يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هٰذَاۚ وَاِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْن۪يكُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ٓ اِنْ شَٓاءَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 28. Ayet
Daralt
X
-
27. Artık bunun ardından Allah dilediğinin de tövbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.
28. Ey iman edenler! Bilin ki Allah'a ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir. Allah bilmekte, hikmetle yönetmektedir.
Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir. Yani onların fiilleri necistir. Yapmış oldukları ibadetlerinde necislik vardır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu ilâhi beyanda bildirdiği durumdur: "İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerdir". Cenâb-ı Hak şeytanın işini necis saymıştır. Buna göre onların yapmış oldukları ibadetler de necistir. Haccı yasaklamak, Allah'tan başkasına ibadet etmeyi yasaklamak demektir. Çünkü bu bölge, Allah'tan başkasına ibadet etmekten temizlenmiştir. Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları "onların yaptıkları necistir" demiştir. Bazıları "onların durumları necistir" demiştir. En uygunu, onların yaptıklarının necis olduğu yorumudur. Çünkü Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir mealindeki beyan yergi konumundadır. Yaptıklarının necisliği dolayısıyla yerilmeleri ve kötülenmeleri mümkün değildir. Bu durum, söz konusu yerginin yaptıkları kötü davranışlar dolayısıyla olduğunu göstermektedir. Bu tıpkı "İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerdir" mealindeki beyan gibidir. Cenâb-ı Hak şeytanın işinin pis ve necis olduğunu bildirmiştir. Buna göre Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir mealindeki beyanın, "fiilleri necis" anlamında olması mümkündür. Çünkü bu onların yaptığı şeylerdendir. Yaptıklarından dolayı da yergiyi hak etmişlerdir. Onların hallerinde ise kendilerinin bir etkisi bulunmamaktadır.
Ey iman edenler! Bilin ki Allah'a ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Yasak, Mescid-i Harâm'a girmenin kendisi hakkındadır. Bize göre Mescid-i Harâm'a girme yasağı, hac için ve ibadet etmek için Mekke'ye girme yasağıdır. Bu görüşün çeşitli delilleri mevcuttur. Bunlardan biri bu yıldan sonra mealindeki beyandır. Eğer sadece Mescid-i Harâm'a girmeyle ilgili olsaydı bu yılda girmelerini yasaklama diğer yıllardan daha uygundu. İkincisi, eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir mealindeki beyandır. Üçüncüsü, "Biliniz ki bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir" mealindeki hadistir. Ayetin sonunda da buna delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir buyurmuştur. Yoksulluk endişesi, onları Mekke'ye almamakla olur. Çünkü eğer söz konusu yasak, sadece Mescid-i Harâm'a girmeye yönelik olsaydı, onların böyle bir endişesi olmazdı. Zira müşrikler gelirler ve ticaret için Mekke'ye girerlerdi. Dolayısıyla onların böyle bir endişesi de olmazdı. Veya şöyle de denilebilir: Cenab-ı Hak Mescid-i Harâm'ı zikretmiştir, çünkü onlar Kâbe'ye ve burada haccetmeye yöneliyorlardı. Dolayısıyla Mescid-i Harâm'a girmeyi yasaklamak, haccın kendisini yasaklamak olmaktadır. Bu, Resulullah'tan nakledilen bir rivayette bildirilmiştir. Buna göre göre o, Ali'yi hac seferine dört hususu tebliğ etmek üzere göndermiş ve insanlara şöyle çağrıda bulunmasını emretmiştir: Cennete mümin kimseden başkası giremez. Resulullah ile antlaşması bulunan kimsenin süresi antlaşmanın bitimine kadardır. Bu süre dolduğunda Allah ve resulü müşriklerden beridir. Hiçkimse Kâbe'yi çıplak tavaf etmeyecektir. Bu seneden sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir. Dolayısıyla Mescid-i Harâm'a girmeye dair yasak, haccın kendisini yasaklamak demektir. Çünkü hac ibadetinde, kendisine yönelinen yer Kâbe'dir. Cenab-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu görmez misin: "Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır"; "Hac ve umre yaparak Beytullah'ı ziyaret eden bir kimsenin bu yerleri tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur"; " ... ve o kadim evi tavaf etsinler". Cenab-ı Hak bu ayetlerde Kâbe'yi zikretmiştir. Burada kastedilen İslam ve küfür dönemlerindeki hactır. Yasak da buna göredir. Fakat Cenab-ı Hak, Kâbe içerisinde bulunduğu için Mescid-i Harâm'ı zikretmiştir. Eğer bizim belirtmiş olduğumuz şekilde ise, dilersen ayetin sonunu baş tarafının tefsiri yapabilirsin. Bu, eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir mealindeki beyandır. Zira belirttiğimiz üzere eğer yasak, diğer bölgeler değil sadece Mescid-i Harâm'a girmeye yönelikse, onlarda yoksulluk endişesi olmaz. Çünkü onlar Mekke'ye girerler ve orada ticaret yaparlar, fakat Mescid-i Harâm'a girmezlerdi. Dilersen de ayetin başını son tarafının tefsiri yapabilirsin. Bu, artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar mealindeki ilâhi beyandır. Bu, sözünü ettiğimiz yorumdur. Belirtmiş olduğumuz yoruma göre bu durum müşriklerin Mescid-i Harâm'a giremeyeceklerini göstermektedir. Ali b. Ebu Talib'in (r.a.) rivayeti de buna işaret etmektedir. Zimmilere ve bunlardan olan kölelere gelince -en doğrusunu Allah bilir ya- bunlar haccetmeyen kimseler olduklarında ayetin kapsamına girmezler. Eğer denilirse ki: Ali'den şöyle bir söz nakledilmiştir: "Biliniz ki Harem bölgesine hiçbir müşrik giremez': O, haccı bu sözünde belirtmemiştir. Buna şöyle cevap verilir: Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben "bu seneden sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir" diye çağrıda bulundum. Dolayısıyla belirttiğimiz üzere Hz. Ali'nin, "Harem bölgesine hiçbir müşrik girmez" sözü hac manasındadır. Resulullah'ın köle ve cariyelerin Mescid-i Harâm'a girmelerine izin verdiği rivayet edilmiştir. Cabir b. Abdullah'tan rivayet edildiğine göre Resulullah şöyle demiştir: "Müşrikler, köle ve cariye olanlar hariç, bu seneden sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar". Köle ve cariyenin istisna edilmesi şu sebepten dolayı olabilir: Köle haccetmek ve ibadet etmek için Mescid-i Harâm'a girmez. 0, sahibi müslüman ise sadece onun hizmeti için girer. Bazı rivayetlerde "zimmi olan hariç" ifadesi geçmektedir. Cabir b. Abdullah'tan mevkuf bir şekilde benzeri, yani "veya zimmilerden biri" ifadesi rivayet edilmiştir. Bunda Ebu Hanife'nin "Kâfirin Mescid-i Harâm'a girmesinde bir sakınca yoktur" görüşüne dair delil vardır. ° şöyle demiştir: Bu kimse iman etmek için Allah'ın kelâmını işitmek isterse bundan alıkonur mu? ve kelamı işittiren kişiye, bu müşrik kelamı işitsin diye ona gitmesi emredilir mi ne dersin? Dolayısıyla bu durumda güvenlik bölgesine ulaştırma emri müşrik için olur, devlet başkanı için olmaz. Bu duruma göre bunda bir sakıncanın olmadığı anlaşılmaktadır. Daha önce belirttiğimiz üzere ayetin zahirinde Mescid-i Harâm'a girmeye ilişkin bir yasağa dair delil bulunmamaktadır. Bilakis Mescid-i Harâm'ın bildirilmesinden maksat, belirttiğimiz üzere hac ve Allah'tan başkasına ibadet etmedir. "-Yerli olsun dışarıdan gelmiş olsun bütün insanlar için (ibadet yeri) yaptığımız- Mescid-i Haram" mealindeki beyanı ve Mekke'nin tüm yolunun bu olduğunu görmez misin? "Nihayet varacakları yer o kadim evdir" mealindeki ilâhi beyan da böyledir. Harem bölgesinin tümü kurban kesim yeridir. Ancak bunun manası -en doğrusunu Allah bilir ya- belirtmiş olduğumuz gibi müşriklerin hac etmek üzere buraya girmemeleridir. Görmez misin biz müşriklerin bu çağrıdan sonra hala Harem bölgesinde ikamet etmiş olduklarını ve oradan çıkmamış olduklarını biz bilmekteyiz. Yine buna işaret eden hususlardan biri ''Ancak Mescid-i Haram yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesnadır. Onlar size verdikleri söze sadık kaldıkları sürece siz de onlara verdiğiniz sözde durun" mealindeki beyandır. Eğer bundan maksat antlaşma mekânı ise bu antlaşma, Hudeybiye günü ağacın altındaki antlaşmadır. Bu yer Mescid-i Harâm'dan kabul edilmiştir, oysa burası Kâbe'den (mescit) uzak mesafededir. Eğer bundan maksat antlaşma yapılanlar ise bu kimseler Ali (r.a.) söz konusu çağrıda bulunduğu sırada Mekke'nin dışındaydılar. Çünkü Mekkeliler daha önce Resulullah burayı fethettiğinde müslüman olmuştu. Dolayısıyla bunlar, Mescid-i Harâm'da Mekke dışından gelenlerle Harem ve çevresinde birlikte bulunmuşlardır.
Bilin ki Allah'a ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Bu beyan farklı anlamlara gelebilir. Bunlardan biri şudur: Onların Mescid-i Harâm'a yaklaşmalarına müsaade etmeyin. İkincisi, onlara Mescid-i Harâm'a yaklaşmamalarını söyleyin. Üçüncüsü, müjdeleme manasındadır. Yani eğer onlara bunu söylerseniz, onlar bundan sonra yaklaşamazlar.
Eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir. Denildi ki: Müşrikler Mekke'den çıkarıldıkları için yoksulluktan korkmuşlardır. Çünkü Mekke halkının geçimi uzak bölgelerden gelenlerle sağlanıyordu. Onların refahı ve ticareti uzak bölgelerden gelen insanlar aracılığıyla idi. Fakat Allah onlara, Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir mealindeki ilâhi beyanla refah ve zenginlik vadetti. Bazı âlimler şöyle demiştir: Dilerse anlamına gelen "in şâe" (إن شاء) beyanı, Cenâb-ı Hakk'ın onlara bazı vakitlerde zenginlik vadettiğini göstermektedir. Bazıları şöyle demiştir: "İn şâe" (إن شاء) beyanı Resulullah'tandır. Çünkü Cenâb-ı Hak resulüne, dilerse onları zenginleştireceğini onlara bildirmesini emretmiştir. Ona, vadettiği her şeyde istisna yapması emredilmiştir. Tıpkı "Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, 'Şu işi yarın yapacağım' diye söyleme" mealindeki beyanda olduğu gibi. Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir mealindeki beyan şu manaya da gelebilir: Oradan çıkarılan bu kimseler aracılığıyla. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara ticareti, kazancı ve bunlar aracılığıyla elde ettikleri karları sevdirmiştir. Bu durum onları İslam'a girmeye sevkedecektir. Neticede müslüman olacaklar ve İslam'a gireceklerdir. Bu ticaret sevgisi onları İslam'a sevkedecektir. Dolayısıyla müslümanların zenginliği bunlar aracılığıyla olacaktır. Bu durum, onların ticaret ve kazanç sevgilerinin onları hicret etmemeye sevketmesi gibidir. "Durgunluğa uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz" mealindeki beyan bunu ifade etmektedir. İlk durum da bunun gibidir. Bazıları şöyle demiştir: Allah size -dilerse- kendi ıütfuyla bolluk verir. Buradaki bolluk, Cenab-ı Hakk'ın bunu takip eden ayette bildirmiş olduğu cizyedir.
Allah bilmektedir. İçlerinde gizlemiş oldukları yoksulluk korkusunu. Veya onların lehinde ve aleyhinde olanı ve kimler aracılığıyla onların bolluk sahibi olacaklarını bilmektedir. Hikmetle yönetmektedir. Emrinde ve hükmünde.
Eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir. Bu beyanda Hz. Muhammed'in (s.a.) nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü onların bu düşüncelerini içlerinde sakladıkları bilinmektedir. Sonra Resulullah onlara bunu bildirmiştir. Bu gerçek, Resıllullah'ın, içlerine gizledikleri fakirlik korkusunu Allah katından öğrendiğini ashabın bildiğini göstermektedir.
Yorumu Yorumla
-
Yâ Eyyühellezîne (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ)
Bu ifade, Arapçada bir nida (seslenme) kalıbıdır. "Yâ" nida harfi, "eyyühâ" uyarı ve tenbih edatı, "ellezîne" ise ilgi zamiridir (ism-i mevsul). Birlikte "Ey o kimseler ki..." anlamına gelir ve kendisinden sonra gelen "âmenû" (iman ettiler) fiiline bağlanarak "Ey iman edenler!" şeklinde çevrilir.
İbn Fâris, nida edatlarının kullanımındaki amaca dikkat çekerek, bu tarz uzun ve vurgulu seslenişlerin muhatabın dikkatini çekmek, söylenecek olan meselenin ciddiyetini ve önemini vurgulamak için kullanıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Yâ eyyühellezîne âmenû" hitabının Kur'an'da sadece Medine döneminde inen hukuki ve toplumsal yükümlülükler içeren ayetlerde kullanıldığını söyler. Bu hitap, inananlara sıradan bir kalabalık olarak değil, belirli bir "iman sözleşmesine" sadakatle bağlı şuurlu bir topluluk (ümmet) olarak seslenir ve onlara yüklenen ağır sorumlulukların meşruiyetini hatırlatır.
Âmenû (آمَنُوا)
Sözcüğün kökü "e-m-n" harflerinden meydana gelir. Güvenmek, korkudan emin olmak, tasdik etmek ve teslim olmak anlamlarına gelir. Ayetin başında nida edatıyla birlikte "Ey iman edenler" kalıbı içinde yer alır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın kalbindeki her türlü yalanlamanın ve şüphenin bertaraf edilerek, yerine mutlak bir tasdik ve huzurun yerleşmesi durumunun bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, imanı nefsin hakikati kalben onaylaması ve Yaratıcı'ya tam bir teslimiyetle güvenmesi olarak tanımlar. Ayette doğrudan "iman edenlere" seslenilmesi, onlardan istenecek olan siyasi, ahlaki veya mali yükümlülüğün temel motivasyonunun ve itici gücünün sadece bu "iman" eylemi olduğuna işaret eder. İman, kişiyi pasif bir inançlı olmaktan çıkarıp, aktif bir sorumlu haline getirir.
İnnemâ (إِنَّمَا)
Bu kelime, "inne" (şüphesiz/muhakkak) pekiştirme edatı ile "mâ" (ancak/sadece) hasr (sınırlama) edatının birleşmesinden oluşur. Anlamı "Ancak, sadece, muhakkak ki şu böyledir" şeklindedir.
Râgıb el-İsfahânî, "innemâ" edatının cümleye hasr (sınırlama) anlamı kattığını, yani hükmü sadece kendisinden sonra zikredilen şeye tahsis edip, diğer ihtimalleri kesin olarak dışarıda bıraktığını belirtir. Ayette "Müşrikler ancak bir necis/pisliktir" denilmesi, onların durumunu şüpheye yer bırakmayacak mutlak bir yargıyla sabitler.
El-Müşrikûne (الْمُشْرِكُونَ)
Sözcüğün kökü "ş-r-k" harflerinden meydana gelir. Ortak olmak, pay sahibi olmak, iki şeyin birbirine karışması anlamlarına gelir. İsm-i fail çoğul formu olan bu kelime, "Allah'a zatında, sıfatlarında veya otoritesinde ortak koşanlar" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde mülkiyette ve yetkide ortaklık bulunması fikrinin yattığını belirtir. Şirk, yaratıcının mutlak ve tekil egemenliğini başka varlıklarla paylaştırma (ortak atama) iddiasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, şirki ikiye ayırır: Büyük şirk (Allah'a uluhiyette ortak koşmak) ve küçük şirk (gösteriş/riya). Bu ayette kastedilenler, tevhidin en büyük düşmanı olan, Kabe'yi putlarla dolduran ve İslam'ı yok etmeye çalışan "büyük şirk" ehli Mekkeli ve çevresindeki putperestlerdir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "şirk" kavramını, tevhid eksenli yeni dünya görüşünün tam karşısına yerleştirdiğini analiz eder. Izutsu'ya göre müşrik, evrenin yegane sahibi olan Allah'ın mülküne haksız yere ortaklar atayan, dolayısıyla ilahi teolojik dengeyi (kıst) kökünden bozan kişidir. Bu nedenle müşriklerin ontolojik (varoluşsal) durumu Kur'an nazarında mutlak bir bozulmayı temsil eder.
Necesün (نَجَسٌ)
Kelimenin kökü "n-c-s" harfleridir. Pis, kirli, murdar, iğrenç ve tabiatı itibarıyla uzak durulması gereken şey demektir. Ayette müşriklerin "innemâ" edatıyla tahsis edilen mutlak varoluşsal sıfatı olarak yer alır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının hem fiziksel hem de manevi anlamda fıtratın iğrendiği, tiksinti uyandıran ve temizliğin zıddı olan mutlak pislik olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "neces" kavramını bedensel/maddi pislik ve inançsal/manevi pislik olmak üzere ikiye ayırır. Ayette müşriklerin doğrudan "neces" olarak nitelenmesi, onların bedenlerinin fiziksel olarak çamurlu veya kirli olması anlamına gelmez (fıkhi olarak müşriğin bedeni zatında necis sayılmaz). Buradaki neces, onların "şirk" inancının ruhlarında, akıllarında ve ahlaklarında yarattığı derin teolojik ve ontolojik "kirliliktir".
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın bu edebi tasvirindeki (beyan) sarsıcı etkiye dikkat çeker. Müşrikler Kabe'yi onararak ve hacılara su vererek kendilerini "en temiz, en seçkin ve en dindar" zümre (Mekke elitleri) olarak görüyorlardı. Kur'an "neces" kelimesini bir sıfat (necis) olarak değil, doğrudan bir isim (neces/pisliğin ta kendisi) olarak kullanarak, onların o kibirli ve sahte "kutsallık" algılarını en ağır iğrenme (tiksinti) ifadesiyle yerle bir eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fıkhi (hukuki) bağlamda bu kelimenin siyasi bir kopuşu ifade ettiğine değinir. Müşriklerin manen "necis" sayılması, onların Mescid-i Haram gibi tevhidin ve temizliğin mutlak merkezi olan bir mekana artık siyasi, idari veya ibadet amacıyla yaklaşmalarını (girmelerini) hukuken yasaklayan temel illettir (gerekçedir).
Felâ Yakrabû (فَلَا يَقْرَبُوا)
Sözcüğün kökü "k-r-b" harflerinden meydana gelir. Yakın olmak, yaklaşmak ve bir şeyin civarında bulunmak demektir. Ayette yasaklama (nehiy) kipiyle "öyleyse yaklaşmasınlar / yaklaştırmayın" manasında yer alır.
İbn Fâris, kökün asıl manasının uzaklığın ve mesafenin tam zıddı olan "bir varlığa mekânsal, zamansal veya manevi olarak bitişme/yanaşma" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kurb" eyleminin sadece fiziksel olarak dokunmak değil, o bölgenin sınırlarına dahil olmak (harem bölgesine girmek) anlamına geldiğini söyler. Müşriklerin manevi kirliliği (neces) kesinleştiği için, onların artık tevhidin merkezine yaklaşmalarına bile izin verilmez. Bu emir, Mekke'nin ve Kabe'nin yönetiminin, ziyaretinin ve kutsiyetinin sadece "temiz" olanlara (müminlere) tahsis edildiğinin siyasi ve hukuki ilanıdır.
El-Mescide'l-Harâme (الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ)
Kelimenin kökü "s-c-d" (secde etmek) ve "h-r-m" (yasaklamak, saygı duymak) harfleridir. Mescid-i Haram, "saygıdeğer, dokunulmaz, çatışmanın ve kan dökmenin yasak olduğu secde/ibadet mekanı" demektir. Kabe'yi ve onu çevreleyen alanı ifade eder.
İbn Fâris, "haram" kökünün temelinde bir şeye erişimin engellenmesi, yasak konulması ve ihlalinin ağır bir suç sayılması olduğunu belirtir. Haram, saygınlığından dolayı müdahale edilemeyen, koruma altındaki kutsal değerdir.
Râgıb el-İsfahânî, mescid kelimesinin secde yeri olduğunu, haram sıfatının ise o mekanın mutlak dokunulmazlığını tescillediğini söyler. Ayette müşriklerin "neces" olarak nitelenip bu "haram" (kutsal/dokunulmaz) mekana yaklaşmalarının yasaklanması, "şirk ile tevhidin", "pislik ile temizliğin" aynı mekanda bir arada bulunamayacağı teolojik ilkesini mekansal (coğrafi) bir hukuka dönüştürür.
Ba'de (بَعْدَ)
Zaman veya mekan bildiren bir zarftır. "Sonra, ardından, -den geriye" anlamlarına gelir. Kable (önce) kelimesinin zıddıdır.
İbn Fâris, bu zarfın bir şeyin diğerini takip etmesi, sıraya girmesi ve bir zaman diliminin bitip yenisinin başlaması durumunu ifade ettiğini belirtir.
Âmihim (عَامِهِمْ)
Kelimenin kökü "a-v-m" harfleridir. Yüzmek, akıp gitmek ve yıl (sene) anlamlarına gelir. "Âm" kelimesi, bir tam yılı ifade eder. Ayette "onların bu yılı" (âmihim) tamlaması içerisinde geçer.
İbn Fâris, kökün asıl manasının suyun üzerinde yüzmek veya zamanın kesintisiz bir şekilde akıp gitmesi olduğunu belirtir. Bu akışkanlık sebebiyle 12 aylık döneme de "âm" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "âm" ile "sene" kelimesi arasındaki ince farka dikkat çeker. "Sene" genellikle kıtlık, kuraklık ve zorluk yılları için kullanılırken (Sene-i Yusuf gibi); "âm" kelimesi bolluk, rahatlık veya belirli bir olayın gerçekleştiği nötr "yıl" için kullanılır. Ayetteki "bu yıllarından sonra" (ba'de âmihim hâzâ) ifadesi, Tevbe Suresi'nin (berâet ilanının) okunduğu Hicri 9. yılı işaret eder ve yasağın kesin olarak yürürlüğe girdiği miladı (tarihi anı) netleştirir.
Hâzâ (هَٰذَا)
Arapçada işaret zamiridir. "Bu, şu" anlamlarına gelir ve yakında olan, göz önündeki veya sözü edilen nesneyi/zamanı işaret etmek için kullanılır. Ayette "âm" (yıl) kelimesini işaret ederek "bu yıllarından sonra" (içinde bulunulan mevcut yıl) manasını pekiştirir ve yasağın tarihini kesinleştirir.
Hıftüm (خِفْتُمْ)
Sözcüğün kökü "h-v-f" harflerinden meydana gelir. Korkmak, endişe duymak, çekinmek ve tehlike beklemek anlamlarına gelir. Şart edatıyla (ve in hıftüm / ve eğer korkarsanız) birlikte geçmiş zaman fiili olarak yer alır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın hoşlanmadığı, kendisine zarar verecek bir durumun yaklaşmasından dolayı kalbinde duyduğu sarsıntı, paniği ve sakınma halini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, havf kavramını, beklenen bir zararın veya kaybın insan zihninde yarattığı endişe olarak tanımlar. Müşriklerin Harem bölgesine girmesinin yasaklanması, Mekke ekonomisinin büyük ölçüde dayandığı (müşrik hacıların getirdiği) ticari gelirin kesilmesi demekti. Müslümanların "fakirlikten korkmaları" (hıftüm ayle), bu siyasi ambargonun yol açacağı devasa ekonomik durgunluk (resesyon) endişesini çok insani ve sosyolojik bir gerçeklik olarak ifade eder.
Ayleten (عَيْلَةً)
Kelimenin kökü "a-y-l" harfleridir. Fakirlik, yoksulluk, muhtaç olmak, ihtiyaç sahibi olmak ve darlık çekmek demektir. Ayette, Müslümanların ticari boykottan dolayı endişe ettikleri ekonomik sıkıntıyı (fakirliği) ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin kendi sınırlarını aşması, ağır gelmesi ve yük olması olduğunu belirtir. Kişinin geçim derdi (nafakası) kendisine ağır geldiğinde ve buna gücü yetmediğinde ortaya çıkan duruma "ayle" (fakirlik) denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, ayle kelimesini insanın temel ihtiyaçlarını karşılayamaması, maddi sıkıntıya düşmesi olarak açıklar. Müşrik hacıların Kabe'den men edilmesiyle doğacak olan bu "fakirlik" (ayle) korkusu, Kur'an'ın teolojik ilkeleri koyarken toplumun maddi gerçekliklerini de (ekonomi) nasıl dikkate aldığını ve bu kaygıları tedavi eden bir söylem geliştirdiğini gösterir.
Arthur Jeffery, kelimenin Arap Yarımadası'ndaki ticari ve ekonomik lügatle doğrudan ilişkili olduğunu belirtir. Kur'an, tevhidi bir yasak koyarken, o yasağın Mekkeli tüccarların (müminlerin) zihninde yaratacağı seküler ve ekonomik "ayle" (yoksulluk) korkusunu görmezden gelmez, bizzat ayetin konusu yapar.
Yuğnîküm (يُغْنِيكُمُ)
Sözcüğün kökü "ğ-n-y" harflerinden meydana gelir. Zengin etmek, muhtaç olmaktan kurtarmak, kifayet etmek ve ihtiyaçları karşılamak anlamlarına gelir. İf'al babında geniş zaman fiili olarak "sizi zengin edecektir / yoksulluğunuzu giderecektir" (fe-sevfe yuğnîküm) manasında yer alır.
İbn Fâris, kökün asıl manasının fakirliğin (ayle) ve acziyetin tam zıddı olan "kifayet, yeterlilik ve kimseye muhtaç olmama durumu" (ğınâ) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ğınâ kavramını bir varlığın veya ilahi lütfun insanın ihtiyacını karşılayıp onu darlıktan kurtarması olarak tanımlar. Ayette Müslümanların "fakirlik" (ayle) korkusuna karşı, Allah'ın onları kendi lütfuyla "zengin edeceği" (yuğnîküm) vaadi, ekonomik krizin ve piyasa daralmasının (müşriklerin gelmemesinin) rızık üzerinde belirleyici olmadığı, asıl Rezzak'ın (rızık verenin) Allah olduğu gerçeğini zihinlere yerleştirir.
Allâhu (اللَّهُ)
Kelimenin kökeni etimolojik olarak "e-l-h" (ilâh) kökünden gelir. Belirli harf-i tarif alarak "el-ilâh" formundan "Allah" lafzına dönüştüğü kabul edilir. İbadet edilen, rızık veren, uluhiyet sıfatını kendinde barındıran mutlak Yaratıcı'nın özel ismidir.
Ayette "zengin kılacak" (yuğnîküm) fiilinin faili olarak zikredilmesi, ekonomik refahın ve rızkın müşrik hacıların gelişine veya beşeri ticarete değil, doğrudan Allah'ın tasarrufuna ve takdirine bağlı olduğu inancını pekiştirir.
Fadlihî (فَضْلِهِ)
Kelimenin kökü "f-d-l" harfleridir. Artmak, çoğalmak, hak edilenden fazlasını vermek, ihsan, lütuf ve cömertlik anlamlarına gelir. Ayette harf-i cer ile "O'nun fazlından/lüttfundan" (min fadlihî) şeklinde yer alır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin tam ölçüsünü aşıp ziyadeleşmesi (fazlalık) fikrinin bulunduğunu belirtir. Fazl, zorunlu olmayan, tamamen verenin cömertliğinden kaynaklanan ekstra lütuf ve bağıştır.
Râgıb el-İsfahânî, fadl kavramını adaletin (kıst) ötesine geçen bir iyilik (ihsan) olarak tanımlar. Allah'ın müminleri kendi "fadlından" zengin edeceğini bildirmesi, onların uğrayacağı ticari zararın sadece telafi edilmekle kalmayacağı, beklemedikleri kaynaklardan, ganimetlerden veya yeni ticari yollardan onlara hesapsız bir bolluk ve ihsan verileceği vaadidir.
Şâe (شَاءَ)
Sözcüğün kökü "ş-y-e" harflerinden meydana gelir. Dilemek, istemek, irade etmek ve bir şeyi gerçekleştirmeyi murat etmek demektir. Ayette "Eğer dilerse" (in şâe) şeklinde şartlı bir fiil olarak geçer.
İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyin varlık sahasına çıkmasını istemek ve onu vuku buldurmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" (dileme) kavramını ilahi iradenin bir şeyi kendi hikmetine uygun olarak seçmesi şeklinde tanımlar. Allah'ın zengin etme vaadini "in şâe" (dilerse) şartına bağlaması, rızkın kullar için bir "hak" değil, Allah'ın mutlak iradesine ve lütfuna bağlı bir "ihsan" olduğunu gösterir. Müminlerin Allah'ın gücünü test etmek yerine O'na teslim olmaları (tevekkül) gerektiği vurgulanır.
Alîm (عَلِيمٌ)
Kelimenin kökü "a-l-m" harfleridir. Bir şeyin hakikatini, gizli ve açık her yönünü en ince ayrıntısıyla bilmek demektir. Allah'ın "El-Alîm" ismi, ilminin her şeyi kuşattığını ifade eden mübalağalı ism-i faildir.
İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyi diğerlerinden ayıran belirgin iz ve kesin bilgi olduğunu belirtir. Allah'ın ilmi, hiçbir şüphe ve cehalet barındırmayan mutlak idraktir.
Râgıb el-İsfahânî, ayetin sonunda bu ismin yer almasının hikmetine değinir. Allah, Müslümanların içlerindeki fakirlik korkusunu, kimin samimi olarak teslim olduğunu, rızkın nereden ve nasıl geleceğini (ticaretin dengelerini) "en iyi bilendir" (Alîm).
Hakîm (حَكِيمٌ)
Sözcüğün kökü "h-k-m" harflerinden meydana gelir. Engellemek, hükmetmek, sağlam yapmak ve her işi yerli yerinde yapmak demektir. "El-Hakîm", her işi bir amaca ve hikmete dayalı olan, abesle iştigal etmeyen anlamına gelir.
İbn Fâris, kökün temelinde zulmü, hatayı ve yanlışı "men etmek" (engellemek) manasının bulunduğunu belirtir. Hikmet, bir şeyi olması gereken en doğru yerine koymaktır.
Râgıb el-İsfahânî, "hakîm" sıfatını ilim ile doğru eylemin birleşmesi olarak tanımlar. Allah'ın Hakîm olması, O'nun müşrikleri Harem'den men etme kararının da, Müslümanları zengin etmeyi dilediği vakte (şartlara) bağlamasının da rastgele değil, derin bir evrensel adalet (hikmet) ve sosyolojik yasa (sünnetullah) çerçevesinde gerçekleştiğini tescil eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla