Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 61. Ayet

    وَمِنْهُمُ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ قُلْ اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veminhumu-lleżîne yu/żûne-nnebiyye veyekûlûne huve użun(un)(c) kul użunu ḣayrin lekum yu/minu bi(A)llâhi veyu/minu lilmu/minîne verahmetun lilleżîne âmenû minkum(c) velleżîne yu/żûne rasûla(A)llâhi lehum ‘ażâbun elîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlardan peygamberi inciten ve 'O her söylenene kulak veriyor' diyenler var. De ki: O sizin için hayırlı olana kulak veriyor; Allah'a inanıp müminiere güveniyor. Ve o içinizden iman edenler için bir rahmettir. Allah'ın resulünü incitenler için elem verici bir azap vardır.

      Onlardan peygamberi incitenler var. Cenab-ı Hak, onların peygamberi incittiklerini bildirmiş, fakat onu nasıl incittiklerini açıklamamıştır. Peygamberi incitenler mealindeki beyan şu anlama gelebilir: Onu yalanlamalarıyla, ona icabet etmemeleriyle ve onları uymaya davet ettiği konularda ona itaat etmemeleriyle. Bu beyan şu anlama da gelebilir: Ona işittirdikleri sözlerle, yaptıkları eleştirilerle ve onu yaptıkları kınamalarla incitirler. Ve "o her söylenene kulak veriyor" diyenler var. "Üzün" (أذن) sözcüğü, kendisinden özür dileyenden özrü kabul eden, kendisinden özür dileyen herkesi dinleyen ve bunu kabul eden kişi demektir. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.) kendisinden özür dileyen kimsenin özrünü kabul ediyor ve ister özrü olsun ister olmasın onu dinliyordu. Bu durum onun lütfundan, şerefinden ve iyi huylu olmasından kaynaklanmaktaydı. Ötekiler onun, kendilerine karşı lütuf, şeref ve izzetle davrandığını gördüklerinde, onun, gönlünün selâmeti için, gayretinin azlığı ve kudretinin eksikliği sebebiyle böyle davrandığını zannetmişlerdir. Onlar büyüklük taslayan ve kibir sahibi olan kişilerdi. Bundan dolayı dediler ki: O, her söylenene kulak veriyor. Biz dilediğimizi söylüyoruz, sonra yemin ediyor ve ondan özür diliyoruz, o da bize inanıyor ve özrümüzü kabul ediyor. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: De ki, ey Muhammed! O sizin için hayırlı olana kulak veriyor. Yani özrü kabul eden ve dinleyen kişi, kabul etmeyen ve dinlemeyenden sizin için daha hayırlıdır. Onu nasıl üzer, eleştirir ve onu kınarsınız? Ve nasıl onu doğrulamaz ve ona inanmazsınız? Cenab-ı Hak onların akılsızlıklarını bildiriyor. Ebû Avsece şöyle demiştir: "Üzün" (الأذن), kendisine bir şey söyleyen veya onunla konuşan kimseyi doğrulayan ve onu dinleyen kişi demektir. Bu şekilde Resûlullah (s.a.) lütfundan, şerefinden, izzetinden ve iyi huyundan dolayı kendisine bir şey söyleyen veya kendisiyle konuşan kimseyi tasdik ediyor ve onu dinliyordu. Yoksa bu davranışı, onların zannettiği sebeplerden dolayı değildir. Denildi ki: Ve "o her söylenene kulak veriyor" diyenler. Yani o, kendi içine atıyor, gizliyor ve kendisine eziyet edene karşılık vermiyor. Allah şöyle buyurmuştur: De ki: O sizin için hayırlı olana kulak veriyor. Allah'a inanıp müminlere güveniyor. Bazıları şöyle demiştir: Allah'a inanıyor. Yani Allah'ı doğruluyor. Yani ona indirdiği ayetleri doğruluyor. Müminlere güveniyor. Yani aralarındaki hakları, namusları ve malları konusundaki şahitliklerinde ve yeminlerinde onları doğruluyor. Allah'a inanıyor mealindeki beyan şu manaya da gelebilir: Münafıkların sırlarını ve ona karşı gizledikleri tuzakları bildirmesinde O'nu doğruluyor. Müminlere güveniyor. Onların, münafıklar tarafından kendisine karşı yöneltilen eleştirileri ve yapılan kınamaları ona bildirdiklerinde. Başkasına inanma, ondaki her şeyde onu doğrulamak, bildirdiklerinde ve konuşmalarında ona güvenmek demektir. Müminlere güveniyor mealindeki beyan şu anlama da gelebilir: Kendilerine tebliğ ettiğine âhirette şahitlik edeceklerine dair onlara güveniyor. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: "Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız". Müminlere güveniyor beyanı şu manaya da gelebilir: Yani müminlere aralarındaki din kardeşliği hususunda güveniyor. Tıpkı şu beyanda görüldüğü gibi: "Ama tövbe ederlerse ve namazıarını kılıp zekâtlarını verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir".

      Ve o içinizden iman edenler için bir rahmettir. ResûluIlah (s.a.) müminler için bir rahmetti. Zira o, onların inkârdan imana; helâktan kurtuluşa yönelmelerini sağlamıştır. Ayrıca o, dünyada iman etmeleri dolayısıyla onlara âhirette şefaat edecektir. Allah'ın resôlünü incitenler için elem verici bir azap vardır. Âhirette.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yü'zûne (يُؤْذُونَ)

        Sözcüğün kökü "e-z-y" harflerinden meydana gelir. İncitmek, rahatsızlık vermek, eziyet etmek ve zarar vermek demektir. Ayette geniş zaman çoğul fiili olarak "eziyet ederler / incitirler" manasında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde canı yakan, ancak ölümcül veya kalıcı bir sakatlık bırakacak kadar büyük olmayan "hafif şiddetteki zarar ve rahatsızlık" fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ezâ" kavramını, insanın bedenine, nefsine (ruhuna) veya dünyevi statüsüne yönelik her türlü dışsal zarar ve çirkin söz olarak tanımlar. Ayette münafıkların Peygamber'e verdikleri zarar (yü'zûne), fiziksel bir saldırı değil; onun liderliğini ve zekasını küçümsemeye yönelik sinsi bir psikolojik savaş ve dedikodudur.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin bağlamındaki beyani (psikolojik) şiddete dikkat çeker. Münafıkların doğrudan kılıçla savaşmak yerine kelimelerle (dedikoduyla) peygamberi yıpratmaya çalışmaları, onların asıl eylem biçimi olan "ezâ"dır. Silahla verilecek bir zarar fiziksel bir tehdit iken, dedikoduyla (sözle) verilen ezâ, toplumsal otoriteyi içeriden çürütmeyi hedefleyen ahlaksız bir tahribattır.

        En-Nebiyye (النَّبِيَّ)

        Kelimenin kökeni hakkında iki ana görüş vardır: Birincisi "n-b-e" (nebe' / önemli haber vermek) kökünden; ikincisi ise "n-b-v" (nebeve / yüksekte olmak, tümsek) kökünden türediğidir. Ayette "Peygamber'e (eziyet ederler)" şeklinde geçer.

        İbn Fâris, bu kelimenin her iki köküne de işaret ederek; peygamberin ilahi otoriteden sıradan olmayan mutlak ve sarsıcı "haberleri" (nebe') getirdiği için ve ahlaken/statü olarak diğer insanlardan daha "yüksekte" (nebeve) durduğu için bu isimle anıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebî" kelimesini, cehaletten uzak, aklı kamil ve Allah'tan aldığı vahiyle toplumu uyaran elçi olarak açıklar.

        Arthur Jeffery, bu kelimenin kökenini Aramice ve Süryanicedeki "nbîyâ" kelimesine dayandırır. Geç Antik Çağ'da Sami dillerinde "Tanrı'nın sözcüsü" anlamına gelen bu kadim kelime, Kur'an tarafından alınarak İslam'ın temel teolojik figürünü (Hz. Muhammed'i) tanımlamak için kurumsallaştırılmıştır. Münafıkların böylesine ilahi bir makama (Nebî'ye) dedikoduyla saldırmaları, doğrudan ilahi otoriteye bir başkaldırıdır.

        Üzünün (أُذُنٌ)

        Sözcüğün kökü "e-z-n" harflerinden meydana gelir. Kulak, işitme organı, dinlemek ve izin vermek demektir. Ayette "O bir kulaktır" (hüve üzünün) şeklinde isim cümlesinin yüklemi olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının dışarıdan gelen sesi algılayan organ (kulak) ve o sesi idrak etme eylemi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "üzün" (kulak) kelimesinin Arapçada bir mecaz olarak kullanıldığını açıklar. Her söyleneni dinleyen, duyduğu her şeye hemen inanan, eleştirel süzgeci olmayan ve kolayca yönlendirilebilen "saf ve kandırılmaya müsait" kişilere mecazen "O bir kulaktır" denilir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, münafıkların bu kelimeyi (üzün) kullanmalarındaki sosyolojik ve siyasi kibre işaret eder. Münafıklar kendi aralarında peygamber aleyhine konuştuklarında ve bu durum peygambere iletildiğinde, gidip yalan yere yemin ederek onu kandırdıklarını düşünmektedirler. Peygamberin yüzlerine vurmayıp onları sükûnetle dinlemesini bir erdem (hilm) olarak değil; saflık, siyasi zeka eksikliği ve ahmaklık (üzün) olarak yorumlarlar. Bu, narsist aklın ilahi ahlakı yanlış okumasıdır.

        Hayrin (خَيْرٍ)

        Kelimenin kökü "h-y-r" harfleridir. Faydalı olan, iyi, güzel ve seçilmesi gereken şey demektir. Ayette "hayırlı bir kulak" (üzünü hayrin) isim tamlamasının ikinci ögesi olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının, bütün insanların aklının ve fıtratının doğru, faydalı ve faziletli bularak meylettiği şey (mutlak iyilik) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın münafıkların hakaretini ("O bir kulaktır") alıp onu ontolojik bir övgüye ("O hayırlı bir kulaktır") çevirdiğine dikkat çeker. Peygamberin insanları dinlemesi, ona söylenen her yalana inandığı için (saflığından) değil; şerri, fitneyi ve cezayı aceleyle vermeyip insanlara merhametle yaklaştığı içindir. Onun dinleyiciliği cehaletten değil, üstün bir ahlaktan (hayr) kaynaklanır.

        Yü'minü (يُؤْمِنُ)

        Sözcüğün kökü "e-m-n" harflerinden meydana gelir. Güvenmek, korkudan emin olmak, şüpheyi terk etmek, tasdik etmek ve inanmak anlamlarına gelir. Geniş zaman fiilidir. Ayette iki farklı edatla (bi ve li) peş peşe kullanılır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın kalbindeki her türlü şüphenin bertaraf edilerek yerine mutlak bir sükûnetin ve güvenin yerleşmesi durumunun bulunduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'ani semantikte "yü'minü" fiilinin aldığı edatlara göre değişen ince anlamına (beyani derinliğe) dikkat çeker. Ayette önce "Yü'minü billâhi" (Allah'a iman eder) denilir; buradaki "bâ" edatı, mutlak teolojik tasdiki ve Yaratıcı'ya olan varoluşsal teslimiyeti ifade eder. Hemen ardından "Yü'minü li'l-mü'minîn" (Müminlere inanır/güvenir) denilir; buradaki "lâm" edatı ise, peygamberin kendi toplumuna (müminlere) duyduğu sosyolojik güveni, onların sözlerine itimat etmesini ve onlara değer vermesini ifade eder. Peygamber "herkese" (münafıkların yalanlarına) inanan saf bir kulak değildir; o mutlak olarak Allah'a inanır ve dünyevi düzlemde de sadece gerçek "müminlerin" sözüne değer verip onlara itimat eder.

        Rahmetün (وَرَحْمَةٌ)

        Kelimenin kökü "r-h-m" harfleridir. Acımak, şefkat göstermek, korumak, esirgemek ve rahim (ana rahmi) demektir. Ayette müminler için "bir rahmettir" manasında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın içini sızlatan, onu başkasına karşı yumuşaklığa, korumaya ve karşılıksız iyilik yapmaya iten şefkat duygusunun bulunduğunu belirtir. Kelimenin "ana rahmi" ile aynı kökten gelmesi, bu koruyuculuğun ve şefkatin varoluşsal (fıtri) köklerine işaret eder.

        Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramını sadece duygusal bir acıma değil, muhatabın eksiklerini gidermek, onu affetmek ve ona fayda sağlamak için gösterilen aktif iyilik iradesi olarak tanımlar. Peygamberin münafıkların yalanlarına tahammül etmesi ve onları hemen cezalandırmaması, onun zafiyetinden değil, taşıdığı bu muazzam ilahi şefkat ve koruyuculuktan (rahmet) kaynaklanır.

        Azâbün (عَذَابٌ)

        Sözcüğün kökü "a-z-b" harflerinden meydana gelir. Ceza, eziyet, acı ve ıstırap demektir. Ayetin sonunda, peygambere eziyet edenlere verilecek ilahi karşılığı belirtir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının kişiyi şiddetle engellemek, onu yapmakta olduğu eylemden acı vererek alıkoymak ve onun huzurunu/tatlılığını (azb) gidermek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, azabın insanın varlığına, bedenine ve ruhuna ağır acı veren bir karşılık olduğunu söyler. Münafıkların kelimelerle verdikleri o sinsi ve psikolojik rahatsızlık (ezâ), ilahi adalette karşılığını mutlak ve yıkıcı bir fiziki/ruhi ceza (azap) olarak bulacaktır.

        Elîm (أَلِيمٌ)

        Kelimenin kökü "e-l-m" harfleridir. Acı vermek, sızlamak, can yakmak ve elem duymak demektir. İsm-i failin mübalağalı (sıfat-ı müşebbehe) kalıbında "Çok acı verici, tarifsiz elem veren" manasında azabın niteliğidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bedende veya ruhta hissedilen, insanın dayanma sınırlarını zorlayan şiddetli sızı ve acı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "elem" kavramını, insanın doğasına aykırı olan ve varlığını tahrip eden şiddetli acı olarak açıklar. Allah'ın elçisine (Nebî'ye) dedikodu ve iftira ile psikolojik "ezâ" veren münafıklar, dünyada peygamberin saflığıyla alay ettiklerini zannederken, aslında kendi elleriyle ahiretteki o "tarifsiz acı veren" (elîm) ve ruhu sızlatan ebedi azaplarını hazırlamaktadırlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X