وَمِنَ الْاَعْرَابِ مَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ قُرُبَاتٍ عِنْدَ اللّٰهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِۜ اَلَٓا اِنَّهَا قُرْبَةٌ لَهُمْۜ سَيُدْخِلُهُمُ اللّٰهُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 99. Ayet
Daralt
X
-
"Bedeviler arasında öyleleri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır, hayır yolunda harcadıklarını Allah’a yakın olmak ve peygamberin duasını almak için vesile sayar. Bilesiniz ki bunlar kendileri için bir yakınlık vesilesidir. Allah onları rahmetiyle kuşatacaktır. Şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir."
Bedevilerin İman Halleri ve Salih Amelleri
Bedeviler arasında öyleleri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır, hayır yolunda harcadıklarını Allah’a yakın olmak için vesile sayar. Cenab-ı Hak ayette bedeviler arasında Allah’a ve ahiret gününe inananların olduğunu bildirmiştir ki "Bedeviler inkarcılıkta ve münafıklıkta ileridedirler" mealindeki beyanın, tüm bedeviler hakkında değiL, belirtilen topluluk hakkında olduğu bilinsin. Çünkü Cenab-ı Hak burada onlar arasında iman edenlerin olduğunu bildirmiştir. Yine O, onlar arasında hayır yolunda harcayan ve harcadıklarını Allah’a yakınlık vesilesi kılan kimselerin olduğunu bildirmiştir. Önceki ayette Cenab-ı Hak, onlar arasında harcadıklarını angarya sayan kimseler olduğunu bildirmiştir. Yani onlar, bunu gerçek bir sorumluluk olarak görmüyordu. Aksine bunu başlarına gelen bir angarya olarak görüyorlardı. Dolayısıyla onların bir kısmı bunu Allah’ın hakkı, mallarındaki bir gereklilik olarak görüyordu; böylelikle bunu Allah’a yakın olmak için vesile sayıyordu. Ötekiler ise bunu bir yakınlık vesilesi değil, başlarına gelen bir angarya olarak görüyordu.
Yine ayette, zekat vermeyen ve hayır yolunda harcamayan müminlerin söz konusu tehdidin kapsamına girmesi ve kendilerine münafıklığın ilişmesi korkusu vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, onların harcadıkları malları angarya saydıklarını bildirmiştir. Bunu yerine getirmeyi terkeden, bunu bir sorumluluk olarak görmediği için böyle davranır. Zira eğer bunu gerekli bir sorumluluk olarak görseydi, diğer sorumluluklarını yerine getirdiği gibi, bunu da yerine getirirdi. Veya bu kişi eğer yeniden dirilmeye kesin olarak inanmış olsa, hayır yolunda harcama yapar ve bunu Allah katında yakınlığa vesile kılardı. Çünkü mümin, hayır yolunda harcar ve akıbeti için amelde bulunur. O, bunu terkettiğinde, her ne kadar buna şahit olmasak da, bu ayetin kapsamına girmesinden ve münafık isminin kendisine ilişmesinden korkulur.
Hayır yolunda harcadıklarını Allah’a yakın olmak ve peygamberin duasını almak için vesile sayar. Bazıları şöyle demiştir: Hayır yolunda harcadıklarını, peygamberin duasıyla Allah’a yakın olmak için vesile kılmışlardır. Çünkü onlar hayır yolunda harcadıklarında peygamber bundan dolayı onlara dua ediyor ve bağışlanmalarım diliyordu. Bu durum, Resulullah’ın bağışlanmaları dileği ve duasıyla onlar için Allah’a yakın olmanın vesilesiydi. Bazıları da şöyle demiştir: Hayır yolunda harcadıklarını ve peygamberin duasını, Allah’a yakın olmak için vesile kılmışlardır. Bu durumda onların hayır yolunda harcadıkları, onlar için Allah katında bir yakınlık vesilesi olmuştur. Yine peygamberin duası, onlar için kalp sükuneti ve münafıklıktan beraat vesilesi olmuştur. Çünkü peygamber, inkarcılar ve münafıklar için dua etmezdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber, onlara dua ettiğinde, bu durum onların kalpleri için sükunet olmuş ve münafıklıktan beraatlarının göstergesi olmuştur. “Çünkü senin duan onlar için sükunettir” mealindeki beyan bu anlama gelir. Yani onların kalpleri, peygamberin duasıyla, münafık olmadıkları ve bundan uzak oldukları düşüncesiyle sükunet bulur ve yatışır. En doğrusunu Allah bilir.
Bilesiniz ki bunlar kendileri için bir yakınlık vesilesidir. Cenab-ı Hak bu beyanı, önceki ayette bildirdiğine karşılık olarak bildirmiştir. Bu da şu beyandaki anlamdır: “Başınıza kötü hallerin gelmesini bekler durur. O kötü haller kendi başlarına gelsin!”. Cenab-ı Hak, onların müminler hakkında bekleyip durdukları belaların onların başlarına geleceğini bildirmiştir. Burada O, müminlerin hayır yolunda harcadıkları ve bununla Allah'a yakınlık vesilesi saydıkları eylemlerin, onlar için Allah katında yakınlık vesilesi olduğunu bildirmiştir.
Sonra Cenab-ı Hak onlara şu ilahi beyanla cenneti vadetmiştir: Allah onları rahmetiyle kuşatacaktır. Yani cennetiyle. Cenab-ı Hak, cennetini rahmet olarak isimlendirmiştir. Çünkü onlar cennete rahmetiyle girmektedirler; yoksa bunu hak ettikleri için değiL. Bilakis onlar, oraya Allah’ın rahmeti ve lütfuyla girmektedirler. Şüphesiz Allah bağışlayıcıdır. İman edip tövbe ettiklerinde onların kötülüklerini ve ortak koşmalarını. Esirgeyicidir. Öyle ki O, onları bu yaptıklarından dolayı sorumlu tutmamaktadır.
Yorumu Yorumla
-
Kurubâtin (قُرُبَاتٍ) / Kurbetun (قُرْبَةٌ)
"k-r-b" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-r-b" kökünün temel anlamının "yakın olmak, mesafenin kısalması ve yaklaşmak" olduğunu belirtir. Bu kelimenin fiziksel mesafe için kullanıldığı gibi, mecazi ve manevi yakınlık derecelerini ifade etmek için de kullanıldığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "kurbet" kavramının, kulun Allah'a olan mekansal bir yakınlığı değil, manevi bir derece, lütuf ve makam yakınlığı olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamıyla, bedevilerin infak ettikleri malları Allah katında bir "yakınlaşma vesilesi" (kurubât) olarak görmelerinin, onların inançlarındaki samimiyetin ve amellerindeki ihlasın ontolojik bir kanıtı olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde, bu ayetteki "kurbet" (yakınlaşma aracı) kavramını, bir önceki ayette münafık bedeviler için kullanılan "mağram" (angarya/haksız ceza) kavramı ile zıtlık (diyalektik) içinde analiz eder. Aynı fiziksel eylemin (mal harcamak), eylemi yapanın kalbindeki inanç durumuna göre nasıl ontolojik bir dönüşüm geçirdiğine dikkat çeker. İnfak eylemi, inançsız bir bedevinin dünyasında sırf zarar olan bir "mağram" iken, inanan bir bedevinin dünyasında onu ilahi merkeze çeken ruhsal bir "kurbet" haline gelmektedir.
Salâvât (صَلَوَاتِ)
"s-l-v" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "s-l-v" kökünün temel etimolojik anlamlarından birinin "dua etmek, övmek ve yüceltmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "salât" kelimesinin insanlardan sadır olduğunda dua, meleklerden sadır olduğunda istiğfar, Allah'tan sadır olduğunda ise rahmet anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki "salâvâtir resûl" (peygamberin duaları) tamlamasının, inanan bedevilerin infaklarının karşılığında bizzat Hz. Muhammed'in şahsi ve manevi duasını talep etmelerini ve bu duayı manevi bir arınma (tezkiye) olarak görmelerini yansıttığını kaydeder.
Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde "s-l-v" kökünün saf Arapça etimolojisinin (ateşte kızartmak veya sırtın alt kısmı gibi manalarının) dini ibadet olan "salât" kavramını tam karşılamadığını tartışır. Kelimenin teolojik "dua, kutsama ve ibadet" anlamının, büyük ihtimalle Aramice/Süryanice "ṣelûtâ" kelimesinden Arapçaya geçerek İslami literatüre yerleştiğini savunur. Ayette bedevilerin peygamberden bekledikleri kutsama duasının da bu Sami dini geleneğinin bir devamı olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir çalışmalarında bu ayetin sosyolojik arka planını okurken, bedevilerin "salâvât" (peygamberin duası) beklentisinin, çölün asabiyet kültüründeki "liderin kişisel onayı ve himayesi" kavramının İslam dairesinde nasıl manevi bir boyuta taşındığını gösterdiğini analiz eder. Zekatı merkeze ödenen anonim bir vergi olarak değil, peygamberin bizzat duasını alarak manevi statü kazanma aracı olarak gördüklerini belirtir.
Rahmetih (رَحْمَتِهِ)
"r-h-m" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "r-h-m" kökünün "kalp yumuşaklığı, şefkat, acımak ve esirgemek" temel anlamlarına sahip olduğunu açıklar. Kadınların rahmine de, fetünü şefkatle sarıp sarmaladığı ve koruduğu için bu kökten türeyen "rahim" adının verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta rahmetin, insanda bir kalp inceliği ve duygusal bir acıma hali iken, Allah'a nispet edildiğinde tamamen "lütfetmek, ihsanda bulunmak ve nimet vermek" manasına dönüştüğünü ifade eder. Ayetteki "se yudhıluhumullâhu fî rahmetih" (Allah onları rahmetine sokacaktır) ifadesinde rahmetin, içine girilen somut ve kuşatıcı bir mekan (cennet veya mutlak ilahi koruma alanı) gibi tasvir edilmesinin, ilahi şefkatin enginliğine yapılan edebi bir vurgu olduğunu açıklar.
Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "r-h-m" kökünün tüm Sami dillerinde ortak olduğunu kabul etmekle birlikte, İslam'daki "rahmet" kavramının ve Allah'ın er-Rahmân/er-Rahîm isimlerinin kökeninin, Yahudi-Aramice "rahamim" veya Süryanice "rehmâ" (ilahi şefkat ve merhamet) teolojisinden yoğun beslendiğini ileri sürer.
Gafûr (غَفُورٌ)
"ğ-f-r" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "ğ-f-r" kökünün somut ve temel anlamının "örtmek, gizlemek ve bir şeyi kirlenmekten korumak" olduğunu belirtir. Savaşçının başını darbelere karşı koruyan ve örten başlığa "miğfer" denilmesinin doğrudan bu kökün örtücü ve koruyucu yapısıyla ilgili olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta Allah'ın "Gafûr" isminin, sadece günahları affetmek değil; asıl olarak o günahların üzerini örterek kulu ahirette rezil olmaktan (kınanmaktan) manevi bir "miğfer" gibi koruması anlamına geldiğini kaydeder. Ayetin sonunda Allah'ın "Gafûr" (çokça örten) ve "Rahîm" (çokça şefkat eden) sıfatlarının birlikte gelmesinin, inanan bedevilerin geçmişteki kaba saba hatalarının ve eksiklerinin ilahi şefkatle örtülerek telafi edileceğinin kesin bir müjdesi olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla