Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tahrim Sûresi, 8. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tahrim Sûresi, 8. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا تُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ تَوْبَةً نَصُوحاًۜ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللّٰهُ النَّبِيَّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۚ نُورُهُمْ يَسْعٰى بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّـنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَاۚ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû tûbû ila(A)llâhi tevbeten nasûhan ‘asâ rabbukum en yukeffira ‘ankum seyyi-âtikum ve yudḣilekum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru yevme lâ yuḣzi(A)llâhu-nnebiyye velleżîne âmenû me’ah(u)(s) nûruhum yes’â beyne eydîhim vebi-eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûranâ vaġfir lenâ(s) inneke ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah'a tövbe edin. Umulur ki Rabb'iniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlerine koyar. O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imam paylaşanları utandırmaz. Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yollarını aydınlatırken şöyle derler: Rabb'imiz! Nurumuzu arttır eksiltme ve bizi bağışla. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter.

      Büyük Günah ve Tevbe

      Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin. Bu İlâhî beyan, iman niteliği taşıyan kişilerin tövbe etmelerinin gerekli olduğunu göstermektedir. Çünkü, Allah Teâlâ, kendilerini mümin olarak zikrettikten sonra onları tövbeye davet etmekte ve günahlarının tövbe ile bağışlanacağını haber vermektedir. Mûtezile mezhebine göre ise, müminler büyük günahlardan kaçındıkları takdirde işledikleri küçük günahları affedilecektir, dolayısıyla bunlar İçin tövbeye gerek yoktur. Bu durumda onlara göre bu âyet, büyük günah işleyenlere hitap etmektedir, fakat onların anlayışına göre büyük günah insanı imandan çıkarır. Halbuki Cenâb-ı Hak bu âyette, onlarda iman niteliğinin var olduğunu söylemektedir. Binaenaleyh söz konusu niteliği onlardan kaldıran kimse. Kuranın açık beyanına muhalefet etmiş olur. Şayet âyetin küçük günahlar hakkında olduğunu ileri sürecek olurlarsa, Cenâb-ı Hakk’ın küçük günahlardan dolayı da azap edeceğine bizzat bu âyet işaret etmektedir; dolayısıyla muhtaç oldukları tövbe ve mağfiret talebi gerçekleşmedikçe onlar bağışlanmayacaktır. Cenâb-ı Hak, başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Ey müminler! Hepiniz Allaha tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz”. Burada ya müminlere küçük günahlardan da tövbe etmeleri emredilmiştir; bu durumda âyet tövbe ihtiyacı duyulan bir konumda iken bunların bağışlanmayacağına işaret etmektedir; yahut da âyet büyük günahlardan tövbe etmelerini emretmektedir; o zaman da âyet büyük günah işleyen müminlerin hâlâ iman niteliğini taşıdıklarını gösterir. Allah Teâlâ aynı mahiyette olmak üzere şöyle buyurmuştur: “Kendi günahın için, erkek ve kadın müminler için Allah’tan af dile!”. Şayet Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin bu istiğfarı küçük günahlardan ise, küçük günahın kendiliğinden bağışlanmayacağı ortaya çıkar, çünkü bağışlanmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Eğer bu durum Mûtezile’nin zannettiği gibi olsaydı, o zaman Resûlullah’ın mağfiret talebi, âlemlerin Rabb’i ile alay ediyor anlamına gelirdi, çünkü O’ndan mâlik olmadığı bir şeyi istemiş olacaktı. Bu ise duyulur âlemde Allah ile alay etmek demektir ve istenilen şeyi hafife almaktır. Şayet buradaki istiğfar emri büyük günahlar hakkında ise, o zaman da âyet büyük günah işleyen müminlerin hâlâ mümin olduklarını ve imânlarında sebat gösterdiklerini kanıtlar, çünkü Allah Teâlâ söz konusu âyette “mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahları için” demektedir.

      Bu âyetteki “nasûhan” (نَصُوحًا) kelimesi fethalı olarak da, “nusûhan” (نُصُوحًا) diye zammeli olarak da okunmuştur. Zammeli okunduğunda kelime mastar olur, fethalı okunduğunda da tövbenin sıfatı olur. Fiil kiplerinden feûl (فَعول) vezni emirde mübalağa anlamına gelir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Samimiyeti son sınıra varan bir tövbe ile tövbe edin! Samimiyette mübalağa kişinin, tövbesinde samimi olmasıyla gerçekleşir. Doğru olmanın göstergesi de, yaptığı şeyden kalben pişman olması, tekrar yapmamaya kesin karar vermesi, işlediği günahlardan elini çekmesi, diliyle Allah’tan bağışlanma dilemesi ve vücudunu günahlardan zevk alırken kullandığı gibi, bütün bedenini günahlardan el çekmek ve pişman olmakta da kullanmasıdır. İşte samimiyette mübalağa böyle olur.

      Umulur ki Rabb’iniz kötülüklerinizi örter. Yani tövbe vesilesiyle. Bu ilâhı beyan bazı kötülüklerin ancak tövbe ile bazılarının da büyük günahlardan sakınmakla bağışlanacağını açıklamaktadır. “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, küçük günahlarınızı örteriz" mealindeki âyet de bunu ifade etmektedir. Âyet, Mûtezile'nin iddia ettiği gibi büyük günahlardan sakınmakla bütün günahlarınızı örteriz, demek değildir. Sizi, altından ırmaklar akan cennetlerine koyar meâlindeki beyan daha önce açıklanmıştı.

      Kıyamet Günü Allah Müminleri Utandırmayacak

      O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı îm anı paylaşanları utandırmaz. Bu âyet, Mûtezile'nin iddialarıyla ilgisi vardır. Onlar şöyle diyor: Cenâb-ı Hak burada, peygamberi ve müminleri utandırmayacağım haber vermektedir. Utandırmak azapla olur; dolayısıyla burada müminlere azap etmeyeceğini vâdetmektedir. Şayet büyük günah işleyenler mümin ise onlara azap edileceğinden korkulmaz, çünkü Allah müminlere azap etmeyeceğini vâdetmektedir. Halbuki siz “onların azaba uğramasından korkulur”, böylece onların mümin olmadıkları ortaya çıkmıştır, diyorsunuz.

      Fakat biz şöyle diyoruz: Bu konu, onların hasımlarını ilzam etmek istedikleri cihetten kendilerini susturmaktadır. Çünkü bu âyette Cenâb-ı Hakk’ın iman edenleri utandırmayacağı vâdedilmektedir. Onlar İse kebâir İşleyenlerin iman edenlerden olduklarını, fakat büyük günah işledikten sonra artık mümin sayılmadıklarını iddia etmektedir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, müminlerden utandırmanın yok edileceğini söylememektedir; zira âyet (يُخْزِى ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟) şeklinde değil, (لَا يُخْزِى ٱللَّهُ ٱلنَّبِىَّ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ مَعَهُ) şeklindedir. Onlar ise âyette iman eden kimselere gelindiğinde sözü keserek “ihzâ” (اخزاء) yani utandırmak kelimesini müminlerden ayırmaktadır. Dolayısıyla biz değil onlar bu âyetle de susturulmuş haldedir. Şunu da belirtmek gerekir ki buradaki “nebi” (النبي) kelimesinde vakfedilmesi bize göre de doğrudur. Bu durumda âyet, “Allah, peygamberin yaptığı şefaati reddetmek veya kendisine azap etmek şeklinde bir muameleye tabi tutarak onu utandıracak değildir” anlamına gelir. Buna göre onunla aynı îmanı paylaşanlar meâlindeki cümle gramer açısından konu (mübtedâ), onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yollarını aydınlatır anlamındaki cümle de yüklem (haber) olur. Bu, aynen “ilimde yüksek pâyeye erişenler; ‘Ona inandık’ derler” meâlindeki âyet gibidir. Yahut da konumuz olan İlâhî beyan “Hz. Peygamber’in (s.a.) şefaat etmesinden sonra Allah müminleri utandırmayacaktır” anlamına gelmektedir. Buradaki utandırmak muhtemelen rezillik anlamına gelir. Bu durumda “Allah kıyâmet gününde onları kâfirlerin önünde rezil ve mahcup etmeyecektir” demek olur. Şöyle de denilebilir: “Kâfirlerin göremeyecekleri şekilde onlara azap etmesi caiz olur”. Âyetteki “hızy” kelimesi, rezillik ve örtünün yırtılması demektir. Allah lütuf ve keremiyle müminlere bu muameleyi yapmayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.

      Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yollarını aydınlatır. Yani yürürken nurları önlerinden gider, hesap sırasında da sağ taraflarında durur. Çünkü onlar, içinde nur ve hayır bulunan amel defterlerini sağ taraflarından alacaklar. Yahut adımlarını koydukları yerde nurları önlerinde ve sağ tarafa gider; çünkü onların yolları sağ taraftadır, sol tarafları ise kâfirlerin yoludur.

      Şöyle derler: Rabb’imiz! Nurumuzu arttır eksiltme. Bu sözü, münafıkların nurlarının söndürüldüğü sırada, kendi nurlarının da söndürüleceği korkusuyla söylemiş olmaları muhtemeldir. Yahut da nurlarının ışığı zayıflayınca böyle diyecekler, nurlarının tamamlanmasını isteyecekler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "e-m-n" kökünün temel manasının, korku ve endişenin zıttı olan nefis huzuru, sükûnet ve güven olduğunu belirtir; mümin, Allah’ın vaadine güvenerek ruhsal bir emniyete kavuşan ve başkalarına güven veren kimsedir. Râgıb el-İsfahânî, imanın hem tasdik (doğrulama) hem de güven verme anlamlarını içerdiğini, kişinin önce kalbiyle gerçeği doğrulayıp sonra bu doğrulama sayesinde ilahi azaptan emin kılındığını (emân) ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik evrimini analiz ederken, İslam öncesi dönemde kabile içi bir "güven ve sadakat" ilişkisini temsil eden bu kavramın, Kur'anî bağlamda mutlak ve metafizik bir "teslimiyet ve güven" zeminine taşındığını, mümin isminin de bu ontolojik güveni taşıyan özne olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ayetteki hitabın, imanın sadece bir statü değil, sürekli yenilenmesi gereken bir güven ilişkisi olduğunu etimolojik olarak temellendirir.

        Tûbû (تُوبُوا)

        İbn Fâris, "t-v-b" kökünün temel anlamının "dönmek" olduğunu belirtir; buna göre tövbe, kişinin günahtan vazgeçip itaate ve asıl fıtratına yönelmesini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, tövbenin sadece bir pişmanlık değil, aynı zamanda yapılan bir hatanın farkına varılarak meşru ve doğru olan yola iradi bir rücu olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, tövbe kavramının İslamî terminolojideki merkezi rolüne dikkat çekerek, bu kelimenin kişinin günahın karanlığından ilahi nurun alanına geri dönüşünü simgeleyen dinamik bir eylem olduğunu ifade eder.

        Allah (اللَّهِ)

        İbn Fâris, ismin "e-l-h" kökünden türediğini ve temel anlamının sevgi, saygı veya hayretle birine yönelmek, kulluk etmek olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, lafzın köken itibarıyla Aramice "Alâhâ" kelimesine dayandığına veya İslam öncesi Araplar arasında bilinen "el-İlah" tamlamasının zamanla kaynaşarak bu özel isme dönüştüğüne dair filolojik görüşleri inceler. Theodor Nöldeke, antik Sami dillerindeki "Allāh" türevlerine işaret ederek, Kur'an'ın bu lafzı şirk unsurlarından arındırarak mutlak monoteist bir zemine oturttuğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, ismin burada tövbenin tek ve mutlak mercii olarak zikredilmesinin, kul ile yaratıcı arasındaki ontolojik bağı pekiştirdiğini belirtir.

        Tevbeten (تَوْبَةً)

        İbn Fâris, bu masdarın "t-v-b" kökünden geldiğini ve dönüş eyleminin bizzat kendisini veya bu niyetin somutlaşmış halini temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tevbe" kelimesinin burada belirsiz (nekira) gelmesinin, tövbenin niteliğine ve büyüklüğüne işaret ettiğini; yani sıradan bir vazgeçiş değil, kalbi bir dönüşüm olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin buradaki masdar-ı mutlak kullanımının, tövbe eyleminin ciddiyetini ve kesinliğini vurguladığını etimolojik olarak analiz eder.

        Nasûhan (نَصُوحًا)

        İbn Fâris, "n-s-h" kökünün iki temel manaya geldiğini belirtir: Birincisi "halis ve saf olmak", ikincisi ise "dikiş dikerek bir şeyi onarmak"tır; buna göre nasûh tövbe, hem günahlardan arınmış saf bir yönelişi hem de dinî hayattaki yırtıkları yamayan, onaran bir eylemi temsil eder. Râgıb el-İsfahânî, "nush" kelimesinin hile ve aldatmadan uzak olmak manasına geldiğini, tövbenin "nasûh" olarak nitelenmesinin ise kişinin kendi nefsine verdiği en samimi ve aldatmasız söz olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki kullanımının "samimiyetin zirvesi" olduğunu, geri dönüşü olmayan ve geçmişin izlerini silen bir onarım sürecini temsil ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin mübalağa sîgasında (fe'ûl) gelmesinin, tövbenin sadece bir defalık değil, kalıcı ve çok güçlü bir samimiyet barındırması gerektiğini vurguladığını analiz eder.

        Asâ (عَسَى)

        İbn Fâris, bu kelimenin "a-s-y" köküne dayandığını ve temelinde "yakınlık" ile "umut" anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "asâ" kelimesinin beşeri dilde bir temenni ifade etse de, Allah için kullanıldığında bunun gerçekleşmesi kesin bir vaat (vücub) anlamına geldiğini vurgular; burada tövbe edenlerin bağışlanacağına dair ilahi bir garantiyi temsil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin umut ve beklenti oluşturarak mümini aktif bir salih amel sürecine soktuğunu ifade eder.

        Rabbüküm (رَبُّكُمْ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün bir şeyi sahiplenmek, ıslah etmek ve geliştirerek mükemmelleştirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" isminin terbiye edici (mürebbî) vasfına dikkat çekerek, burada tövbe çağrısının kulu cezalandırmak için değil, onu manen olgunlaştırmak için yapıldığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerine değinerek, "efendi" ve "yönetici" anlamlarının Kur'an'da nasıl şefkatli bir yaratıcı kimliğine büründüğünü analiz eder.

        Yükeffira (يُكَفِّرَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel anlamının "örtmek ve gizlemek" olduğunu, "tekfîr" eyleminin ise günahların üzerini örterek onları yok hükmüne getirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "keffâret" ile aynı kökten geldiğini ve hatanın sonucunu ortadan kaldıran ilahi bir temizleme eylemini ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, küfür kavramının zıttı bir işlem olarak, günahın kulu mahcup etmeyecek şekilde tamamen örtülmesini bu kelimeyle açıklar.

        Seyyiâtiküm (سيئاتكم)

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünden türeyen bu kelimenin, insana üzüntü veren, çirkin ve kötü olan her şeyi karşıladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "seyyi'e"nin hem günahın kendisini hem de o günahın getirdiği kötü sonucu ifade ettiğini, çoğul (seyyiât) kullanımının ise insanın tüm hata ve kusurlarını kapsadığını kaydeder.

        Yüdhileküm (يُدْخِلَكُمْ)

        İbn Fâris, "d-h-l" kökünün bir şeyin içine girmek ve dahil olmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin tövbe ve bağışlanmanın ardından gelen nihai ödülü, yani ilahi rahmetin içine alınmayı temsil ettiğini ifade eder.

        Cennâtin (جَنَّاتٍ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temel manasının "örtmek ve gizlemek" olduğunu, sık ağaçları toprağı örttüğü için bahçeye "cennet" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cennetin sadece fiziksel bir bahçe değil, içinde her türlü nimetin saklı olduğu huzur mahalli olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice "gannethâ" (bahçe) kelimesiyle olan ilişkisini ve Kur'an'daki ödül terminolojisindeki merkezi yerini inceler.

        Tecrî (تَجْرِي)

        İbn Fâris, "c-r-y" kökünün suyun akması, hareket etmesi ve süreklilik manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, akışın canlılığı ve tazeliği temsil ettiğini, cennet nehirlerinin sürekli bir devinim içinde olduğunu bu fiille açıklar.

        El-Enhâru (الْأَنْهَارُ)

        İbn Fâris, "n-h-r" kökünün genişlemek, açılmak ve suyun yatağını yarması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nehrin genişliği ve bolluğu temsil ettiğini, çoğul kullanımının cennetteki nimetlerin çeşitliliğine işaret ettiğini kaydeder.

        Yevme (يَوْمَ)

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada sadece bir zaman dilimini değil, büyük bir değişimin ve ayrışmanın yaşanacağı Kıyamet anını ifade ettiğini belirtir. Theodor Nöldeke, Sami dillerindeki zaman algısının Kur'an'da "el-Yevm" ile mutlak bir hesap vaktine dönüştüğünü analiz eder.

        Yuhzi (يُخْزِي)

        İbn Fâris, "h-z-y" kökünün rüsvay olmak, mahcup olmak ve onurun zedelenmesi manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hızy"in kişinin kusurlarının başkaları önünde açığa çıkmasıyla duyduğu derin utanç olduğunu, Allah'ın peygamberi mahcup etmeyecek olmasının ise mutlak bir onurlandırma anlamına geldiğini ifade eder.

        En-Nebiyye (النَّبِيَّ)

        İbn Fâris, kelimenin hem "nebe'" (haber getiren) hem de "nebeve" (yüce makam) anlamlarını taşıdığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin teknik bir dini unvan olarak Aramice kökenlerine ve Kur'an'daki sarsılmaz otoritesine dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, peygamberin buradaki konumunun, müminlerin lideri ve şefaatçisi olarak mahşer meydanındaki merkezi statüsünü temsil ettiğini analiz eder.

        Nûruhum (نُورُهُمْ)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün aydınlık, ışık ve yön gösterici parıltı anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, "nur" kavramının Sami teolojisindeki önemini ve ilahi hidayetin bir yansıması olarak müminlerin etrafını sarmasını bu ayet bağlamında inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, buradaki nurun sadece fiziksel bir ışık değil, dünyadaki iman ve amelin ahiretteki görünür enerji formuna dönüşmüş hali olduğunu savunur.

        Yes'â (يَسْعَى)

        İbn Fâris, "s-a-y" kökünün koşmak, çabalamak ve gayret etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin nurun durağan olmadığını, müminlerin önünde onlara rehberlik ederek hızla ilerlediğini ifade ettiğini kaydeder.

        Eydîhim (أَيْدِيهِمْ)

        İbn Fâris, "y-d-y" kökünün el ve güç anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, elin hem yön hem de kudret sembolü olduğunu, nurun ellerin önünde olmasının ise geleceğe ve hedefe yönelik bir aydınlanmayı temsil ettiğini ifade eder.

        Eymânihim (أَيْمَانِهِمْ)

        İbn Fâris, "y-m-n" kökünün sağ el, bereket ve güç manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sağ tarafın uğur ve başarı simgesi olduğunu, nurun müminlerin sağ tarafında bulunmasının onların "ashâb-ı yemîn" (cennetlikler) olduğunun bir işareti olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, sağ el/taraf kavramının Kur'an semantiğinde "onur ve kutluluk" alanı olduğunu analiz eder.

        Yakûlûne (يَقُولُونَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün söz söylemek ve bir fikri ifade etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin müminlerin o dehşetli andaki dualarını ve Allah'a olan yakarışlarını sürekli bir hal (muzari) içinde yansıttığını ifade eder.

        Etmim (أَتْمِمْ)

        İbn Fâris, "t-m-m" kökünün bir şeyin eksiksiz hale gelmesi ve kemale ermesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, müminlerin nurlarının tamamlanmasını istemelerinin, o nurun sönmesinden korkmaları veya daha yüksek bir aydınlık mertebesine ulaşma arzuları olduğunu kaydeder.

        İğfir (اغْفِرْ)

        İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün örtmek ve korumak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bağışlanma talebinin, hataların tamamen silinmesi ve ilahi korumanın sürekliliği için bir yakarış olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, mağfiretin burada nurun tamamlanmasıyla birlikte zikredilmesinin, günahsızlığın nurun kaynağı olduğu fikrini pekiştirdiğini belirtir.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün istemek ve irade etmek manasına geldiğini, "şey"in ise irade edilen ve varlık sahasına çıkan her varlığı kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin en genel kapsamlı isim olduğunu ifade eder.

        Kadîr (قَدِيرٌ)

        İbn Fâris, "k-d-r" kökünün bir şeyi ölçmek, biçmek ve güç yetirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Kadîr" isminin Allah’ın her şeyi bir ölçüye göre yaratan ve her türlü dönüşümü (tövbeyi kabulü, nurun tamamlanmasını) gerçekleştirmeye muktedir olan mutlak gücünü nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ismin mübalağa formunda gelmesinin, ilahi kudretin sınırlandırılamaz oluşunu etimolojik olarak vurguladığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X