bir tashih ve zihniyet inşası olduğunu analiz eder.

        Et-Tevvâb (التَّوَّابُ)

        "t-v-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da kulun dönüşünü ifade eden "tövbe" ile aynı kökten ("t-v-b" - dönmek) geldiğini, ancak ism-i fâil'in mübalağa kalıbında (çokça yapan) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta Tevvâb isminin "kullarının tövbesini çokça, defalarca kabul eden" anlamına geldiğini açıklar. İnsanların hatalarından dönüşlerini bıkmadan, tükenmeden ve her seferinde sonsuz bir lütufla karşılayan ilahi rahmeti simgelediğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde bu ismin, Allah'ın insan eylemine (tövbe) verdiği en aktif ve dinamik teolojik tepki olduğunu tahlil eder. Ayette kulun eylemi (et-Tevbete) ile Allah'ın niteliği (et-Tevvâb) arasında kurulan etimolojik kökteşlik ve kavramsal aynılığın, ilahi merhametin kulun her adımına aynı cinsten ama çok daha büyük bir yönelişle karşılık verdiğini gösteren muazzam bir anlamsal bütünlük oluşturduğunu vurgular.

        Er-Rahîm (الرَّحِيمُ)

        "r-h-m" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "r-h-m" kökünün "kalp yumuşaklığı, şefkat, acımak ve esirgemek" temel anlamlarına sahip olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta rahmetin Allah'a nispet edildiğinde "saf lütuf, ihsan ve nimet vermek" manasına geldiğini ifade eder. Ayetin sonunda "Tevvâb" (tövbeleri kabul eden) isminin hemen ardından "Rahîm" isminin gelmesinin; Allah'ın sadece günahı silmekle ve cezayı kaldırmakla yetinmediğini, bunun üzerine kulunu merhametiyle sarıp sarmalayarak ona iyilik ve lütufta bulunduğunu vurguladığını kaydeder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "r-h-m" kökünün tüm Sami dillerinde ortak olduğunu kabul eder. Ancak İslam'daki Allah'ın "er-Rahîm" isminin spesifik teolojik arka planının, Yahudi-Aramice "rahamim" veya Süryanice "rehmâ" (ilahi şefkat/merhamet) kavramlarından beslenerek şekillendiğini ileri sürer.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X