Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tahrim Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tahrim Sûresi, 11. Ayet

    وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا امْرَاَتَ فِرْعَوْنَۢ اِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ ل۪ي عِنْدَكَ بَيْتاً فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّن۪ي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِه۪ وَنَجِّن۪ي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve daraba(A)llâhu meśelen lilleżîne âmenû-mraete fir’avne iż kâlet rabbi-bni lî ‘indeke beyten fî-lcenneti ve neccinî min fir’avne ve ’amelihi ve neccinî mine-lkavmi-zzâlimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal vermektedir: O, ‘Rabb'im!’ demişti, ‘Yüce katında, cennette benim için bir ev yap; beni Firavundan ve yaptıklarından kurtar ve beni bu zâlimler topluluğundan da selâmete çıkar!’

      Firavun’un Karısı

      Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını misal vermektedir. Burada bu misalin verilmesinin sebebi, kâfirlerin İdaresinde baskı altında bulunan insanların Cenâb-ı Hakka iman etmekten geri kalmalarından dolayı mazur sayılmayacaklarını bildirmektir. Şöyle ki Firavunun karısı, kocasının baskısı altında, her türlü zulüm ve haksızlığın ortasında bulunuyordu, fakat bu durum, onun Cenâb-ı Hakk’a iman etmesine ve resûlü Mûsâ aleyhisselâmı tasdik etmesine engel olmamıştı.

      İkincisi, Firavun’un karısı kocasından ve aralarında bulunduğu insanlardan, Cenâb-ı Hakk’ı inkâr etmek dışında başka bir şey duymamıştı. Sonra Allah Teâlâ ona ilham lütfetti ve o da bu sayede iman etti. Nuh aleyhisselâmın karısı ise, Hz. Nuh’un nikâhı altındaydı ve onun, şanı yüce olan Rabb’ine itaat ve ibadetten başka bir şey yaptığını görmemişti. Ama Nuh’un imanı ve ibadeti eşine hiçbir fayda vermemişti. İşte Allah bu örneği, bir insanın müslüman olmasının başka hiç kimseye fayda getirmeyeceği, kâfir olmasının da kimseye zarar vermeyeceği bilinsin diye vermiştir. İnsan ancak şahsen kendi yaptıklarıyla mümin veya kâfir olur.

      O: ‘Rabb’im !’ demişti, ‘Yüce katında, cennette benim için bir ev yap.’ Firavunun karısı, benim için cennette bir ev yap mealindeki sözünü, kocasının ve diğer insanların ev yaptıklarını bildiği için söylememişti. O bu sözü “benim için bir ev yarat” anlamında söylemişti. “Biz ona ruhumuzdan üfledik” mealindeki âyeti de kimse, insanların bir şeye üflemek şeklinde anladığı gibi anlamamış, yaratmak ve yoktan var etmek şeklinde düşünmüştür. Müşebbihe’ye ne oluyor ki, “sonra Allah göğe yöneldi” anlamındaki İlâhî beyan ile “Allah arşa istivâ etti” mealindeki âyette geçen “istivâ” (اسْتَوَىٰ) lafzının yaratma fiiline de nispet edildiğini anlayamıyorlar? Eğer onların itikatları zayıf ve yaratıcılarına karşı cehâletleri olmasaydı, böyle düşünmezlerdi.

      Şimdi, kişi için aslolan, yaratılmışlar arasında müşterek fiillerin isimlerinden biri Cenâb-ı Hakk’a nispet edildiği zaman, onu Allah’a ait fiillerin isimleri olarak düşünmesidir. Bunlardan belli bir isim kullanıldığında, bunun anlamı müşterek ismin kastedildiğidir. Cenâb-ı Hakk’ın fiiline mahsus isim ise “yaratmak”tır. Zira kimse, yaratıklardan birine yaratıcı (hâlik) ismini veremez. Dolayısıyla Firavun’un karısının benim için cennette bir ev yap sözünü “benim için yarat” diye anlamak gerekir. “Biz, ona ruhumuzdan üfledik” mealindeki beyanı da yaratmak ve yoktan var etmek şeklinde anlamak gerekir. Müşterek isimlerin, Allah’ın isimleriyle karşılaştırılması yaratıklara ait isimlerin O’nun isimleri vasıtasıyla anlaşılması gerektiğini açıklayan husus şu İlâhî beyandır: “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O’dur”. Bunun anlamı "sizin karada ve denizde gezmenizi yaratan O’dur” şeklindedir. Diğer örnekler olarak Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur. “Yaşatan da öldüren de O'dur” yani ölmeyi ve dirilmeyi yaratan O’dur. “Allah dilediğini saptırır”, yani onda sapıklığı yaratır. “Allah dilediğini doğru yola iletir” yani onun hidâyetini yaratır. Bu türlü fiilleri söylediğimiz mânaya yoranlar, bütün şüphelerden ve şeytanın vesvesesinden kurtulur, teşbihten de, yani Allah’ı insana benzetmekten de. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

      Bu âyet Firavun un karısının âhirete ve öldükten sonra dirilmeye de iman ettiğini göstermektedir. Onun, öldükten sonra dirilme ve hesaba çekilme bilgisine telkin ile veya çeşitli kanıtlar üzerinde düşünüp tefekkürde bulunmak suretiyle ulaşmış olması muhtemeldir. Müfessirler onun bu sözü, Firavunun kendisine işkence ettiği sırada söylediğini belirtmektedir. Yine onlar bu işkencenin niteliği konusunda farklı görüşler ileri sürerler. Bu gibi durumlarda doğru olan, önceki kitaplarda beyan edilene artırma veya eksiltme yapma endişesiyle susmamız ve birtakım yorumlarla uğraşmamamızdır. Bu tür haberler, Ehl-i Kitab’m kendi kitaplarında zikredilen bilgilere uygun düştüğünü gördüklerinden, onlara karşı Peygamberimiz’in (s.a.) nübüvvetine delil kılınmıştır. Bu haberlerde fazlalık veya eksiklik gördüklerinde, Hz. Peygamberin (s.a.) risâletinin doğruluğu konusunda laf etmek imkânını bulurlar. Bu sebeple sözü edilen konuların detayına girmeyi terk edip gündeme getirmemek gerekli olmuştur.

      Hasan-ı Basrî ve diğer bazı âlimlerden şöyle bir rivayet nakledilmiştir: Her mümin ve kâfir için mutlaka cennette bir ev yapılmıştır. Kişi şayet müslüman olarak ölürse cennetteki evine yerleşir, kâfir olarak ölürse ona başkaları vâris olur. Ancak bu mümkün değildir, çünkü Allah Teâlâ, kâfir olarak öleceğini bildiği biri için oturamayacağı bir bina nasıl yapar? Dünyada oturamayacağını bildiği bir evi yapan insan, bu işinden ötürü abesle iştigal etmiş olur. Cenâb-ı Hak, abes şeyler yapmakla nitelenmekten münezzehtir.

      O, ‘beni Firavun’dan ve yaptıklarından kurtar ve beni zâlimler topluluğundan da selâmete çıkar!’ demişti. Yani beni Firavun un kötülüklerinden, zulmünden ve amelinden, yani küfürden koru. Kadının beni Firavun’dan koru sözü kendi şahsına, diğeri de ameline dair olmak üzere iki hususa işaret eder. Beni zâlimler topluluğundan kurtar! anlamındaki söz ise, onun kendi kavmine yöneliktir. Onlar, kendisinin Cenâb-ı Hakka ibadet etmesine engel oldukları için hepsinden kurtulmak istemişti. Şahsen onların civarında bulunmaktan korkuyordu ve kendisini güven içinde görmüyordu, kendilerinden de çekiniyordu. Rabb’ine ibadet etme imkânına kavuşmak için onlardan kurtulmak istiyordu.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Darabe (ضَرَبَ)

        İbn Fâris, bu fiilin türediği "d-r-b" kökünün temel anlamının bir şeyi bir şeye vurmak ve bir şeyi bir yere yerleştirip sabitlemek olduğunu belirtir; "darb-ı mesel" (örnek getirmek) tabirinde ise zihinde bir hakikati mühürlemek ve bir durumu somut bir imajla görünür kılmak manası taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "darb" eyleminin Kur'an'da çok çeşitli bağlamlarda kullanıldığını, buradaki temsil getirme eyleminin ise bir hakikati zihinlere iyice yerleştirmek ve ibret alınacak bir tabloyu sergilemek (beyan) anlamına geldiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın eğitim metodolojisinde merkezi bir rol oynadığını, soyut ahlaki ilkelerin toplumsal hafızaya bu yolla "kazındığını" ve kalıcı bir iz (nişan) bırakılmak istendiğini analiz eder.

        Allah (اللَّهُ)

        İbn Fâris, ismin "e-l-h" kökünden türediğini ve özünde kendisine derin bir sevgi ve hayretle yönelinen, ibadet edilen yüce varlık anlamının bulunduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, lafzın kökenini tartışırken Aramice "Alâhâ" formuyla olan filolojik bağlara ve İslam öncesi Arap şiirindeki monoteist eğilimli kullanımlarına dikkat çeker. Theodor Nöldeke, antik Sami dillerindeki ve Nebati yazıtlarındaki "Allāh" türevlerine işaret ederek, ismin Kur'an ile mutlak bir teklik ve eşsizlik zemininde kemale erdiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu ayette Allah isminin fail olarak zikredilmesinin, beşeri bir durumun (iman ve küfür dengesi) ancak ilahi bir otorite tarafından örnekleştirilerek evrensel bir yasaya dönüştürüldüğünü gösterdiğini savunur.

        Meselen (مَثَلًا)

        İbn Fâris, "m-s-l" kökünün bir şeyin benzeri, dengi ve görüntüsü manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mesel" kavramının soyut bir manayı somutlaştırmak için kullanılan bir temsil olduğunu, hakikatin zihinde daha iyi kavranması için seçilen benzetme kalıplarını ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "benzerlik" vurgusunun, Firavun'un eşinin durumunun tüm inananlar için evrensel bir "model davranış" (arketip) teşkil ettiğini etimolojik olarak yansıttığını ifade eder.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "e-m-n" kökünün temel anlamının korku ve endişenin zıttı olan nefis huzuru, sükûnet ve güven olduğunu belirtir; mümin, Allah’ın vaadine güvenerek ruhsal bir emniyete kavuşan kişidir. Râgıb el-İsfahânî, imanın hem kalbi bir tasdik (doğrulama) hem de bu yolla ilahi azaptan emin olma (emân) manasına geldiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesindeki "sadakat" anlamının Kur'an'da "metafiziksel bir güven" biçimine dönüştüğünü, ayetteki "müminler için verilen örnek" ifadesinin bu güvenin her türlü baskı altında korunmasını simgelediğini analiz eder.

        İmraete (امْرَأَتَ)

        İbn Fâris, "m-r-e" kökünün insanın şerefine ve kişiliğine işaret ettiğini; "imraet" kelimesinin ise kadın anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an terminolojisinde "zevc" (eş) kelimesinin inanç ve uyum birliğini, "imraet" kelimesinin ise inanç ayrılığı veya sadece biyolojik cinsiyeti ifade ettiğini; burada Firavun ile eşi arasındaki derin ideolojik kopuş nedeniyle bu kelimenin tercih edildiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelime seçiminin kadının Firavun'a sadece hukuken bağlı olduğunu ancak ruhen ve kalben ondan tamamen bağımsızlaştığını etimolojik olarak gösterdiğini savunur.

        Fir'avne (فِرْعَوْنَ)

        El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça kökenli olmadığını, yabancı (A'cemî) dillerden Arapçaya geçmiş özel bir unvan olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Mısır dilindeki "Pr-aa" (Büyük Ev/Saray) tabirinden İbranice ve Aramice yoluyla Arapçaya geçtiğini, zamanla mutlak ve zalim otoritenin simgesi haline geldiğini detaylıca inceler. Theodor Nöldeke, ismin tarihsel süreçte Arapçalaşarak firavunlar hanedanının karakteristik bir adı haline geldiğini ifade eder.

        Kâlet (قَالَتْ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün bir fikri dille ifade etmek ve söz söylemek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl"in sadece bir telaffuz değil, aynı zamanda kalpteki bir inancın veya kararın dışa vurulması olduğunu; burada Firavun'un eşinin en zor anında bile sarsılmaz iradesini beyan ettiğini ifade eder.

        Rabbi (رَبِّ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün bir şeyi sahiplenmek, ıslah etmek, geliştirmek ve bir durumun sonuna kadar onu gözetmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" isminin terbiye edici (mürebbî) vasfına dikkat çekerek, burada kadının doğrudan kendi sahibine ve yöneticisine ilticada bulunduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki "efendi" anlamının Kur'an'da nasıl şefkatli bir yaratıcı kimliğine büründüğünü analiz eder.

        İbni (ابْنِ)

        İbn Fâris, kelimenin "b-n-y" kökünden geldiğini ve temel anlamının bir şeyi diğerinin üzerine koyarak yükseltmek, inşa etmek ve kurmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bina" eyleminin hem fiziksel yapılar hem de manevi mertebeler için kullanıldığını; kadının "benim için inşa et" duasının, dünyevi saraylardan vazgeçip ilahi huzurda kalıcı bir mekan (makam) talebi olduğunu kaydeder.

        Beyten (بَيْتًا)

        İbn Fâris, "b-y-t" kökünün insanların gecelediği yer, sığınak ve barınak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyt"in sadece bir yapı değil, güven ve huzur hissedilen asıl yurt olduğunu; ayette Firavun'un sarayına (beyt) karşılık cennetten bir "beyt" istenmesinin semantik bir tezat oluşturduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin buradaki kullanımının dünyevi ve gelgeç sığınaklara karşı ebedi ve ilahi barınağı temsil eden bir mekan semantiği taşıdığını belirtir.

        Cenneti (الْجَنَّةِ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temel manasının "örtmek ve gizlemek" olduğunu, sık ağaçları toprağı örttüğü için bahçeye bu adın verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cennetin duyularla tam kavranamayan, her türlü nimetin saklı olduğu mutlak huzur mahalli olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice "gannethâ" (bahçe) kelimesiyle olan ilişkisini ve ödül terminolojisindeki merkezi yerini inceler.

        Neccinî (نَجِّنِي)

        İbn Fâris, "n-c-v" kökünün bir şeyden kurtulmak, serbest kalmak ve yüksek bir yere (necd) çıkarak emniyete ermek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "necat"ın bir sıkıntıdan veya helak edici bir durumdan sıyrılarak esenliğe kavuşmak olduğunu; buradaki talebin hem fiziksel bir zulümden hem de manevi bir kirlenmişlikten arınma isteği olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "yükseğe çıkma" anlamının, aşağılık bir zulümden ilahi bir yüceliğe hicret etme arzusunu yansıttığını analiz eder.

        Amelihî (عَمَلِهِ)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün bir şeyi kasten, niyetle ve iradeyle yapmak anlamına geldiğini; "fiil"den farkının içinde mutlaka bir amaç barındırması olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Firavun'un "ameli"nin onun tüm zalimane faaliyetlerini, sistemini ve ahlaki yozlaşmasını kapsayan geniş bir eylem bütününü temsil ettiğini belirtir.

        Kavmi (الْقَوْمِ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün "ayakta durmak" ve "istikrar" manasına geldiğini, bir amaç için bir arada duran topluluğa bu yüzden "kavim" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavmin genellikle ortak bir kimlik veya otorite etrafında toplanan insan grubu olduğunu, burada ise zulme ortak olan veya sessiz kalan kitleyi ifade ettiğini kaydeder.

        Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temel anlamının "karanlık" ve "bir şeyi kendisine ait olmayan yere koymak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zulmün haktan sapmak ve sınırı aşmak olduğunu; "zâlimîn" kelimesinin burada hem bireysel hem de toplumsal düzeyde adaleti yok eden kitleyi nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, zulüm kavramının Kur'an'da "ışığın (nur/hidayet) yokluğu" olarak da kodlandığını, zalimlerin bu karanlıkta kalarak ilahi mizanı bozduklarını etimolojik olarak analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X