Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 24. Ayet

    قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَـهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul in kâne âbâukum veebnâukum ve-iḣvânukum veezvâcukum ve’aşîratukum veemvâlun-ikteraftumûhâ veticâratun taḣşevne kesâdehâ vemesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum mina(A)llâhi verasûlihi vecihâdin fî sebîlihi feterabbesû hattâ ye/tiya(A)llâhu bi-emrih(i)(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısımakrabanız, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz ve hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, peygamberinden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah buyruğunu (kıyameti) gerçekleştirinceye kadar bekleyin. Allah günaha saplanmış kimseleri hidayete erdirmez.

      De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar. Bu beyan, "inanan, hicret eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat edenlerin Allah katındaki mertebeleri pek büyüktür. Muradına erecek olanlar da onlardır" mealindeki ilâhi beyanın karşılığındadır. Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız mealindeki beyanda bildirilenler, "babalarınızı dost edinmeyin" beyanından muradın babalar ve oğulların hepsi; "kardeşlerinizi dost edinmeyin" anlamındaki beyandan muradın da kardeşler ve bunlarla ilişkili olan herkes olduğunu göstermektedir. Bunun delili, ayetin sonunda bildirilen husustur. Nitekim Cenab-ı Hak Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız buyurmuştur. 0, oğulları, eşleri ve hısım-akrabayı zikretmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kazandığınız mallar. Bazıları "elde ettiğiniz mallar" demiştir. Ebu Bekir el-Esam şöyle demiştir: Kazandığınız mallar. Yani helal ve haram kıldıkları mallar. Onlar "Allah bu konuda bize izin vermiştir" diyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: "De ki: 'Allah'ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir kısmını helal, bir kısmını haram saymanıza ne demeli?' De ki: Buna Allah mı izin verdi yoksa Allah adına hüküm mü uyduruyorsunuz?" Durgunluğa uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz. Onlar bu ticaretlerinin sadece ticaretlerinin durgunluğundan değil, bitmesinden ve tamamen yok olmasından korkuyorlardı. Çünkü hicrette bütünüyle ticareti terketme söz konusudur.

      Eğer babalarınız, oğullarınız ve bildirilen diğerleri. Yani eğer bunlara itaat ve bunları razı etme, sizin için Allah'a ve resôlüne itaatten ve onları razı etmekten ve Allah'ın yolunda cihat etmekten daha sevimli ise, artık Allah buyruğunu (kıyameti) gerçekleştirinceye kadar bekleyin. Bu bir tehdit ifadesidir. Yani Allah buyruğunu gerçekleştirinceye kadar bekleyin. Yani azabını. Müfessirler şöyle demiştir: Allah Mekke'nin fethinde buyruğunu yerine getirinceye kadar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tühibbûne (تُحِبُّونَ)

        Sözcüğün kökü "h-b-b" harflerinden meydana gelir. Sevmek, arzulamak, bir şeye yönelmek ve tercih etmek anlamlarına gelir. Ayette, insanın dünyaya dair sahip olduğu şeylere karşı duyduğu derin bağlılığı ifade eden geniş zamanlı eylem olarak (seviyorsanız/tercih ediyorsanız) yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın kalbinin ve ruhunun bir şeye tutunması, onu kendine yakın bulması ve büyük bir şevkle ona yönelmesi fikrinin yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "muhabbet" (sevgi) eylemini, nefsin iyi ve faydalı olarak algıladığı bir şeye karşı duyduğu içsel arzu ve meyil olarak tanımlar. Ayette sayılan sekiz dünyevi unsurun (babalar, oğullar, kardeşler vb.) insanın fıtratında "sevilmesi/bağlanılması" normal olan şeyler olduğunu, ancak bu sevginin Allah ve Resûl'ünün sevgisini aşması durumunda (ehabbe) kınandığını vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve psikolojik bağlamını tahlil eder. Ona göre bu ayet, insanın varoluşsal zaaflarının (biyolojik bağlar, ekonomik güvenlik ve barınma) bir röntgenini çeker. İnsanın bu şeyleri "sevmesi" yasaklanmamıştır; yasaklanan şey, bu sevginin (tühibbûne) ilahi dava uğrunda yapılması gereken fedakarlıkların (cihad/hicret) önüne geçerek kişiyi pasifize etmesi ve dindarlığını dünyevi konforuna kurban etmesidir.

        Aşîretüküm (عَشِيرَتُكُمْ)

        Kelimenin kökü "a-ş-r" harfleridir. On (10) sayısı, bir araya gelmek, kaynaşmak ve birlikte yaşamak anlamlarına gelir. "Aşiret", insanın yakın akrabaları, kendi kabilesi ve sürekli bir arada yaşayıp yardımlaştığı topluluk demektir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir topluluğun birleşmesi, birbirine karışması ve dayanışma içinde olması olduğunu belirtir. Sayıların tamamlanmış hali olan on (aşere) sayısından türetilmesinin sebebi, aşiretin insanın sosyal çevresini ve dayanışma ağını "tamamlayan" bir bütün olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, aşiretin insanın en yakın ve kuvvetli sığınağı olduğunu söyler. Ayette babalar, oğullar, kardeşler ve eşlerden sonra "aşiret"in zikredilmesi, insanın bireysel halkasından çıkarak kendisini güvende hissettiği o devasa sosyal ve politik ağa (kabile) duyduğu aidiyeti ifade eder. Bu aidiyetin ilahi davadan üstün tutulması eleştirilmektedir.

        Toshihiko Izutsu, Cahiliye döneminin kabile (asabiyet) zihniyeti üzerinden kelimeyi okur. Izutsu'ya göre aşiret, bir bedevi için sadece bir akraba grubu değil, onun devletidir, hukukudur ve varoluşunun yegane koruyucusudur. Kur'an, ayette bu kelimeyi kullanarak inananlardan bu köklü, kadim ve "en çok sevdikleri" güvenlik mekanizmasını (aşireti) gerektiğinde inanç uğruna terk edebilmelerini, ontolojik merkeze sadece tevhid davasını almalarını ister.

        İktereftümûhâ (اقْتَرَفْتُمُوهَا)

        Sözcüğün kökü "k-r-f" harflerinden meydana gelir. Bir şeyi kazanmak, elde etmek, çalışıp çabalamak ve (mecazen) günah işlemek demektir. İfti'al babında, "çabalayıp kazandığınız, elde ettiğiniz" anlamında geçmiş zaman fiili olarak malları (emvâl) niteler.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin kabuğunu soymak, kazımak ve ortaya çıkarmak fikrinin bulunduğunu belirtir. İnsanın çalışarak, alın teri dökerek ve kazıyarak elde ettiği (kazandığı) mala ve mülke bu sebeple "iktiraf" edilen (kazanılan) şey denir.

        Râgıb el-İsfahânî, iktiraf eylemini bedensel veya zihinsel bir emek sonucunda bir şeyi kendine mal etmek olarak tanımlar. Ayette "kazandığınız mallar" denilmesi, insanın kendi emeğiyle elde ettiği servete karşı duyduğu mülkiyet hırsını ve o malı kaybetme korkusunu derinleştiren psikolojik bir vurgudur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ayetteki işlevine dikkat çeker. Miras yoluyla veya zahmetsizce gelen malın kaybedilmesi kolaydır. Ancak insanın "iktereftümûhâ" (gece gündüz çabalayarak kazandığı) servetini ilahi bir dava uğruna (cihad) riske atması nefse son derece ağır gelir. Ayet, insanın en zayıf noktası olan bu ekonomik varoluş kaygısına (sermaye birikimine) neşter vurmaktadır.

        Kesâdehâ (كَسَادَهَا)

        Kelimenin kökü "k-s-d" harfleridir. Ticaretin durması, malın elde kalması, alıcısının olmaması, durgunluk ve zarara uğramak demektir. Ayette, "kesada uğramasından/durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret" (ticâratun tahşevne kesâdehâ) tamlaması içerisinde geçer.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyin rağbet görmemesi, revaçta olmaması ve kendi pazarını (alıcısını) kaybetmesi olduğunu belirtir. Akıcılığın (revaç) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, kesad kavramını ticari döngünün bozulması ve malın değerini yitirerek tüccarı maddi krize sokması olarak açıklar. Hicret ve cihad emirleri, kurulu ticari düzeni, pazar ağlarını (müşriklerle yapılan ticareti) kökünden sarsacağı için inananların yaşadığı bu derin ekonomik endişeyi ve iflas korkusunu (kesâd) ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arabistan'ın ticari ekosistemiyle bağlantılı olduğunu ve o dönemin gelişmiş Mekke-Medine ticaret lügatine ait bir terim olduğunu belirtir. Kur'an, teolojik bir mesajı, tüccar bir toplumun (Arap elitlerinin) en çok anladığı ve en çok korktuğu "ekonomik kriz/durgunluk" diliyle formüle ederek, inancın bedelini son derece somut ve seküler bir korku üzerinden test eder.

        Ehabbe (أَحَبَّ)

        Sözcüğün kökü "h-b-b" harflerinden meydana gelir. Sevgi, muhabbet, arzu ve yöneliş demektir. İsm-i tafdil (kıyas) kalıbında "daha sevgili, daha sevimli, daha çok tercih edilen" anlamındadır.

        İbn Fâris, kökün insanın iç dünyasındaki en güçlü çekim kuvveti (sevgi) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ehabbe" kelimesinin bir şeyi diğerine göre nefse daha yakın bulmak ve onu bilinçli olarak üstün tutmak olduğunu söyler. Ayetin merkezindeki şart cümlesinde "Eğer bunlar size Allah'tan... daha sevimli (ehabbe) geliyorsa" denilerek, kalpteki değerler hiyerarşisi sorgulanır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın bu edebi kıyaslamasındaki sarsıcı etkiye (beyana) vurgu yapar. Sekiz devasa dünyevi unsur (baba, eş, mal, mesken vb.) terazinin bir kefesine, "Allah, Resûl ve cihad" terazinin diğer kefesine konur. İnsanın "ehabbe" (daha çok sevme/tercih etme) eylemi, bu iki kefe arasındaki dengeyi belirler. Eğer ibre dünyaya kayarsa, bu sadece bir sevgi sapması değil, imanın teolojik temellerinin çöküşüdür.

        Feterabbesû (فَتَرَبَّصُوا)

        Kelimenin kökü "r-b-s" harfleridir. Beklemek, gözetlemek, fırsat kollamak, pusuya yatmak ve bir şeyin başa gelmesini beklemek demektir. Emir kipi (fe-terabbesû) olarak "Öyleyse bekleyin / gözetleyin" anlamındadır ve burada şiddetli bir tehdit (vaîd) içerir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir hedefin gerçekleşmesi veya bir durumun ortaya çıkması için dikkatle ve sabırla pusu kurup beklemek fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "terabbus" eyleminin genellikle bir musibetin, belanın veya felaketin inmesini beklemek anlamında kullanıldığını söyler. Dünyayı ilahi rızaya tercih edenlere "bekleyin" denilmesi, onlara zaman tanındığı için değil, hak ettikleri ilahi cezanın gelmesinin an meselesi olduğu uyarısını taşıyan korkutucu bir retorik (tehdit) olduğu için söylenmiştir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin İslam hukukundaki "mühlet verme" prensibiyle çelişmediğini, aksine teolojik bir ültimatom olduğunu belirtir. Allah, dünyevi sevgilerini dinin önüne koyan bu pasif ve korkak zümreye anında bir ceza kesmez; "terabbus" (bekleme) emriyle onları kendi vicdanlarıyla ve yaklaşmakta olan ilahi müdahaleyle (Allah'ın emrini getirmesiyle) baş başa bırakarak derin bir psikolojik baskı uygular.

        Yetiye (يَأْتِيَ)

        Sözcüğün kökü "e-t-y" harfleridir. Gelmek, ulaşmak, gerçekleşmek ve bir işi yapmak anlamlarına gelir. Ayette "Allah'ın emri gelinceye kadar" (hattâ yeti'yallâhu bi-emrihî) şeklinde, bekleyişin (terabbusun) nihai sınırını ve sonucunu bildiren fiil olarak yer alır.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir yere veya duruma zahmetsizce, engellenemez bir şekilde yönelip ulaşmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin ilahi bir karar veya felaket için kullanıldığında, onun mutlaka gerçekleşeceğini ve hiçbir beşeri gücün onu durduramayacağını ifade ettiğini söyler. Allah'ın emrinin "gelmesi", inananları dünyevi bağlarıyla test eden o nihai ilahi imtihanın, cezanın veya hükmün tahakkuk etmesidir.

        Fâsikîn (الْفَاسِقِينَ)

        Kelimenin kökü "f-s-k" harflerinden meydana gelir. Sınırı aşmak, yoldan çıkmak, isyan etmek, kabuğunu yırtıp dışarı fırlamak ve ilahi itaatin dışına çıkmak demektir. Ayette "yoldan çıkmışlar/isyankârlar" anlamında, dünyayı ahirete tercih edenlerin teolojik statüsünü belirleyen son kelimedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının taze hurmanın kabuğunu çatlatıp içinden çıkması olduğunu belirtir. Dini terminolojide bu, kişinin hakkın, hukukun ve ilahi itaatin koruyucu dairesini (kabuğunu) yırtarak kasıtlı olarak isyan ve günah alanına çıkmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, fısk kavramını Allah'ın koyduğu sınırları ihlal etmek ve dürüstlükten sapmak olarak açıklar. Ayetin sonunda Allah'ın "fâsık" topluluğu doğru yola iletmeyeceğinin (lâ yehdi'l-kavme'l-fâsikîn) belirtilmesi, dünyevi sevgileri imana tercih etmenin basit bir zafiyet değil, kişiyi hidayetten koparan ve onu "fâsık" (yoldan çıkmış) statüsüne düşüren ağır bir isyan (fısk) olduğunu tesciller.

        Toshihiko Izutsu, Kur'ani erdemler sisteminde fısk kelimesinin rölüne dikkat çeker. Fâsık, inkar etmediği halde, Allah'ın emri (cihad/hicret) söz konusu olduğunda konfor alanını bozmayan, itaatsizleşen ve kasten sınır ihlali yapan kişidir. Bu ayetteki kullanımı, imanın sadece pasif bir tasdik olmadığını, ilahi davete uyulmadığında o inancın "fısk" (isyan) ile zehirlendiğini gösteren keskin bir ahlaki uyarıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X