Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 45. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 45. Ayet

    اِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ ف۪ي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnemâ yeste/żinuke-lleżîne lâ yu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri vertâbet kulûbuhum fehum fî raybihim yeteraddedûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      44. Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, kendilerini mallarıyla ve canlarıyla cihat etmekten muaf tutman için senden izin istemezler. Allah, buyruğuna karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilir.

      45. Senden izin isteyenler sadece, Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler ve şüpheye kapılmış olanlardır; onlar şüpheleri içinde bocalayıp dururlar.

      Allah'a ve ahiret gününe iman edenler senden izin istemezler. Yani Allah ve âhiret gününe iman edenler mazeretsiz olarak geride kalmak için senden izin istemezler. Onlar ancak bir mazeret sebebiyle senden izin isterler. Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler senden mazeretsiz olarak savaştan geri kalmak için izin isterler. Onlar şüpheleri içinde hocalayıp dururlar. Yani şüphelerinden dolayı hocalayıp dururlar. Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Senden izin isteyenler sadece, Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyenler ve şüpheye kapılmış olanlardır; onlar şüpheleri içinde hocalayıp dururlar. Bu beyanı Nur suresindeki şu ayet neshetmiştir: "Mürninler ancak Allah'a ve resulüne iman edenlerdir ve onunla ortak bir iş için toplanmış iken kendisinden izin almadan çekip gitmeyenlerdir. Senden izin isteyenler, evet işte onlar Allah'a ve resulüne hakkıyla iman edenlerdir". Fakat bu, muhtemel değildir. Çünkü Tevbe suresinin en son inen surelerden olduğu bildirilir. Bu beyana şu anlam da verilebilir: Onlar müşterek bir işteyseler izin istemeden gitmezlerdi. Çünkü onlar, ortak işlerde müminlere uyduklarını izhar ediyorlardı. Fakat yalnız başlarına kaldıklarında böyle davranmıyorlardı.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnemâ (إِنَّمَا)

        Bu kelime, "inne" (şüphesiz/muhakkak) pekiştirme edatı ile "mâ" (ancak/sadece) hasr (sınırlama) edatının birleşmesinden oluşur. Anlamı "Ancak, sadece, şu kadarı var ki" şeklindedir.

        Râgıb el-İsfahânî, "innemâ" edatının cümleye hasr (tahsis/sınırlama) anlamı kattığını, hükmü sadece kendisinden sonra zikredilen zümreye veya duruma tahsis edip diğer ihtimalleri kesin olarak dışarıda bıraktığını belirtir. Bir önceki ayette "Müminler senden izin istemezler" denildikten sonra bu ayetin "İnnemâ" ile başlaması; cihaddan kaçmak için peygamberden mazeret dileyerek "izin isteme" (isti'zan) fiilinin "sadece ve sadece" inancı bozuk olanlara (münafıklara) ait bir eylem olduğunu teolojik bir mutlaklıkla sabitler.

        Yeste'zinüke (يَسْتَأْذِنُكَ)

        Sözcüğün kökü "e-z-n" harflerinden meydana gelir. İzin istemek, müsaade talep etmek ve bir işi yapmak (veya yapmamak) için otoriteden onay beklemek demektir. İstif'al babında, geniş zaman (muzari) kipiyle "senden izin isterler / mazeret beyan edip müsaade dilerler" anlamında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "kulak vermek, dinlemek ve bilmek" (üzün/kulak) olduğunu belirtir. Birinden izin istemek, kişinin mazeretini üst otoritenin kulağına (bilgisine) sunup ondan bir onay (icazet) beklemesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, isti'zan kavramını, nefsin yapmayı arzuladığı ancak hukuken veya ahlaken tam yetkisi olmadığı bir eylem için meşruiyet araması olarak açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Tebük seferi bağlamında bu kelimenin siyasi ve sosyolojik ağırlığına dikkat çeker. Münafıkların "izin istemesi", otoriteye duydukları saygıdan değil; sefere çıkmamak, bedel ödememek ve konfor alanında kalmak için ürettikleri sahte mazeretlere yasal (diplomatik) bir kılıf uydurma çabasıdır. Ayet, bu görünürdeki "saygılı izin talebinin" altındaki derin itaatsizliği ve nifakı deşifre eder.

        Ellezîne Lâ Yü'minûne (الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ)

        Sözcüğün kökü "e-m-n" harfleridir. Güvenmek, korkudan emin olmak ve tasdik etmek anlamlarına gelir. "Ellezîne" ilgi zamiriyle birlikte, olumsuz eylem formunda "İman etmeyen kimseler / İnanmayanlar" manasını taşır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın kalbindeki her türlü şüphenin ve yalanlamanın bertaraf edilerek yerine mutlak bir sükûnetin (emn) yerleşmesi durumunun bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, imanı, Yaratıcı'nın otoritesini tereddütsüz onaylamak olarak açıklar. "İman etmeyenler" vasfı burada münafıklar için kullanılmıştır; dışarıdan Müslüman görünseler de kalplerinde o mutlak sükûnet ve tasdik (iman) yoktur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'ani semantikte imanın varoluşsal boyutunu tahlil eder. İman, bedel ödemeyi göze alan aktif bir teslimiyettir. Cihaddan geri kalmak için mazeret uyduran kişinin eylemi, doğrudan onun ontolojik inanç zafiyetine (lâ yü'minûne) bağlanır. Eylem eksikliği, inanç eksikliğinin somut ve matematiksel kanıtıdır.

        Billâhi (بِاللَّهِ) Ve'l-Yevmi'l-Âhiri (وَالْيَوْمِ الْآخِرِ)

        İmanın iki temel şartıdır: "Allah'a ve ahiret gününe".

        İbn Fâris, "âhir" (e-h-r) kökünün öne geçmenin tam zıddı olan "sona kalma ve bitiş" fikrini taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ahiret inancının (yevmi'l-âhir), dünyevi menfaatleri veya korkuları aşmayı sağlayan en temel teolojik fren olduğunu söyler. Münafıkların savaştan kaçmalarının kök nedeni, dünyevi hayatın bitişinden (ölümden) sonraki o "ebedi hesap gününe" gerçek manada inanmamalarıdır. Ahirete inanmayan kişi, dünyadaki canını (nefsini) ve malını feda etmeyi rasyonel bulmaz.

        Vertâbet (وَارْتَابَتْ)

        Kelimenin kökü "r-y-b" harflerinden meydana gelir. Şüphe etmek, kuşkuya düşmek, huzursuz olmak ve sarsılmak demektir. İfti'al babında, geçmiş zaman dişil (müennes) fiil olarak "şüpheye düştü / kuşku içinde sarsıldı" manasında yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının insanın içine düşen, ona eziyet veren, ruhunu tırmalayan ve kalbinde sarsıntı/töhmet yaratan şey olduğunu belirtir. Yakînin (kesin inancın) ve sükûnetin tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, rayb kavramını, nefsin hakikat karşısında bocalaması, ikna olamaması ve ne yapacağını bilememe huzursuzluğu olarak tanımlar. "Şek" (şüphe) kelimesinden daha ağırdır; şek sadece zihinsel bir kararsızlık iken, "rayb" ahlaki bir hastalıktan doğan acı verici ve yıkıcı bir ruhsal çalkantıdır (paranoyadır).

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın insan psikolojisini resmettiği bu kelimenin edebi derinliğine vurgu yapar. Münafığın iç dünyası dingin değildir; o sürekli bir yalanı sürdürmenin, yakalanma korkusunun ve vahyin karşısındaki ezikliğinin yarattığı o karanlık ve boğucu ikilem (rayb) içinde kıvranan trajik bir karakterdir. Ayet, dışarıdaki diplomatik "izin isteme" eyleminin arkasındaki bu içsel "psikolojik sarsıntıyı" (irtâbet) deşifre eder.

        Kulûbühüm (قُلُوبُهُمْ)

        Sözcüğün kökü "k-l-b" harfleridir. Çevirmek, döndürmek, bir şeyi tersyüz etmek ve değişmek anlamlarına gelen "kalb" kelimesinin çoğuludur. Ayette fail (özne) olarak "onların kalpleri" şeklinde geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin yönünün, içinin dışına veya üstünün altına getirilmesi (halden hale geçmesi) fikrinin bulunduğunu belirtir. İnsanın iç dünyasına, düşünce ve duygu merkezine de "sürekli değiştiği, bir kararda durmadığı ve kolayca döndüğü" için "kalp" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da kalbin sadece biyolojik bir organ değil, insanın aklının, idrakinin, niyetinin ve inancının karar merkezi olduğunu açıklar. "Kalplerinin şüpheye düşmesi", merkezin (kumanda odasının) tamamen çökmesi ve inanç sisteminin zehirlenmesidir.

        Toshihiko Izutsu, kalbin (k-l-b) ahlaki psikolojideki rolünü tahlil eder. Münafıkların kalbi, ilahi nurla aydınlanıp sabitlenmediği (yakîn bulmadığı) için, en ufak bir dünyevi tehlikede (Tebük seferi gibi) kendi korkuları ekseninde sürekli döner, evrilir çevrilir (k-l-b). Sabit bir inanç noktaları yoktur.

        Fehüm (فَهُمْ)

        "Fe" (öyleyse/bu sebeple) sonuç ve takip bildiren atıf harfi ile "hüm" (onlar) zamirinden oluşur. "İşte onlar, bu yüzden onlar" manasında, kalplerindeki o yıkıcı şüphenin (rayb) dışarıdaki (pratikteki) sonucunu bildiren cümleye başlar.

        Fî Raybihim (فِي رَيْبِهِمْ)

        "Fî" harf-i ceri (içinde) ve "rayb" (şüphe/huzursuzluk) kelimesi ile iyelik zamirinin birleşimidir. "Kendi şüphelerinin içinde" demektir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kısmındaki mekânsal tasvire (fî / içinde) dikkat çeker. Şüphe (rayb) sadece onların zihninden geçen geçici bir düşünce değil, adeta içine hapsoldukları, çevrelerini kuşatan, gözlerini kör eden ve içinden çıkamadıkları "karanlık bir zindan" (fî raybihim) olarak betimlenmiştir.

        Yeteraddedûn (يَتَرَدَّدُونَ)

        Kelimenin kökü "r-d-d" harflerinden meydana gelir. Geri çevirmek, reddetmek, aynı noktaya dönmek ve iade etmek demektir. Tefe'ul babında, şimdiki/geniş zaman fiili olarak "tereddüt ederler, bocalar dururlar, bir ileri bir geri giderler" manasını taşır. Ayetin ve münafık psikolojisinin nihai sonucudur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyi eski haline döndürmek, geri itmek ve bir eksen etrafında tekrarlanmak (mükerrer olmak) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tereddüt" eyleminin insanın düşüncede veya eylemde bir karara varamayıp, iki farklı uç (iman ile küfür, cihad ile kaçış) arasında gidip gelmesi, sürekli savrulması durumu olduğunu söyler. Bu eylem, kişinin iradesinin felç olma halidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin İslam ordusunun teyakkuz hali (nefir/cihad) karşısındaki çelişkili askeri durumuna dikkat çeker. İman ehli kararını vermiş ve kararlılıkla cepheye doğru (ileri) akarken; münafıklar ne tamamen inkar edip müşrik saflarına geçebilirler, ne de iman edip İslam saflarında sefere çıkabilirler. Onların varoluşsal durumu, arafta kalmak, sürekli "acaba?" diyerek oldukları yerde bocalamak ve ruhsal/siyasi bir kilitlenme hali olan "tereddüt"tür. Bu bocalama, onların ilahi lütuftan mahrum bırakıldıklarının en net göstergesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X