يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 38. Ayet
Daralt
X
-
Ey iman edenler! Size ne oldu ki, 'Allah yolunda savaşa çıkın!' denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.
Münafıkların Cihat Karşısındaki Tutumları
Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda savaşa çıkın!" denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Cenab-ı Hak müminleri savaşa çıkmada yere çakılıp kalma konusunda kınamış ve dünyaya meyletmekten nehyetmiştir. Bazı âlimler şöyle demiştir: Bu ayet, Tebük savaşında Resulullah'a katılmayıp geride kalan münafıklar hakkındadır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: "Çevrenizdeki bedeviler içinde münafıklar var. Medine ahalisi içinde de iki yüzlülüğü huy edinmiş olanlar var". Bu tehdit de onlara yöneliktir. Bazıları da şöyle demiştir: Ayet müminler hakkındadır. Onlara Allah yolunda savaşa çıkmak emredilmiştir. Yere çakı1ıp kalıyorsunuz. Denildi ki: Allah yolunda savaşa çıkma konusunda ağır davranıyor ve yerinizde kalıyorsunuz. "Yere çakılıp kalma" mealindeki beyanın, yerlerinde kalma söz konusu olmaksızın kendilerinde bir ağırlık görmeleri manasına gelmesi mümkündür. Bu durum, sağırlık ve körlük bulunmaksızın bir kişi hakkında kör ve sağır davranıyor denilmesi gibidir. Bu ifadeler, söz konusu kişinin kendisini böyle görmesi durumunda söylenir. Bazı dil âlimleri şöyle demiştir: Yere çakılıp kalıyorsunuz. Ağır davranıyor ve orada kalmaya meylediyorsunuz. Bu kullanım Kur'an'da çoktur. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi "hepsi birbiri ardından orada (cehennem) toplanınca". Yani oraya ulaşınca.
Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır. Yani Onun dünyada size bahşettiği nimetıer, âhirette size bahşedeceğini vadettiği nimetlere göre azdır. Veya şöyle de denilebilir: Dünya hayatının faydası başından sonuna kadar, ahiretin yararından ve oradaki nimetlerden daha azdır. Çünkü dünya hayatının nimetleri sonludur. Ahiret hayatının nimetleri ise ebedi olarak devam etmektedir. Veya şöyle de denilebilir: Dünya hayatının faydası ahiretin faydasından daha azdır. Çünkü dünya hayatının nimetleri ve yararlarına sıkıntı ve zarar karışır; âhiret hayatının nimetlerine ve yararlarına ise sıkıntı ve zarar karışmaz.
Yorumu Yorumla
-
infirû (اِنْفِرُوا)
Kök: n-f-r
İbn Fâris, n-f-r kökünün temel etimolojik anlamının dağılmak, hızla bir yerden ayrılmak, ürkerek kaçmak veya ortak bir amaç için aniden harekete geçmek (seferber olmak) olduğunu belirtir. Ayetteki emir kipi, olağanüstü bir durum karşısında rehaveti terk edip hızla toparlanarak yola çıkmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "nefr" kelimesini bir topluluğun baskı, korku veya güçlü bir çağrı neticesinde yerini yurdunu bırakarak harekete geçmesi olarak tanımlar. Bağlamı itibarıyla, rahatlık ve durağanlık halinden çıkıp Allah yolunda askeri ve manevi bir sefere (Tebük Seferi bağlamında) güçlü bir iradeyle iştirak etme çağrısıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu kökün pasiflik ve durağanlık (stagnation) durumunun zıddı olarak aktif bir seferberliği (mobilization) temsil ettiğini analiz eder. İnancın sadece zihinsel bir tasdik değil, ilahi bir çağrı geldiğinde varoluşsal bir harekete geçme kapasitesi olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamına dikkat çeker. Tebük Seferi'nin şiddetli sıcaklar ve hasat mevsimine denk gelmesi nedeniyle Müslümanlar arasında beliren isteksizliğe karşı, "infirû" emrinin fiziksel ve psikolojik ataleti kırmaya yönelik şiddetli ve sarsıcı bir uyanış çağrısı olduğunu tahlil eder.
sebîl (سَب۪يلِ)
Kök: s-b-l
İbn Fâris, s-b-l kökünün uzatmak, salıvermek ve kolayca akıp gitmesine izin vermek anlamlarına geldiğini, bu nedenle açık ve belirgin yola "sebîl" dendiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanın yürüdüğü açık yol ve benimsediği yaşam tarzı olarak açıklar. "Sebîlillah" (Allah yolu) tamlaması, insanı Allah'ın rızasına ve hakikate ulaştıran her türlü meşru eylem, fedakârlık ve inanç sisteminin genel adıdır.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki derin köklerine işaret etmekle birlikte, dini bir terim olarak ("kutsal yol / ilahi nizam" anlamında) Süryanice ve Aramicedeki "şebîlâ" kelimesinin anlamsal kalıplarından etkilenerek Kur'an'ın teolojik lügatine yerleştiğini belgeler.
Theodor Nöldeke, Jeffery'nin tespitlerini destekleyerek, kelimenin sadece fiziksel bir "yol" olmaktan çıkıp Geç Antik Çağ dini literatürüne uygun bir biçimde eskatolojik (ahiret odaklı) bir kurtuluş rotasını ve ilahi uğurda verilen mücadeleyi (cihadı) temsil eder hale geldiğini belirtir.
issâkaltüm (اثَّاقَلْتُمْ)
Kök: s-k-l
İbn Fâris, s-k-l kökünün etimolojik olarak hafifliğin (hiffet) zıddı olan ağırlık, zor hareket etme ve tartıda ağır basma anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "sıklet" kavramının fiziksel veya manevi bir ağırlığı ifade ettiğini belirtir. Kelimenin ayette "teşâkaltüm" yerine idgam (harflerin birbirine geçişi) kuralıyla "issâkaltüm" şeklinde yoğunlaştırılmış kalıpta gelmesi, kişinin isteyerek, bilerek ve aşırı bir tembellikle kendini yere (dünyaya) hapsetmesi, ilahi çağrı karşısında ruhunu hantallaştırmasıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi, fonetik ve psikolojik analizini yapar. Ona göre "issâkaltüm" kelimesinin söylenişindeki dilsel ağırlık ve telaffuz zorluğu, cihada çağrılan o topluluğun içindeki isteksizliği, ayak sürümesini ve yere çakılıp kalma halini adeta sesli bir tablo gibi resmeder. Kur'an, ruhsal hantallığı kelimenin fonetik yapısıyla (müzikalitesiyle) muhatabına hissettirir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ontolojik bir çatışmayı simgelediğini tahlil eder. İlahi vahiy insanı yukarıya (aşkın olana) çekerken, "issâkaltüm" eylemi insanın kendi iradesiyle yeryüzünün (madde aleminin) yerçekimine ve süfli arzularına teslim olması, manevi bir çöküş yaşamasıdır.
el-ard (الْاَرْضِ)
Kök: e-r-d
İbn Fâris, e-r-d kökünün bir şeyin alt kısmı, aşağısı ve ayak basılan zemin anlamlarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel olarak yeryüzünü karşıladığını, ancak ayetin bağlamında gökyüzünün (yüceliğin ve maneviyatın) zıddı olarak; maddi çıkarları, dünyevi konforu ve aşağılık arzuları (süfliyat) simgelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sembolik dilinde "yeryüzü"nün sadece coğrafi bir mekân olmadığını; bu ayette insanın toprağa ağırlaşmasının (yere çakılmasının), onun profan (kutsal olmayan) dünyaya, mala, mülke ve geçici hayata olan varoluşsal yapışkanlığını ve aşkınlık (transandans) kaybını ifade ettiğini analiz eder.
radîtüm (رَض۪يتُمْ)
Kök: r-d-y
İbn Fâris, r-d-y kökünün etimolojik olarak bir şeye onay vermek, onu hoş görmek, durumundan memnun olmak ve itiraz etmemek anlamlarını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rıza" kavramını, insanın iç dünyasında bir tercihe tam olarak yatkınlık göstermesi ve onunla yetinmesi olarak açıklar. Ahireti bırakıp dünya hayatına razı olmak, insanın kendi potansiyelini küçümseyerek geçici ve değersiz olanı ebedi olana bilerek tercih etmesidir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki "razı olma" eyleminin sıradan bir kabullenme değil, derin bir inanç krizinin göstergesi olduğunu ifade eder. Görünmeyen ve gelecekte olan ahiret nimetlerinin, göz önündeki acil ve peşin dünya hazları karşısında inandırıcılığını yitirmesi; bireyin psikolojik olarak geçici hazlara teslim olmasıdır.
ed-dünyâ (الدُّنْيَا)
Kök: d-n-y
İbn Fâris, d-n-y kökünün yakınlık, bitişiklik ve aynı zamanda değer/konum olarak aşağıda, alçakta olma anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, bu ismin içinde yaşanılan hayata verilmesinin iki temel nedeni olduğunu belirtir: Birincisi, ahirete kıyasla zaman olarak insana daha "yakın/peşin" olması; ikincisi ise değer ve ontolojik mertebe olarak ahiretten çok daha "aşağı/düşük" bir konumda bulunmasıdır.
Toshihiko Izutsu, d-n-y kökünü Kur'an'ın en temel karşıtlıklarından (dünya-ahiret) birinin kutbu olarak inceler. Dünya kelimesinin yapısında, onun mutlak ve kalıcı bir değer olmadığına, aksine her zaman ahiret ekseninde ve ona zıt olarak tanımlanan geçici bir durak olduğuna dair ontolojik bir uyarı yattığını vurgular.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak saf Arapça ("yakın/aşağı" kökünden) olduğunu teyit etmekle birlikte; kelimenin bu kökten türetilerek teolojik bir kavram haline gelmesinin ve ahiret karşısında "geçici olan şimdiki yaşam" formunda kullanılmasının, Süryani Hristiyan edebiyatındaki dünyayı küçümseyen çileci (asketik) terminolojinin Arap dini düşüncesine yansıması olabileceğini belirtir.
el-âhiret (الْاٰخِرَةِ)
Kök: e-h-r
İbn Fâris, e-h-r kökünün bir şeyin sonu, geride kalması, gecikmesi ve ardından gelmesi anlamlarına geldiğini belirtir. İlk olanın (evvel) mutlak zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, ahiret kelimesini dünya hayatının bitişinin ardından başlayacak olan nihai ve son yaşam formu olarak tanımlar. Ontolojik sıraya göre dünyadan sonra (gecikerek) geldiği için bu isimle anılır.
Toshihiko Izutsu, ahiret kavramının Kur'an'ın semantik alanında dünyanın ontolojik değerini sıfırlayan veya göreceleştiren nihai referans noktası olduğunu analiz eder. Ayette dünya hayatının ahirete tercih edilmesinin eleştirilmesi, geçici olanın (yakın olanın) kalıcı olana (sonra gelecek olan mutlak gerçeğe) körce bir miyoplukla değişilmesidir.
metâ' (مَتَاعُ)
Kök: m-t-a
İbn Fâris, m-t-a kökünün kısa bir süreliğine faydalanılan, kalıcılığı olmayan, zamanla tükenen ve yok olan menfaat anlamlarına geldiğini açıklar. Yolcunun yolculuk esnasında tüketmek üzere yanına aldığı azık da bu kökten "metâ" olarak isimlendirilir.
Râgıb el-İsfahânî, metâ kavramını, insanın kendisinden bir anlık lezzet ve fayda devşirdiği ama asla ebediyet vaat etmeyen her türlü araç ve gereç olarak tanımlar. Dünya hayatının metâ olması, onun bir varış noktası (hedef) değil, sadece ahirete giden yolda kullanılıp tüketilecek bir vasıta olduğunu gösterir.
Gabriel Said Reynolds, "metâ" kelimesinin Kur'an'daki kullanımını Geç Antik Çağ dini bağlamıyla örtüştürerek analiz eder. Yahudi ve Hristiyan metinlerinde de fiziksel dünyanın ve hazların "sadece bir yol azığı" veya "geçici bir gölge" olduğuna dair yoğun vurgular bulunduğunu; Kur'an'ın metâ kavramıyla, müminleri yeryüzünü nihai bir vatan sanma yanılgısına karşı, ortak Ortadoğu monoteist hafızasını canlandırarak uyardığını tahlil eder.
kalîl (قَل۪يلٌ)
Kök: k-l-l
İbn Fâris, k-l-l kökünün miktar, hacim veya değer bakımından azlık, küçüklük ve yetersizlik anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kalîl kelimesinin çokluğun (kesret) zıddı olduğunu, hem sayısal yetersizliği hem de zamansal kısalığı ifade ettiğini söyler. Dünya nimetlerinin ahiret nimetleri karşısındaki konumu, mutlak bir sonsuzluğa oranla matematiksel ve felsefi olarak "hiç hükmünde bir azlık"tır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla