Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 13. Ayet

    اَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْماً نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۜ اَتَخْشَوْنَهُمْۚ فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elâ tukâtilûne kavmen nekeśû eymânehum vehemmû bi-iḣrâci-rrasûli vehum bedeûkum evvele merra(tin)(c) etaḣşevnehum fa(A)llâhu ehakku en taḣşevhu in kuntum mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yeminlerini bozan, peygamberi sürüp çıkarmaya karar veren ve size karşı saldırıyı ilk başlatan topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz! Oysa asıl çekinmeniz gereken Allah'tır; eğer yürekten inanıyorsanız.

      Yeminlerini bozan, topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız? Yani yeminlerini bozan bir topluluğa karşı nasıl savaşmazsınız? Yeminleri (أيمانهم) kelimesiyle kastedilen mana daha önce açıkladığımız hususlardır. Antlaşmaları bozmayı adet haline getirenlere karşı savaşa teşvik ve onlara karşı kışkırtma ifadesidir. Peygamberi sürüp çıkarmaya karar veren. Bu beyanın öldürme anlamına gelmesi mümkündür. Yani onu öldürmeye karar veren. Onun öldürülmesi aynı zamanda çıkarılması demektir. Onu Medine'den çıkarmaya karar vermişlerdi. Nitekim bazı rivayetlerde aktarıldığına göre yahudiler Resulullah'a "peygamberlerin yurdu Medine değil, Kudüs'tür. Oraya git" demişlerdi. Âyet-i kerimede Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğini ispat etmeye dair delil vardır. Çünkü onların kendi aralarında, onu yurdundan çıkarmayı ve öldürmeyi içlerinde gizledikleri bilinmektedir. Onlar bunu açığa vurmuş değillerdi. Resulullah bu gizlediklerini onlara bildirmiştir. Bu durum, onların, Resulullah'ın bunu, Allah katından aldığı bilgiyle öğrendiğini bildiklerini göstermektedir.

      Size karşı saldırıyı ilk başlatanlar. Bu beyanın antlaşmayı bozma hakkında olması mümkündür. Yani antlaşmayı bozmakla size karşı saldırıyı başlatanlar onlardır. "Size karşı saldırıyı başlatanlar" mealindeki beyanın, ilk olarak savaş ve sizi çıkarmak suretiyle saldırı başlatanlar anlamına gelmesi de mümkündür.

      Yoksa onlardan korkuyor musunuz! Oysa asıl çekinmeniz gereken Allah'tır. Yani onlardan korkmayın, Allah'tan korkun. Zira onlar, Allah, onlara güç vermedikçe size bir bela ulaştırmaya güç yetiremezler. Dolayısıyla onlardan değil, Allah'tan korkun. Yoksa onlardan korkuyor musunuz! mealindeki beyan, "Allah size yardım etmeye ve düşmanınızı kahretmeye kadirdir" manasına da gelebilir. Oysa asıl çekinmeniz gereken Allalı'tır; eğer yürekten inanıyorsanız. Zira Allah, onları, size karşı koymaktan engellemeye ve onların düşmanlığına karşı size yardım etmeye kadirdir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tukâtilûne (تُقَاتِلُونَ)

        Sözcüğün kökü "k-t-l" harflerinden meydana gelir. Temel anlamı itibarıyla bir canlının hayatına son vermek, öldürmek demektir. Ayette, müşareke (işteşlik) bildiren mufa'ale babında "savaşmak, karşılıklı mukabelede bulunmak" anlamında muzari (geniş/şimdiki zaman) eylem olarak (elâ tukâtilûne / savaşmaz mısınız?) şeklinde yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir varlığın hayatını elinden almak, onu cansız bırakmak ve ona galip gelmek olduğunu belirtir. Kökün doğasında şiddet ve mutlak bir üstünlük kurma fikrinin bulunduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıtal" kavramının salt bir cinayet eyleminden (katl) farklı olduğunu söyler. Bu eylem formunda, her iki tarafın da birbirinin canına kastettiği, karşılıklı bir çarpışma ve fiziki mücadele durumu söz konusudur. Ayetteki istifham (soru) kalıbının, müminleri meşru bir savunma ve mukabele eylemine teşvik eden şiddetli bir kınama (tevbîh) içerdiğini aktarır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an metninin tarihsel gelişimi içerisinde bu kelimenin kullanımına dikkat çeker. Neuwirth'e göre "k-t-l" kökünün mufa'ale babındaki bu yoğun kullanımı, erken Mekke dönemindeki "sabır ve pasif direniş" retoriğinin, Medine'de egemenliğini savunan ve uluslararası bir aktör haline gelen yeni bir devletin "aktif askeri müdahale" retoriğine dönüştüğünün en açık dilsel kanıtıdır.

        Nekesû (نَكَثُوا)

        Kelimenin kökü "n-k-s" harfleridir. Etimolojik olarak eğrilmiş, dokunmuş veya bükülmüş bir ipi, yünü çözmek ve eski dağınık haline geri getirmek demektir. Ayette mecazi bir bağlamda, yapılmış olan antlaşmaları (ahd) ve yeminleri (yemîn) bozmak, ihlal etmek anlamında eylem olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde sağlamlaştırılmış, ilmek ilmek örülmüş bir yapının çözülerek bozulması eyleminin yattığını belirtir. Fiziksel bir çözülme olan bu kelime, zamanla dilde genişleyerek sözleşmeleri ve bağlayıcı yeminleri iptal etmek anlamında kurumsallaşmıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, "naks" kelimesinin kullanımındaki edebi istiareye (metafora) vurgu yapar. Tıpkı çözülen ve parçalanan bir ipin artık hiçbir şeyi bir arada tutamayacağı gibi, müşrikler tarafından "çözülen" yeminlerin de (nekesû eymânehüm) her türlü hukuki, siyasi ve ahlaki bağlayıcılığını yitirdiğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arap toplumunda yemin ve antlaşma kurumlarının ağırlığını analiz eder. Izutsu'ya göre "naks" eylemi, sıradan bir kural ihlali değil; kabile onurunu ve bedevi ahlak sistemini (mürüvvet) kökünden sarsan onursuz bir davranıştır. Kur'an, müşriklerin antlaşmalarını "bozmalarını" kendi kültürlerinin bu ağır kelimesiyle tasvir ederek, onların ahlaki iflasını vurgular ve savaşın en temel sosyolojik gerekçesini ortaya koyar.

        Hemmû (هَمُّوا)

        Sözcüğün kökü "h-m-m" harflerinden meydana gelir. İçsel bir sıkıntı duymak, erimek, bir şeye şiddetle niyet etmek, azmetmek ve tasarlamak anlamlarına gelir. Ayette, müşriklerin peygamberi yurdundan çıkarmaya yönelik derin niyetlerini ve kurdukları komployu ifade eden bir fiil olarak yer alır.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının insanın içini kemiren, onu zihinsel olarak eriten ve harekete geçmeye zorlayan şiddetli bir arzu, sıkıntı ve yöneliş olduğunu belirtir. Basit bir düşünceden ziyade, fiiliyata dökülmeye çok yaklaşmış kesin bir kararlılıktır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hemm" kavramını, kalbin bir işi yapmaya tam olarak azmetmesi ve nefsin o eyleme doğru yoğunlaşması olarak tanımlar. Ayette müşriklerin bu eylemi gerçekleştirememiş olmalarının önemli olmadığını; zira "hemm" eyleminin, o suçun zihinsel olarak işlendiğini, planlandığını ve fırsat bulunsa kesinlikle uygulanacağını gösteren ağır bir kasıt (mens rea) taşıdığını aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Kur'an'ın nazil olduğu tarihsel bağlam üzerinden (esbâb-ı nüzul) okur. Ona göre buradaki "hemmû" fiili, soyut bir kötü niyetten ziyade; hicret öncesinde Mekkeli elitlerin Dâr'un-Nedve'de toplanarak Hz. Peygamber'e yönelik aldıkları resmi suikast, hapsetme veya "sürgün etme" kararına (komplosuna) doğrudan yapılan siyasi bir atıftır.

        İhrâci (إِخْرَاجِ)

        Kelimenin kökü "h-r-c" harfleridir. Bir şeyin veya kişinin bulunduğu mekandan dışarı çıkması demektir. İf'al babında olan ihrâc (çıkarmak), birini zorla yerinden yurdundan etmek, sürgün etmek anlamına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde dar ve sıkıntılı bir durumdan/mekandan genişliğe ve dışarıya çıkma fikrinin bulunduğunu belirtir. Ancak "ihraç" eylemi edilgen bir maruz kalmayı, kişinin kendi rızası dışında kök saldığı yerden koparılıp atılmasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, eylemin zorbalık boyutuna dikkat çeker. İnsanın kendi vatanından ve evinden zorla sürülmesinin, ölümden sonraki en ağır ceza ve haksızlık olduğunu söyler. Müşriklerin en büyük savaş suçlarından birinin, inananları ve Resûl'ü bu temel yaşam haklarından mahrum bırakmak (ihraç) olduğunu vurgular.

        Gabriel Said Reynolds, "ihraç" kavramının Geç Antik Çağ edebi ve teolojik metinlerindeki "sürgün edilen/dışlanan peygamber" motifiyle paralelliğine işaret eder. Reynolds'a göre Kur'an, müşriklerin bu eylemini sadece yerel bir kabilevi zulüm olarak değil, tarih boyunca hakikati getiren tüm ilahi elçilere karşı gösterilen evrensel ve tipolojik bir "kötülük" kalıbı olarak resmeder.

        Bedeûküm (بَدَءُوكُمْ)

        Sözcüğün kökü "b-d-e" harflerinden meydana gelir. Bir şeye ilk olarak başlamak, öncülük etmek, yoktan var etmek ve bir işin ilki olmak anlamlarına gelir. Ayette "ilk olarak onlar size başladılar / ilk saldıran onlar oldu" anlamında eylem olarak geçer.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir eylemin ilk defa ortaya çıkması, öncesinde bir örneği olmadan başlatılması olduğunu belirtir. Çatışma bağlamında kullanıldığında, kışkırtmayı ve saldırıyı başlatan (mütecaviz) ilk taraf olmayı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "bed" (başlamak) fiilinin, sorumluluğun kime ait olduğunu belirlemede kilit bir kavram olduğunu söyler. Ayetteki kullanımıyla, savaşın ve düşmanlığın Müslümanlar tarafından icat edilmediğini; antlaşmayı bozarak ve kılıç çekerek bu süreci fiilen ilk "başlatanların" müşrikler olduğunu, dolayısıyla karşılığın (mukabelenin) tam anlamıyla meşru olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin İslam devletler hukuku (siyer) açısından taşıdığı değere dikkat çeker. "Saldırıya ilk onların başlaması" (bedeûküm), İslam savaş hukukundaki "casus belli"nin (savaş nedeninin) temel fıkhi dayanağıdır. Bu eylem, Müslümanların savaşının saldırgan (ofansif) değil, varoluşsal bir meşru müdafaa (defansif/mukabele-i bilmisl) ve bozulan hukukun tesisi olduğunu uluslararası arenada meşrulaştırır.

        Tahşevnehüm (تَخْشَوْنَهُمْ)

        Kelimenin kökü "h-ş-y" harfleridir. Korkmak, endişe duymak, çekinmek ve ürpermek anlamlarına gelir. Ayette, "Yoksa onlardan korkuyor musunuz?" (e-tahşevnehüm) şeklinde bir kınama ve uyarı sorusu (istifham-ı inkari) olarak yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde, kişinin kendisine zarar verebilecek bir gücün farkına varmasından doğan içsel bir çekinme ve sakınma halinin yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "haşyet" kelimesi ile sıradan korku anlamına gelen "havf" arasındaki ince semantik farka işaret eder. Havf genel bir korkudur; ancak haşyet, "korkulan varlığın gücünü, azametini ve tehlikesini bilmekten (ilimden)" kaynaklanan derin bir korku ve çekinmedir. Ayette müminlere yöneltilen bu soru, onların müşriklerin sayısal veya askeri gücünü gözlerinde çok büyüterek zihinsel bir yenilgi (haşyet) yaşamalarını şiddetle eleştirir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'ani erdemler sisteminde "haşyet" kavramının yerini analiz eder. Izutsu'ya göre haşyet, İslam öncesi Arap'ın doğa olaylarından veya düşman kabileden duyduğu sıradan bir korku değil; salt Yaratıcı'nın mutlak gücü karşısında hissedilmesi gereken en üstün dini erdemdir. Ayette "Onlardan mı korkuyorsunuz?" sorusu, bu teolojik duygunun (haşyetin) dünyevi bir düşmana yöneltilmesinin gizli bir "şirk" (ortak koşma) tehlikesi barındırdığını gösterir.

        Ehakku (أَحَقُّ)

        Sözcüğün kökü "h-k-k" harflerinden meydana gelir. Gerçek olmak, sabit olmak, değişmez olmak, doğru olmak ve layık olmak anlamlarındaki "hakk" kökünden türeyen ism-i tafdil (en üstünlük) kalıbıdır. "En layık olan, daha çok hak eden, en doğrusu" demektir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyin kesinleşmesi, şüpheye yer bırakmayacak şekilde sabit, sağlam ve gerçek bir şekilde var olması olduğunu belirtir. Batılın (yalanın ve geçiciliğin) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramının, bir şeyin olması gerektiği gibi tam bir isabet ve uygunluk içinde bulunması olduğunu söyler. "Ehakku" (daha layık/daha hak sahibi) kelimesinin bu ayetteki kullanımı, korkulmaya ve çekinilmeye layık tek mutlak otoritenin Allah olduğunu; dünyevi düşmanlara duyulan endişenin, ilahi otorite karşısında hiçbir gerçeklik (hak) payı taşımadığını vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın beyani (retorik) yapısında ism-i tafdil kalıplarının (ehakku, ekber, a'lem) psikolojik ve teolojik işlevine dikkat çeker. Ona göre "ehakku" kelimesi, düşmanın askeri gücü karşısında oluşabilecek insani tereddütleri (haşyet) parçalamak için kullanılan şok edici bir dilsel argümandır. Müminin zihnindeki değerler hiyerarşisini anında düzeltir; beşeri otoriteyi (müşrikleri) hiçliğe indirgerken, ilahi egemenliği "tek hak ve layık merci" olarak mutlaklaştırır.

        Mu'minîn (مُؤْمِنِينَ)

        Kelimenin kökü "e-m-n" harfleridir. Güvenmek, inanmak, tasdik etmek ve korkudan emin olmak demektir. İf'al babının ism-i fail çoğulu olan kelime, inananlar, güvenenler manasında ayetin kapanışında şart cümlesi içinde (eğer mümin iseniz / in kuntüm mu'minîn) geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde ruhun sükûnet bulması, tasdik etmesi ve her türlü yalanlama veya endişeden uzak bir güven (emn) halinde bulunmasının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, imanın, kalbin hakikati tereddütsüz onaylaması olduğunu söyler. Ayetin sonunda "eğer müminler iseniz" şartının getirilmesinin, salt inanç iddiasının yeterli olmadığını; gerçek imanın, savaş gibi en zor kriz anlarında bile Allah'tan başkasından korkmamakla ve O'nun uğrunda fedakarlık yapmakla ispatlanması gereken aktif bir eylem olduğunu ifade ettiğini aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ayetin sonundaki teolojik ağırlığını vurgular. Mümin olmak, sadece belirli dogmaları kabul etmek değil, evrene ve hadiselere (savaşa, tehlikeye, düşmana) tamamen yeni bir ontolojik pencereden bakmaktır. Allah'tan başkasından korkmamak (haşyetullah), imanın sadece bir sonucu değil; "mümin" kimliğinin tam olarak gerçekleşip gerçekleşmediğinin (in kuntüm mu'minîn) mihenk taşıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X