لَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 44. Ayet
Daralt
X
-
44. Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, kendilerini mallarıyla ve canlarıyla cihat etmekten muaf tutman için senden izin istemezler. Allah, buyruğuna karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilir.
45. Senden izin isteyenler sadece, Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler ve şüpheye kapılmış olanlardır; onlar şüpheleri içinde bocalayıp dururlar.
Allah'a ve ahiret gününe iman edenler senden izin istemezler. Yani Allah ve âhiret gününe iman edenler mazeretsiz olarak geride kalmak için senden izin istemezler. Onlar ancak bir mazeret sebebiyle senden izin isterler. Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler senden mazeretsiz olarak savaştan geri kalmak için izin isterler. Onlar şüpheleri içinde hocalayıp dururlar. Yani şüphelerinden dolayı hocalayıp dururlar. Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Senden izin isteyenler sadece, Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyenler ve şüpheye kapılmış olanlardır; onlar şüpheleri içinde hocalayıp dururlar. Bu beyanı Nur suresindeki şu ayet neshetmiştir: "Mürninler ancak Allah'a ve resulüne iman edenlerdir ve onunla ortak bir iş için toplanmış iken kendisinden izin almadan çekip gitmeyenlerdir. Senden izin isteyenler, evet işte onlar Allah'a ve resulüne hakkıyla iman edenlerdir". Fakat bu, muhtemel değildir. Çünkü Tevbe suresinin en son inen surelerden olduğu bildirilir. Bu beyana şu anlam da verilebilir: Onlar müşterek bir işteyseler izin istemeden gitmezlerdi. Çünkü onlar, ortak işlerde müminlere uyduklarını izhar ediyorlardı. Fakat yalnız başlarına kaldıklarında böyle davranmıyorlardı.
Yorumu Yorumla
-
Lâ Yeste'zinüke (لَا يَسْتَأْذِنُكَ)
Sözcüğün kökü "e-z-n" harflerinden meydana gelir. İzin istemek, müsaade talep etmek ve bir işi yapmak için otoriteden onay beklemek demektir. İstif'al babında, olumsuz geniş zaman (muzari) kipiyle "senden izin istemezler / mazeret beyan edip müsaade beklemezler" anlamında geçer.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "kulak vermek, dinlemek ve bilmek" (üzün/kulak) olduğunu belirtir. Birinden izin istemek (isti'zan), kişinin yapacağı işi veya mazeretini üst otoritenin kulağına/bilgisine sunup ondan bir olur (onay) beklemesidir.
Râgıb el-İsfahânî, isti'zan kavramını, nefsin yapmayı arzuladığı ancak hukuken veya ahlaken tam yetkisi olmadığı bir eylem için meşruiyet araması olarak açıklar. Ayette olumsuz (lâ) formuyla kullanılması, gerçek müminlerin cihad gibi mutlak farz olan, canın ve malın feda edileceği bir konuda geri kalmak için "mazeret üretme" ve peygamberden "izin dilenme" psikolojisine asla girmediklerini vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamındaki sosyolojik duruma dikkat çeker. Tebük seferinde "izin isteme" eylemi, aslında sıradan bir prosedür değil; sefere çıkmamak, konfor alanında kalmak ve bedel ödememek için üretilen sahte mazeretlerin diplomatik kılıfıdır. Ayet, gerçek iman sahiplerinin (müminlerin) ilahi dava söz konusu olduğunda böyle diplomatik kaçış yollarına (isti'zan) tevessül etmeyeceklerini tesciller.
Yü'minûne (يُؤْمِنُونَ)
Kelimenin kökü "e-m-n" harfleridir. Güvenmek, korkudan emin olmak, şüpheyi terk etmek ve tasdik etmek anlamlarına gelir. Ayette "iman edenler" (ellezîne yü'minûne) şeklinde geniş zaman fiili olarak yer alır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın kalbindeki her türlü şüphe, tereddüt ve yalanlamanın bertaraf edilerek, yerine mutlak bir sükûnetin ve güvenin yerleşmesi durumunun bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, imanı Yaratıcı'nın otoritesini ve bildirdiklerini tereddütsüz onaylamak olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında imanın aktif ve varoluşsal (ontolojik) boyutunu tahlil eder. Izutsu'ya göre iman, sadece kalpte taşınan pasif bir inanç değildir; gerektiğinde bedel ödemeyi, konforu terk etmeyi ve her türlü zorluğu (cihadı) göze almayı sağlayan sarsılmaz bir teslimiyettir. Cihaddan kaçmak için mazeret uydurup peygamberden izin isteyen (isti'zan) kişinin imanı, teolojik olarak baştan defoludur.
Billâhi (بِاللَّهِ)
"Allah" lafzı ve "bâ" harf-i cerinin birleşimidir. "Allah'a" anlamında imanın ilk ve en temel objesini (ilahi zatı) işaret eder. Cihaddan kaçmayanların, bunu kabile onuru veya lider korkusuyla değil, doğrudan doğruya mutlak ve yegane otorite olan Allah'a duydukları bu bağlılıktan (iman) dolayı yaptıklarını belirtir.
Ve'l-Yevmi'l-Âhiri (وَالْيَوْمِ الْآخِرِ)
Kökleri "y-v-m" (gün/zaman) ve "e-h-r" (son/nihayet) harfleridir. "Son gün, ahiret günü, kıyamet" anlamlarına gelen isim tamlamasıdır. İmanın ikinci temel şartı olarak zikredilir.
İbn Fâris, "âhir" kökünün öne geçmenin tam zıddı olan "sona kalma, bitiş ve geride olma" fikrini taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ahiret gününün, dünyevi yaşamın bitip ebedi varoluşun başladığı o nihai hesap zamanı olduğunu söyler. Gerçek müminlerin "Allah ve ahiret gününe" iman etmelerinin burada özellikle zikredilmesi, onların canlarını ve mallarını feda ederken (cihad), dünyevi bir tükeniş korkusu yaşamadıklarını; aksine asıl kazancın "Ahir" (son/ebedi) olanda olduğuna dair mutlak bir yakîne (kesin inanca) sahip olduklarını gösterir.
En Yücâhidû (أَنْ يُجَاهِدُوا)
Sözcüğün kökü "c-h-d" harflerinden meydana gelir. Takatini sonuna kadar kullanmak, tüm gücü sarf etmek, zorluklara göğüs germek ve çabalamak demektir. Mufa'ale babında "cihad etmekten / mücadele etmekten" manasında geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın sahip olduğu tüm fiziksel, zihinsel ve mali enerjiyi (cühd) açığa çıkarması ve bu uğurda karşılaşacağı en ağır meşakkatlere katlanması fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, cihadı, düşmanın (zahiri veya batıni) baskısına karşı kişinin elindeki tüm imkanları kullanarak gösterdiği azami direniş ve mücadele olarak tanımlar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "cihad" (yücâhidû) fiili ile ayetin başındaki "izin isteme" (yeste'zinüke) fiili arasındaki keskin edebi ve psikolojik tezatlığı vurgular. Nifak ehli (münafık) en ufak bir zorlukta savaştan kaçmak için bahaneler üretip "izin" (isti'zan) dilenirken; gerçek mümin, canını ve malını feda etmek, o meşakkatin içine bizzat atılmak (cihad) için fırsat kollar. Bu iki eylem, iki farklı varoluşsal (ontolojik) ahlakın özetidir.
Bi-Emvâlihim (بِأَمْوَالِهِمْ)
Kelimenin kökü "m-v-l" harfleridir. Sahip olunan şey, mülk, servet ve sermaye anlamına gelen "mâl" kelimesinin çoğuludur. Ayette cihadın gerçekleştirileceği ilk araç olarak "mallarınızla" şeklinde zikredilir.
İbn Fâris, kökün temelinde insanın doğası gereği şiddetle yöneldiği, arzuladığı ve meylettiği şey (meyl) fikrinin bulunduğunu belirtir. İnsanın servete karşı fıtri bir tutkusu olduğu için ona bu isim verilmiştir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, malın canlardan (enfüs) önce zikredilmesinin sosyolojik ve psikolojik hikmetine değinir. Savaşın, ordunun donatılmasının ve lojistiğin temeli maldır. İnsanın dünya hayatındaki en büyük bağı ekonomik güvencesidir. Malından vazgeçemeyen, sermayesini ilahi yola harcamaktan (cimrilikten dolayı) korkan bir kişinin, canını feda etmesi imkansızdır. Cihadın test edildiği ilk cephe ekonomidir.
Ve Enfüsihim (وَأَنْفُسِهِمْ)
Sözcüğün kökü "n-f-s" harflerinden meydana gelir. Ruh, can, hayat, nefes ve insanın kendi öz varlığı anlamlarına gelen "nefs" kelimesinin çoğuludur. Cihadın en üstün aracı olarak "ve canlarıyla" manasında yer alır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde varlığın hayat kaynağı olan nefes, soluk ve insanın canlılığını temsil eden asli unsurların bulunduğunu belirtir. İnsanın ontolojik özü (nefs), feda edilebilecek en son ve en kıymetli şeydir.
Vallâhu (وَاللَّهُ)
"Ve Allah..." anlamındadır. Cümlenin faili (öznesi) olarak mutlak Yaratıcı'yı işaret eder. Kalplerde yatan gerçek imanı, samimiyeti ve kimin ne niyetle hareket ettiğini (izin isteme veya cihad etme) bilen nihai otoriteyi simgeler.
Alîmun (عَلِيمٌ)
Kelimenin kökü "a-l-m" harfleridir. Bir şeyin hakikatini, gizli ve açık her yönünü tam olarak idrak etmek, bilmek demektir. Allah'ın mübalağalı ism-i fail sıfatıdır.
İbn Fâris, ilmin, bir şeyin diğerlerinden ayırt edilmesini sağlayan kesin iz, işaret ve şüphe barındırmayan mutlak idrak hali olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "El-Alîm" isminin, Allah'ın evrendeki her varlığı, eylemi ve o eylemin ardındaki psikolojik niyeti kuşatan eşsiz bilgisini ifade ettiğini söyler.
Bi'l-Müttakîn (بِالْمُتَّقِينَ)
Sözcüğün kökü "v-k-y" harflerinden meydana gelir. Korumak, sakınmak, kalkan edinmek ve tehlikeye karşı önlem almak demektir. İfti'al babından türetilmiş çoğul ism-i fail olan "müttakîn", Allah'ın sınırlarını ihlal etmekten sakınanlar, sorumluluk bilinciyle korunanlar (takva sahipleri) demektir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının, insanın kendisine zarar verecek veya acı çektirecek bir şeye karşı araya koruyucu bir set (kalkan) çekerek nefsini güvenceye alması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, takva kavramını, nefsi günaha girmekten, ilahi sınırları aşmaktan ve cezaya müstahak olmaktan koruyan içsel bir kontrol (kalkan) mekanizması olarak tanımlar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin ayetin sonundaki hukuki ve siyasi anlamına dikkat çeker. Savaş ve cihad gibi zorlu (Tebük) durumlarda "takva", salt köşeye çekilip dua edilen bir ibadet hali değildir. Burada takva; kişinin Allah'ın davasından kaçmaması, sahte mazeretler üretmemesi ve kendi lüksünü dinin önüne koymamasıdır. Müttaki, mazeret uydurmayan ve bedel ödemekten çekinmeyen sadık vatandaştır (mümindir). Allah'ın ilmi (Alîm), kimin bu "takva" zırhına büründüğünü milimetrik olarak bilmektedir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla