Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 20. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne âmenû vehâcerû vecâhedû fî sebîli(A)llâhi bi-emvâlihim veenfusihim a’zamu deraceten ‘inda(A)llâh(i)(c) veulâ-ike humu-lfâ-izûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İnanan, hicret eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat edenlerin Allah katındaki mertebeleri pek büyüktür. Muradına erecek olanlar da onlardır.

      İnanan, hicret eden, Allah yolunda cihat edenler. İnananlar. Yani Resulullah'ı (s.a.) doğrulayanlar, Allah'tan haber verdiği her şeyde onun doğru olduğunu; davet ettiği, emrettiği ve sakındırdığı her şeyde onun haklı olduğunu kabul edenler. Onlar, zaten Allah'a iman ediyorlardı. Tıpkı onların "Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz" ve "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır" mealindeki beyanlarda bildirilen sözler gibi. Onlar Allah'a inanıyorlardı. Fakat peygamberleri ve onların nübüvvetlerini yalanlıyorlardı. Hicret edenler. Yani babalarından, kardeşlerinden, kabilelerinden, mallarından, evlerinden ve memleketlerinden ayrılanlar. Onlar, nefislerinin arzuladığı ve kalplerin meylettiği her şeyden ayrılmışlardır. Bunlar, sonraki ayette bildirilen meselelerdir. Yine onlar, dinlerine dair kaygıdan dolayı dinleri selam et bulsun diye bütün bunlardan ayrılmışlardır. Öyle ki eğer İslamdan önce dünya ve içindekilerin tümü onlara verilmiş olsaydı veya onlar en şiddetli tehditlerle ve korkularla tehdit edilmiş olsalardı ayette belirtilen babalarından, kardeşlerinden, kabilelerinden ve evlatlarından ayrılmazlardı. Sonra müslüman olduklarında ise Allah'ın rızasını kazanmak için bunlardan ayrıldılar, Resulullah'a (s.a.) bu konuda icabet ettiler. Cenab-ı Hak, bunu bize onların kalbinde dinin değerinin büyüklüğü ve onların yanında dinin önemi bilinsin diye bildirmiştir. Yine Cenab-ı Hak, Resulullah'ın (s.a.) ashabına yönelik imtihanların bizim imtihanımızdan daha şiddetli olduğu bilinsin diye bunu bize bildirmiştir. Çünkü onların imtihanları alışageldikleri durumun dışında ve yaratılışlarına aykırıydı. Zira insan fıtrat bakımından belirtmiş olduğumuz hususları seven bir varlık olarak yaratılmıştır. Buna karşın onlar, Rab'lerinin rızasını kazanmak için bunları terketmiş ve bunlardan ayrılmışlar, bu durumun kötülüğüne katlanmışlardır. Bizim imtihanlarımız ise daha önce geçen ve bilinegelen durumlardır. Dolayısıyla bunlar daha kolaydır.

      Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat edenler. Yani en lezzetli ve sevgili şeyleri Allah için harcayanlar. Bunlar mallar ve canlardır.

      Bunların Allah katındaki mertebeleri pek büyüktür. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Allah'ın birliğini doğrulayan, Medine'ye hicret eden, malı ve canıyla düşmana karşı cihat eden kimselerin Allah katındaki mertebeleri, kâfır oldukları halde Kâbe'yi imar etmek ve hacılara su dağıtmakla övünen kimselerden pek büyüktür. Bu âlimler "hacılara su verme ve Mescid-i Harâm'ın imar ve bakım işini (üstlenen kimseyi), Allah'a ve ahiret gününe inanıp Allah yolunda cihat eden kimseyle bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında bir değildirler" mealindeki beyan hakkında da benzer yorumu yapmışlardır. Fakat bize göre ayetin yorumu ve buradaki karşılığın anlamı şudur: Bu belirtilen kimselerin Allah katındaki mertebeleri, daha sonra müslüman olan ve bunlara yetişenlerden daha büyüktür.

      Muradına erecek olanlar da onlardır. "Fevz" (الفوز) sözlük anlamı itibariyle kazanmak demektir. Yani bunlar Allanın nimetlerini ve lütfunu kazananlar; Allah'ın azabından ve cezasından kurtulanlardır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمَنُوا)

        Sözcüğün kökü "e-m-n" harflerinden meydana gelir. Güvenmek, korkudan emin olmak, huzur bulmak ve tasdik etmek anlamlarına gelir. Ayette, hicret ve cihad eylemlerinin temel motivasyonu ve başlangıç noktası olan "iman etme" fiilini ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın kalbindeki her türlü korku ve şüphenin gitmesi, yerine sükûnetin, barışın ve güvenin (emn) yerleşmesi durumunun bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, imanı nefsin hakikati kalben onaylaması ve Yaratıcı'ya tam bir teslimiyetle güvenmesi olarak tanımlar. Ayette "iman ettiler" fiilinin, "hicret ettiler" ve "cihad ettiler" fiillerinden önce zikredilmesinin, imanın salt bir zihinsel kabul değil, en ağır bedensel ve mali fedakarlıkları doğuran varoluşsal bir kurucu eylem (ön şart) olduğunu gösterdiğini aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "iman" kavramının statik bir inanış değil, dinamik bir süreç olduğunu analiz eder. Izutsu'ya göre, bir önceki ayette eleştirilen müşriklerin Kabe'ye su dağıtma (sikâye) eylemi dışsal ve ritüelistik bir dindarlıktır. Buna karşın, bu ayetteki "âmene" fiili, insanın tüm varlığını, malını ve canını (nefsini) ilahi yolda feda etmesini sağlayan, kişinin ontolojik merkezini değiştiren köklü bir içsel inkılaptır.

        Hâcerû (وَهَاجَرُوا)

        Kelimenin kökü "h-c-r" harfleridir. Bir şeyi terk etmek, ayrılmak, uzaklaşmak ve bağları koparmak anlamlarına gelir. İslami terminolojide, inancını yaşayabilmek uğruna doğup büyüdüğü yurdu, aileyi ve kabileyi terk ederek başka bir diyara göç etmeyi (hicret) ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyden kopmak, onu arkada bırakmak ve aradaki ilişkiyi kesmek olduğunu belirtir. Bu kopuş hem fiziksel bir ayrılışı hem de zihinsel/duygusal bir reddiyeyi kapsar.

        Râgıb el-İsfahânî, hecr (terk etme) eylemini bedenen, dille ve kalple yapılan terkler olarak sınıflandırır. Ayetteki "hâcerû" (hicret ettiler) fiilinin, müminlerin sırf Allah'ın rızası için kendi evlerini, vatanlarını ve dünyevi rahatlarını bedenen terk etmelerini, aynı zamanda şirk toplumunun değer yargılarından da kalben uzaklaşmalarını ifade ettiğini söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki gelişimine dikkat çeker. Güney Arabistan (Saba) veya Habeş (Ge'ez) dillerindeki "h-g-r" (şehir, yerleşim yeri veya bir yerden ayrılmak) köküyle olan akrabalığına işaret eder. Jeffery'e göre Kur'an, bu kelimeyi sıradan bir "göç" (migration) anlamından çıkarıp, İbrahimi tektanrıcılık geleneğinde inanç uğruna yapılan kutsal ve kurumsal bir eyleme (exile for the sake of God) dönüştürmüştür.

        Angelika Neuwirth, hicret kavramının Kur'an'ın kronolojik gelişimindeki sosyo-politik anlamına vurgu yapar. Neuwirth'e göre "hâcerû" fiili, salt bir mekân değişikliği değil, kabilevi asabiyetin (kan bağının) tamamen reddedilip, yerine inanç temelli yeni bir toplum (ümmet) sözleşmesinin kabul edilmesidir. Hicret, İslam'ın siyasi ve hukuki bir varlık olarak tarih sahnesine çıkışının (Medine döneminin) kurucu eylemidir.

        Câhedû (وَجَاهَدُوا)

        Sözcüğün kökü "c-h-d" harflerinden meydana gelir. Takatini sonuna kadar kullanmak, güç sarf etmek, zorluklara göğüs germek ve çabalamak demektir. Ayette, iman ve hicretin ardından gelen, inancı korumak ve yüceltmek için yapılan topyekûn mücadeleyi (cihadı) niteleyen fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın sahip olduğu tüm enerjiyi (cühd) açığa çıkarması ve bu uğurda karşılaşacağı ağır meşakkatlere (cehd) katlanması fikrinin yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cihadı, düşmanın baskısına karşı kişinin elindeki tüm bedensel ve mali imkanları kullanarak gösterdiği direniş olarak tanımlar. Ayette hicret eyleminden hemen sonra gelmesinin, vatanı terk etmenin pasif bir kaçış olmadığını; aksine, yeni bir zeminde hakikati savunmak için daha büyük bir aktif mücadelenin (cihadın) başlangıcı olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, cihad kavramını imanın eylemsel ispatı olarak konumlandırır. Cahiliye Arabının savaşma (kıtal) motivasyonu yağma, kabile onuru veya intikam iken; "câhedû" fiili, savaşı ve çabayı tamamen "Allah yolunda" (fî sebîlillah) olma şartına bağlayarak bu eylemi dünyevi bir menfaat olmaktan çıkarıp, evrensel ahlaki ve teolojik bir göreve dönüştürür.

        Sebîlillâhi (سَبِيلِ اللَّهِ)

        Kelimenin kökü "s-b-l" harfleridir. Üzerinde yürünen açık yol, cadde, gidişat ve yöntem anlamlarına gelir. Ayette "Allah'ın yolu" tamlaması içerisinde kullanılarak, mücadelenin (cihadın) kime ve hangi gayeye adandığını belirler.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının rahatça uzayıp giden, belirgin ve pürüzsüz hat olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, sebîl kelimesini, insanı nihai hedefine ulaştıran meşru ve açık yol olarak tanımlar. Cihadın "sebîlillah" (Allah yolu) zarfıyla kısıtlanmasının, eylemin meşruiyet sınırını çizdiğini; şahsi çıkar, şöhret veya kavmiyetçilik için yapılan hiçbir fedakarlığın ilahi mizan bakımından değer taşımadığını ifade eder.

        Emvâlihim (بِأَمْوَالِهِمْ)

        Sözcüğün kökü "m-v-l" harflerinden meydana gelir. Sahip olunan şey, mülk, servet ve sermaye anlamına gelen "mâl" kelimesinin çoğuludur (emvâl). Ayette, cihadın ilk aracı olarak zikredilir.

        İbn Fâris, kökün temelinde insanın doğası gereği yöneldiği, arzuladığı ve meylettiği şey (meyl) fikrinin bulunduğunu belirtir. İnsanın servete karşı fıtri bir meyli olduğu için ona "mâl" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, mal kelimesinin insanın dünyevi ihtiyaçlarını karşıladığı her türlü maddi birikim olduğunu söyler. Ayette "mallarıyla" (bi-emvâlihim) ifadesinin canlardan (enfüs) önce zikredilmesinin hikmetini açıklar: Mal, canın yongası ve koruyucusudur. Savaşın lojistik altyapısının sağlanması, insanın kendi alın terinden vazgeçmesi, canını feda etmeden önce aşması gereken ilk büyük nefsani sınavdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke elitlerinin değer yargılarıyla karşılaştırmalı olarak analiz eder. Müşrikler mallarını Kabe'yi onarmak ve prestij elde etmek (imâret) için harcayarak övünürken; müminler mallarını tamamen karşılıksız ve büyük bir risk altında, İslam'ın varoluş mücadelesi (cihad) için harcamışlardır. Bu durum, malın salt kullanımından ziyade, hangi niyetle harcandığının belirleyici olduğunu gösterir.

        Enfüsihim (وَأَنْفُسِهِمْ)

        Kelimenin kökü "n-f-s" harfleridir. Ruh, can, hayat, nefes ve insanın kendi öz varlığı anlamlarına gelen "nefs" kelimesinin çoğuludur (enfüs).

        İbn Fâris, bu kökün temelinde varlığın hayat kaynağı olan nefes, soluk ve kan gibi can damarlarını temsil eden asli unsurların bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nefs kavramının insanın sahip olduğu en değerli varlık, yani doğrudan fiziksel ve biyolojik hayatı olduğunu söyler. Cihadın "canlarla" (bi-enfüsihim) yapılması, fedakarlığın ulaşabileceği son noktadır. Malını veren kişi yaşamaya devam eder; ancak canını ortaya koyan kişi, Allah'ın rızası uğruna dünyevi varoluşunu tamamen gözden çıkarmış demektir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "nefs" kavramına yüklediği anlamı analiz ederken, insanın kendi bencilliğinden (nefs-i emmare) sıyrılıp, o nefsi Yaratıcı'nın yolunda mutlak bir adanmışlıkla feda etmesinin, imanın ulaştığı en yüksek ahlaki ve ontolojik zirve olduğunu belirtir.

        A'zamu (أَعْظَمُ)

        Sözcüğün kökü "a-z-m" harflerinden meydana gelir. Büyük olmak, ulu olmak ve yüce olmak anlamlarındaki azamet kavramından türeyen ism-i tafdil (en üstünlük/kıyas) kalıbıdır. "Daha büyük, en yüce, çok daha üstün" demektir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bedeni ayakta tutan "kemik" (azm) olduğunu belirtir. Kemik nasıl ki bedenin en sert, en sağlam ve temel direği ise; büyüklük, sağlamlık ve üstünlük ifade eden kavramlar da bu kökten türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, azamet kavramının sadece hacimsel bir büyüklüğü değil; manevi, kadir ve kıymet açısından ulaşılan yüksekliği ifade ettiğini söyler. Ayette ism-i tafdil (a'zamu) formunda kullanılmasının, müminlerin derecesini, kendilerini üstün gören Mekkeli müşriklerin (su dağıtanların ve mescidi onaranların) iddia ettikleri o sahte statüyle doğrudan kıyaslayıp onları ilahi terazide ezip geçtiğini vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın mukayeseli üslubundaki edebi estetiğe (beyana) dikkat çeker. Bir önceki ayette "Onlar Allah katında eşit olmazlar" (Lâ yestevûne) denilerek denge bozulmuştu. Bu ayette ise "a'zamu" kelimesiyle terazinin müminler tarafı, kelimenin kökündeki (kemik/sarsılmazlık) ağırlıkla ilahi mertebede mutlak bir "yücelik ve büyüklük" derecesine oturtulur.

        Deraceten (دَرَجَةً)

        Kelimenin kökü "d-r-c" harfleridir. Adım adım ilerlemek, yukarı çıkmak, merdiven, basamak, rütbe ve makam anlamlarına gelir. Ayette temyiz (açıklama) konumunda "derece, makam ve rütbe bakımından" anlamındadır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde yavaş yavaş, kademe kademe bir yolda ilerlemek veya bir yüksekliğe adım adım tırmanmak fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, derece kelimesinin insanın amelleri ve fedakarlıkları neticesinde ulaştığı manevi yükseliş basamakları olduğunu söyler. İman, hicret, malla cihad ve canla cihad eylemlerinin her biri kişiyi ahirette mertebe mertebe (derece derece) yukarı taşıyan manevi merdivenlerdir.

        İndellâh (عِنْدَ اللَّهِ)

        Kelimenin kökü "i-n-d" harfleridir. Yanında, katında, nezdinde, huzurunda ve ölçüsüne göre anlamlarına gelen bir mekan/zaman/durum zarfıdır. Allah lafzıyla birleşerek "Allah katında, Allah'ın değerlendirmesine göre" manasını taşır.

        İbn Fâris, bu zarfın bir şeyin mekânsal veya kavramsal olarak başka bir şeye çok yakın olma durumunu ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "indellâh" (Allah katında) ifadesinin, meselenin insanların kısıtlı görüşlerine, toplumun sahte değer yargılarına veya kabilelerin prestij kriterlerine göre değil; mutlak şaşmaz ilahi teraziye (mizana) göre karara bağlandığını gösterdiğini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu zarfın varoluşsal bir değer tayini (epistemolojik ölçüt) olduğuna değinir. Müşrikler Kabe onarımını (imaret) toplum "nezdinde" (inde'n-nas) bir şeref kaynağı olarak görüyorlardı. Kur'an, değerin belirlendiği asıl mercii "indellâh" (Allah katı) olarak değiştirerek, tüm beşeri şeref ve rütbe algılarını iptal eder.

        Ulaike (وَأُولَئِكَ)

        Sözcüğün kökü işaret zamirlerinin yapısına dayanır. "İşte onlar, şunlar" anlamında, uzaklık veya makam yüceliği bildiren çoğul işaret zamiridir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ulâike" zamirinin, kendinden önce sayılan vasıflara (iman, hicret, cihad) sahip olan o seçkin zümreyi tahsis etmek, onları diğerlerinden kesin hatlarla ayırmak ve yüceltmek için kullanıldığını ifade eder.

        Humul-Fâizûn (هُمُ الْفَائِزُونَ)

        Sözcüğün kökü "f-v-z" harflerinden meydana gelir. Kurtuluşa ermek, başarıya ulaşmak, korkulan bir şeyden güvenle sıyrılmak ve asıl arzu edilene kavuşmak demektir. "Fâiz", kurtulan, başaran ve muradına eren anlamında ism-i faildir. Ayette hasr (vurgu) zamiri "hum" (işte ancak onlar) ile birlikte yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde iki ana boyut olduğunu belirtir: Birincisi bir tehlikeden, kötülükten ve azaptan sağ salim kurtulmak (necat); ikincisi ise arzulanan büyük bir hayra, nimete ve iyiliğe ulaşmaktır (zafer). Fevz eylemi bu iki unsuru aynı anda barındıran mutlak bir başarı halidir.

        Râgıb el-İsfahânî, fevz kavramını, insanın nihai amacı olan ilahi rızaya ve ebedi mutluluğa ulaşması olarak tanımlar. Ayette "işte kurtuluşa erenler ancak onlardır" (humul-fâizûn) denilmesi, müşriklerin dünyevi itibar (Kabe onarımı) ile elde ettiklerini sandıkları sahte kurtuluş illüzyonunu yıkar. Gerçek ve ebedi başarı (fevz), sadece iman edip fedakarlık gösterenlerin (mümin, muhacir, mücahid) tekelindedir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, fâizûn kelimesinin Kur'an'daki nihai eskatolojik (ahirete dair) kurtuluş terimi olduğuna işaret eder. Dünyevi savaşta mağlup olunsa, mallar yitirilse veya can verilse (şehadet) dahi, Allah'ın rızası uğruna yapıldığı için bu durum bir "kayıp" değil, bizzat ayetin tescillediği mutlak varoluşsal "kazanç ve zafer" (fevz) statüsüdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X