وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 71. Ayet
Daralt
X
-
Müminierin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir; iyiliği teşvik eder, kötülükten alıkoyarlar, namazı kılarlar, zekatı verirler, Allah ve resulüne itaat ederler. İşte onları Allah merhametiyle kuşatacaktır. Kuşkusuz Allah mutlak güç ve hikmet sahibidir.
Müminlerin Vasıfları
Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir. Birbirlerinin velileridir. Bu beyanın, zorunluluk ve bildirme mınasında olması mümkündür. Öyle ki inandıkları ve benimsedikleri din, onlara dostluğu zorunlu kılmaktadır. Böylelikle onlar birbirlerinin velileri olmaktadır. Tıpkı şu ilahi beyanlarda bildirildiği gibi: “Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi” ve “Müminler ancak kardeştirler”. Bu, din kardeşliği ve dostluğudur. Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir mealindeki beyanın, emir manasında olması da mümkündür. Yani birbirinizi dost edinin, kendinizden olanlardan başka kimseleri dost edinmeyin. Tıpkı şu ilahi beyanlarda bildirildiği gibi: “Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin” ve “Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin”. Cenab-ı Hak, müminlerin, kendilerinden olanların dışındaki kimseleri dost edinmelerini yasaklamıştır. Dolayısıyla sanki O, müminlerin birbirlerini dost edinmelerini, başkalarını dost edinmemelerini emretmiş olmaktadır. Ayrıca buradaki dostluk (velayet) iki anlama gelebilir. Bunlardan biri ruhi dostluktur. Bu, dinde dostluktur. Bu çeşit dostluk, onları bir araya getiren dinle ortaya çıkan belirli haklara riayet etmeyi ve bunları korumayı gerektirir. İkincisi, nefsani dostluktur (velayet). Bu, nikah, miras ve benzeri yollarla mal ve canlarda oluşan dostluktur. Bu dostluk, hısımlık ve neseple oluşan nefsani dostluktur. Dolayısıyla onlar bir din e mensubiyette bir araya geldiklerinde onlar için bu dostluk vacip olur. Bu, dostluğun kendisidir. Ruhi dostluk, muhabbet ve sevgidir. Dolayısıyla din sebebiyle bunun yerine getirilmesi ve gözetilmesi gerekir. Bu “ruhani hayat, bedeni hayat” demen gibidir. Ruhani hayat, ilim ve adaptır. Sen bunlarla eşyayı uzak mesafeden görürsün ve bilirsin. Bedeni hayat ise bedenin kendisiyle canlı olduğu, ortadan kalkmasıyla da öldüğü ruhtur. En doğrusunu Allah bilir.
İyiliği teşvik eder. Bu beyanın, akılların yapılmasını gerekli gördüğü iyilik manasında olması mümkündür. Bu, Allah’ın birlenmesi ve Allah’a imandır. Kötülükten alıkoyarlar. Yani akılların kötü gördüğü eylemlerden alıkoyarlar. Bu, Allah'a ortak koşmak ve O'nu yalanlamaktır. Bu tür iyiliği teşvik etmek ve kötülükten alıkoymak, kafirler arasında olandır. Müminler onları buna teşvik eder ve davet eder; bunun zıddından ise alıkoyar. Eğer bu durum, müminler arasındaysa, şer'i emir ve nehiy olur. Onlar birbirlerine şeriatın getirdiğini emreder; şeriatın getirmediği hususlardan da alıkoyar. Veya onlar birbirlerine her türlü hayır ve iyiliği emreder; her türlü kötülük ve masiyetten de alıkoyar. Namazı kılarlar, zekatı verirler, Allah ve resôlüne itaat ederler. Bütün emir ve yasaklarında. İşte onları Allah merhametiyle kuşatacaktır. Cenab-ı Hak, onları bağışlayacağını vadetmiştir. Kuşkusuz Allah mutlak güç ve hikmet sahibidir. Denildi ki: Mutlak güç sahibidir. Her şeyde O’nun gücünün izleri görülür. Hikmet sahibidir. Her şeyde O'nun hikmetinin ve düzenlemesinin izleri görülür.
Yorumu Yorumla
-
Ve'l-Mü'minûne (وَالْمُؤْمِنُونَ)
Sözcüğün kökü "e-m-n" harflerinden meydana gelir. Güvenmek, korkudan emin olmak, şüpheyi terk etmek ve mutlak tasdik etmek anlamlarına gelir. Çoğul ism-i fail olarak "İnanan erkekler / Müminler" manasındadır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın kalbindeki her türlü şüphe, panik ve yalanlamanın bertaraf edilerek yerine mutlak bir sükûnetin, istikrarın ve güvenin yerleşmesi durumunun bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "iman" eylemini, sadece bir bilginin aklen kabul edilmesi değil, o bilgiye karşı kalbin mutlak bir teslimiyet ve güven (emn) duyması, dışarıdan gelebilecek korkulara karşı ruhun ilahi bir zırhla korunması olarak tanımlar.
Ve'l-Mü'minâtü (وَالْمُؤْمِنَاتُ)
Kelimenin kökü yine "e-m-n" harfleridir. Müennes (dişil) çoğul ism-i fail kalıbında "ve inanan kadınlar / mümin kadınlar" demektir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ayetin Kur'an'ın toplumsal inşasındaki yerine dikkat çeker. Tevbe Suresi 67. ayette "Münafık erkekler ve münafık kadınlar" zikredilerek nifakın cinsiyetsiz bir tahribat şebekesi olduğu vurgulanmıştı. Burada da "Mümin erkekler ve mümin kadınlar" yan yana anılarak, İslam toplumunun inşasında, iyiliği emredip kötülüğü yasaklama (kamusal ve ahlaki denetim) görevinde kadının erkekle tamamen eşit ve aktif bir özne (fail) olduğu teolojik bir anayasa maddesi olarak tescillenmiştir.
Evliyâu (أَوْلِيَاءُ)
Kelimenin kökü "v-l-y" harfleridir. Yakın olmak, yan yana durmak, arka çıkmak, korumak ve işleri üstlenmek anlamlarına gelen "velî" kelimesinin çoğuludur. Ayette "dostlarıdır, koruyucularıdır, destekçileridir" manasında haber (yüklem) olarak yer alır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının iki veya daha fazla varlığın, aralarında hiçbir yabancılık veya engel kalmayacak şekilde birbirine bitişmesi, kaynaşması ve doğrudan komşu (yakın) olması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "velayet" kavramını, hem akrabalık hem inanç hem de toplumsal dayanışma bağlamında, kişilerin birbirine yardım etmesi, birbirinin hukukunu koruması ve eksiklerini gidermesi olarak açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın bu ayet ile 67. ayet (münafıklar) arasındaki muazzam beyani (edebi/psikolojik) tezatlığına işaret eder. Münafıklar için "Onların bir kısmı diğer bir kısmındandır / aynı kumaştandır" (ba'duhüm min ba'd) denilir; orada sevgi yoktur, sadece suça ortaklık ve bir yığın olma hali vardır. Ancak müminler için "Birbirlerinin velileridir" (ba'duhüm evliyâu ba'd) buyrulur. İman, insanları sadece bir araya getiren bir ideoloji değil, onları birbirine zimmetleyen, aralarında mutlak bir sevgi, güven ve koruyuculuk (velayet) bağı kuran ontolojik bir kardeşlik inşasıdır.
Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye toplumundaki kan bağına dayalı kabile içi dayanışma (velayet) kavramının Kur'an tarafından nasıl dönüştürüldüğünü tahlil eder. Izutsu'ya göre Kur'an, kabile asabiyetini yıkmış ve yerine "inanç eksenli" yatay bir velayet (kardeşlik) ağı kurmuştur. Mümin kadınlar ve erkekler, kan bağına bakılmaksızın birbirlerinin doğal "velisi" (koruyucusu) ilan edilmiştir.
Bi'l-Ma'rûfi (بِالْمَعْرُوفِ)
Kelimenin kökü "a-r-f" harfleridir. Bilmek, tanımak, idrak etmek ve iyilik demektir. İsm-i mef'ul olarak "bilinen, tanınan, aklın ve vahyin onayladığı güzel şey" manasında nesne olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin kendi zıddından ayrılarak açıkça belirginleşmesi, nefsin onu yadırgamadan, sükûnetle tanıması ve idrak etmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ma'ruf kelimesini, sağlıklı bir aklın ve ilahi şeriatın "iyi, doğru ve adil" olarak kabul edip topluma tanıttığı her türlü erdemli inanç ve pratik olarak tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, münafıkların kötülüğü (münkeri) yayma çabasına karşılık, müminlerin ma'rufu emretmesinin İslam'ın dinamik ahlak felsefesini oluşturduğunu belirtir. Müminler kendi içlerinde iyi olmakla kalmayan, aynı zamanda toplumsal yapıyı "iyilik" (ma'ruf) ekseninde aktif olarak düzenleyen, denetleyen ve yönlendiren kamusal figürlerdir.
Ve Yenhevne (وَيَنْهَوْنَ)
Sözcüğün kökü "n-h-y" harflerinden meydana gelir. Yasaklamak, alıkoymak, engellemek ve vazgeçirmek demektir. Geniş zaman çoğul fiili olarak "Ve yasaklarlar / alıkoyarlar" manasındadır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin nihayete (sona) ermesi, durması ve bir kimsenin yaptığı işten (veya hatadan) vazgeçirilip durdurulması fikrinin bulunduğunu belirtir. Akla "nüha" denmesi de sahibini kötülükten alıkoymasındandır.
Ani'l-Münkeri (عَنِ الْمُنكَرِ)
Kelimenin kökü "n-k-r" harfleridir. Bilmemek, tanımamak, yadırgamak ve çirkin görmek demektir. İsm-i mef'ul olarak "fıtratın ve dinin yadırgadığı, çirkin ve yıkıcı iş" manasında mef'uldür.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının tanıdık ve alışılmış olanın (ma'ruf) tam zıddı olarak; insanın fıtratına yabancı, çirkin ve kabul edilemez gelen şey olduğunu belirtir. Müminlerin görevi, toplumun bu yabancı ve yıkıcı unsurlarla (münkerle) zehirlenmesini önleyecek fren (nehiy) mekanizmasını kurmaktır.
Ve Yükîmûne (وَيُقِيمُونَ)
Sözcüğün kökü "k-v-m" harflerinden meydana gelir. Ayakta durmak, kıyam etmek, doğrultmak, sabit kılmak ve özenle devam ettirmek demektir. İf'al babında geniş zaman çoğul fiilidir: "Ve dosdoğru kılarlar / ayakta tutarlar."
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin eğriliğini giderip onu dik ve sağlam bir şekilde ayağa kaldırmak (ikame etmek) fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ikame" eyleminin sıradan bir yapma (fiil) olmadığını; o ibadeti bütün şartlarına riayet ederek, içsel ruhunu koruyarak ve toplumsal hayatın bir direği haline getirerek istikrarlı bir kuruma dönüştürmek olduğunu açıklar. Münafıklar namaza "üşenerek" (küsâlâ) gelirken, müminler namazı büyük bir iradeyle "ikame ederler".
Es-Salâte (الصَّلَاةَ)
Kelimenin kökü "s-l-v" harfleridir. Dua etmek, yönelmek, ibadet etmek ve yakarmak demektir.
Arthur Jeffery, bu kelimenin kökeni itibarıyla Aramice ve Süryanicedeki "slotha" (dua/ibadet) kelimesiyle etimolojik bağına işaret eder. Kur'an, bu kadim terimi alarak, bedensel hareketleri ve içsel teslimiyeti barındıran spesifik bir kurumsal ibadete (namaza) dönüştürmüş ve İslam inancının omurgası kılmıştır.
Ez-Zekâte (الزَّكَاةَ)
Kelimenin kökü "z-k-v" harfleridir. Artmak, çoğalmak, temizlenmek, arınmak ve bereketlenmek demektir. Ayette "zekat" (zorunlu mali ibadet) manasında nesne olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin büyüyüp gelişmesi (nema) ve içinde bulunan kirden/fazlalıktan temizlenerek saflığa ulaşması fikrinin yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, malın belli bir miktarını ihtiyaç sahiplerine vermeye "zekat" denmesinin nedenini; bu eylemin geride kalan malı bereketlendirmesi, kişinin nefsini cimrilik kirinden "arındırması" ve toplumu ekonomik olarak "büyütmesi" olarak açıklar. Münafıkların eylemi ellerini sıkmak (cimrilik) iken, müminlerin eylemi malı vererek ruhu arındırmaktır (zekat).
Ve Yutî'ûne (وَيُطِيعُونَ)
Sözcüğün kökü "t-v-a" harflerinden meydana gelir. Boyun eğmek, itaat etmek, uysal davranmak ve kendi isteğiyle tabi olmak demektir. İf'al babında geniş zaman çoğul fiili olarak "ve itaat ederler / boyun eğerler" manasındadır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde zorlama ve baskı (kerh) olmaksızın, yumuşaklıkla ve içten gelen bir eğilimle bir emre teslim olma fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, itaat kavramını, kişinin iradesini ilahi emre hiçbir içsel çatışma yaşamadan isteyerek râm etmesi olarak tanımlar.
Se Yerhamühümüllâhu (سَيَرْحَمُهُمُ اللَّهُ)
Sözcüğün kökü "r-h-m" harflerinden meydana gelir. Acımak, şefkat göstermek, lütufta bulunmak ve bağışlamak demektir. Başındaki "se" gelecek zaman edatı, muzari fiil (yerham), nesne zamiri (hüm) ve "Allah" failinden oluşur: "Allah ileride (dünyada ve ahirette) onlara mutlaka merhamet edecektir."
İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın içini sızlatan, korumaya ve karşılıksız iyilik yapmaya iten şefkat duygusunun bulunduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, münafıkların akıbetiyle müminlerin akıbeti arasındaki o nihai teolojik simetriye dikkat çeker. Münafıklar kendi iradeleriyle fıtrattan uzaklaştıkları için onların cezası "Allah onları unuttu ve onlara lanet (rahmetten kovulma) etti" şeklinde bildirilmiştir. Müminler ise velayet, namaz ve zekat ile fıtrata tutundukları için, onların ahiretteki ve dünyadaki ödülü, ilahi şefkatin mutlak bir tecellisi olarak "Allah'ın rahmetine kucak açmalarıdır" (se yerhamühümüllâhu). Bu, kozmik bir kucaklaşma vaadidir.
Azîzün (عَزِيزٌ)
Kelimenin kökü "a-z-z" harfleridir. Güçlü olmak, yenilmez olmak, üstün gelmek ve şerefli olmak demektir. Allah'ın ism-i fail / sıfat-ı müşebbehe formundaki ismidir: "Mutlak kudret sahibi, mağlup edilemeyen."
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının şiddet, kuvvet, nadir bulunmak ve hiçbir şekilde alt edilemeyen mutlak bir sağlamlık olduğunu belirtir. Allah'ın müminlere vaat ettiği rahmeti engellemeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini tesciller.
Hakîmün (حَكِيمٌ)
Sözcüğün kökü "h-k-m" harflerinden meydana gelir. Hükmetmek, adaletle karar vermek, her işi yerli yerine koymak ve sağlamlaştırmak demektir. Ayetin ve cümlenin kapanış sıfatıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "El-Hakîm" sıfatını, ilim ile eylemin (kudretin) en kusursuz ve eksiksiz birleşimi olarak tanımlar. Allah güçlüdür (Azîz), ancak O'nun bu gücü rastgele veya despotik değildir; O rahmetini de azabını da milimetrik bir adaletle, her eylemin (nifakın veya imanın) hak ettiği yere tam olarak koyan mutlak bir hikmet (Hakîm) sahibidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla