يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَاراً وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tahrim Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tahrim suresi 6. ayet, sert melekler, tahrim 6, yakıtı insanlar ve taşlar, ateşten koruma, aile, tahrim suresi, itaatsizlik etmeme, allah, nefis, takva, melek, emir, buyruk, iman, güven
-
Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır.
Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun! Bu âyetin, nefislerinizin sizi davet ettiği şeylerden kendinizi koruyun, anlamına gelmesi muhtemeldir; çünkü nefis onlara kötülüğü emreder ve onu işlemeye çağırır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır, onlardan sakının!” Âyette geçen kendinizi koruyun mealindeki ifadenin, uyduğunuz takdirde sizi cehenneme sokacak yoldan nefsinizi koruyun, anlamına gelmesi mümkündür. Keza ailenizi de o yoldan koruyun. Bu koruma ise iyi amelle olur; çünkü amel, sahibini cennete götüren amel ve cehenneme götüren amel olmak üzere iki kısımdır. Buna göre koruma işi amellere yöneliktir, ilk anlama göre ise nefse yöneliktir. Kendinizi koruyun meâlindeki beyanın hüsrana ve helâke uğramaktan kurtuluş sebeplerine sarılarak kendinizi kurtarın anlamına gelmesi de mümkündür. Ailenizi koruyun beyanı da, kendilerini cehennemden kurtaracak olan yolları öğreterek onları koruyun, demek olur. Mücâhid şöyle demiştir: Siz kendinizi, aileniz de kendisini cehennemden koruyun. Cenâb-ı Hak, bize bu korunmanın yolunu da öğretmiştir: “Ey Rabb’imiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru!” Kendi kuvvetimiz ve çarelerimizle maksadımıza ulaşamayacağımızı bildiği için, Allah Teâlâ, lütfü ve keremiyle bizi cehennemden koruması için yalvararak ve katındaki cezadan korkarak Ona sığınmaya bizi zorlamaktadır.
Cehennemin Şiddeti
Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş. Bu, cehennemin şiddetini niteleme sadedinde bir mübalağa ifadesidir; cehennemin şiddetinin insanları, hatta taşları bile yakıt haline getirecek seviyeye ulaştığını haber vermektedir. Dünyada insanlar ve taşlar yakıt olmazlar, çünkü ateş insana sarıldığında onu yakar ve geride bir şey bırakmaz, dolayısıyla insanlar yakıt da olmazlar. Ateş taşa sarıldığında da onu parçalar, darmadağın eder. Buna göre İlâhî beyan, insanları cehennemden uzaklaştırmak için etkili bir ifade kullanmaktadır. Âyetteki taş ifadesiyle, insanların Allah’ı bırakıp tanrı diye diktikleri, kendilerine yardım etmesi ve azaptan koruması için ibadet ettikleri taşların (putların) kastedilmiş olması da mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah’tan başka tanrılar edindiler” Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Onlar, kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah’tan başka tanrılar edindiler. Hayır, hayır! O putlar onların ibadetini tanımayacak ve kendilerine düşman olacaklar". Yani onlar bu taşların kendilerini kurtaracaklarını ümit ediyorlardı, ama tam tersi olacak ve onların azap görmelerine yol açacak.
Onun başında acımasız, güçlü melekler vardır. Muhtemeldir ki bu, cehennemin başındaki meleklerin çok güçlü ve acımasız olarak yaratıldığını nitelemektedir. Onların, kâfirlere ve Cenâb-ı Hakk’ın düşmanlarına karşı şiddetli, fakat dostlarına karşı merhametli olacakları anlamına gelmesi de mümkündür. Cenâb-ı Hakk’ın emredileni yerine getiren melekler diye beyan ettiğine bakmaz mısın? Burada onların şiddet göstermelerini, kendilerine verilen emre bağlamaktadır. Nitekim başka bir âyette de “Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler” diye buyurulmaktadır. Bu İlâhî beyanda Cenâb-ı Hak onları, kâfirlere şiddet göstermekle, müminlere ise merhametli olmakla nitelemiştir. Meleklerin âhirette de böyle olmaları mümkündür. Bu ifade, meleklerin âhirette de emir ve nehiy ile mükellef tutulduklarını göstermektedir. Çünkü rahmet melekleri, cennetlikleri hediyeler ve ikramlarla karşılamak, azap melekleri ise cehennem ehline azap etmek, onlara şiddet göstermek ve sert davranmakla görevlendirilmiştir. Bu iki grup melekten her biri, zikrettiğimiz şeylerle emredilince bu görevlerini terk etmeleri yasaklanmış durumdadır.
Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun anlamındaki beyan ile “Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılıkla Allah’a tövbe edin“ meâlindeki âyet hakkında Ebû Bekir el-Esam şöyle dedi: Bu âyetler, namaz kılanları korkutmanın lüzumunu ifade etmektedir. Çünkü bunlarla Cenâb-ı Hak namaz kılanların günahlarının bağışlanması için cehennemden sakınmanın ve tövbe etmenin lüzumunu bildirmektedir. Şayet onlar için bu tehdit (vaîd) gerekli olmasaydı, sakınmaya ihtiyaç duymazlardı.
Bu yorum, hem Ebû Bekir el-Esam’m hem de Mûtezile’nin, sözü asıl amacından çarpıttıklarını göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun buyruğuyla müminleri uyarmakta, “İçtenlikle ve kararlılıkla Allaha tövbe edin’ mealindeki âyette ise namaz kılanları zikretmemiş ve onları bu tehdit dairesine almamıştır. Fakat Ebû Bekir el-Esam ve Mûtezile âlimleri, Allah’ın kendilerini uyarı kapsamına aldığı müminleri kesip koparıyorlar ve bunu Kur’ân’da zikredilmeyen ve tehdit kapsamına alınmayan kişileri ilzâm ediyorlar. Bu ise kitabı çarpıtmak ve maksadı ters çevirmektir. Bir de şu var: İnsan imanı sebebiyle ehl-i salât sayılmıştır, şayet imanı olmasaydı ehl-i salât da olmayacaktı. Onlar âyetteki tehdide ehl-i salâtı dâhil ettiklerinde ehl-i imanı da oraya koymuş bulunurlar, bu durumda bizimle onlar arasında kötü ahlâktan başka bir fark kalmamaktadır. Aksi takdirde ehl-i imanı bu tehditten çevirip ehl-i salâtı o tehdide ilhak etmenin anlamı kalmaz, çünkü ehl-i salât da ehl-i imandır. Sonra onlara göre iman ehli, ancak imandan çıktıkları zaman bu tehdide müstahak olurlar. Biz, ehl-i iman hakkında zikredilen tehdidin mahiyetine dair şunları söyleriz: Onların, imana sahip oldukları sırada da bu uyarıya mâruz kalması ve günahları sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın onları cezalandırması mümkündür. Bu korkutmanın onlara, imandan çıktıkları zamanda söz konusu edilmesi de muhtemeldir. Halbuki onlar korkutmanın iki ihtimalden birini alıyor, onu diğerinin üzerine koyuyorlar. Biz ise imandan çıktıkları zaman onlara bu korkutmayı gerekli görüyoruz, daha sonra imanından çıkmadıkça ortada tehdit de kalmaz. Buna göre biz, âyetlerin zahirinin gerektirdiği hükümlere onlardan daha sıkı bağlı kalmış oluyoruz. Geniş kapsamlı olan hüküm bizim aleyhimize değil, onların aleyhine delildir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "e-m-n" kökünün temel anlamının korku ve endişenin zıttı olan nefis huzuru, sükûnet ve güven olduğunu belirtir; buna göre iman eden kişi, Allah’ın vaadine güvenerek ruhsal bir emniyete kavuşan kimsedir. Râgıb el-İsfahânî, imanın hem tasdik (doğrulama) hem de güven verme anlamlarını içerdiğini, kişinin önce kalbiyle gerçeği doğrulayıp sonra bu doğrulama sayesinde ilahi azaptan emin kılındığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik evrimini analiz ederken, İslam öncesi dönemde kabile içi bir "güven ve sadakat" ilişkisini temsil eden bu kavramın, Kur'anî bağlamda mutlak ve metafizik bir "teslimiyet ve güven" zeminine taşındığını, mümin isminin de bu ontolojik güveni taşıyan özne olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "âmenû" fiilinin burada bir çağrıya icabet niteliği taşıdığını, bireyin kendi varoluşsal emniyetini Allah’ın vahyine bağlaması eylemini etimolojik olarak temellendirir.
Kû (قُوا)
İbn Fâris, "v-k-y" kökünün bir şeyi kendisine zarar verecek şeylerden korumak, sakınmak ve siper almak manasına geldiğini belirtir; kelimenin özünde bir engelleme ve himaye etme iradesi yattığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "vikaye" kavramının bir şeyi haricî etkilerden muhafaza etmek için araya bir engel koymak olduğunu, buradaki emir formunun (kû) ise kişinin hem kendisi hem de yakınları ile cehennem ateşi arasına koruyucu bir ameller bütünü koyması gerektiğini ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin buradaki kullanımının pasif bir sakınmadan ziyade, aktif bir "önlem alma" ve "sorumluluk üstlenme" bilincine işaret ettiğini, kişinin çevresini kuşatan tehlikelere karşı bir kalkan oluşturma görevini etimolojik kökenindeki "koruma" anlamıyla ilişkilendirir.
Enfüseküm (أَنْفُسَكُمْ)
İbn Fâris, "n-f-s" kökünün bir şeyin özü, cevheri ve nefes alıp vermesiyle hayatiyetini sürdürmesi anlamlarına geldiğini bildirir; "nefs"in bir varlığın bizzat kendisini temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin insanın hem hayvani ruhunu hem de akleden ve sorumlu olan zatını karşıladığını, ayetteki kullanımının ise kişinin öncelikle kendi varlığından ve manevi gelişiminden sorumlu tutulduğunu simgelediğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "nefs" kavramının Kur'an'da bireysel sorumluluğun odak noktası olduğunu, kişinin başkalarını kurtarmaya çalışmadan önce kendi öz varlığını (nefsini) terbiye etmesi gerektiğini kelimenin kökündeki "özgünlük" manasıyla açıklar.
Ehlîküm (أَهْلِيكُمْ)
İbn Fâris, "e-h-l" kökünün bir yerde ikamet etmek, alışmak ve bir topluluğa mensup olmak manalarına geldiğini belirtir; buna göre "ehl", kişinin evini, ailesini ve kendisiyle yakın ilişki içinde olan sosyal çevresini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece biyolojik akrabalığı değil, aynı zamanda aynı inanç ve hayat tarzını paylaşan, bir çatı altında veya bir ideal etrafında toplanan kişileri kapsadığını kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ehlîküm" ifadesinin burada aile kurumunun ötesine geçerek, bir müminin etki alanındaki tüm yakın sosyal çevresini ve sorumluluk dairesini etimolojik bir genişlikle kuşattığını belirtir.
Nâran (نَارًا)
İbn Fâris, "n-v-r" kökünün temelinde ışık, hararet, aydınlık ve hareketlilik bulunduğunu, ateşin hem yakıcı (hararet) hem de aydınlatıcı (nur) yönünün bu kökten neşet ettiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "nar" kelimesinin özellikle yakıcılığı ve dumanı olan duyulur ateşi ifade ettiğini, Kur'an'da ise çoğunlukla ilahi adaletin bir tecellisi olan cehennem azabını nitelemek için seçildiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla tüm Sami dillerinde (Aramice 'nûrâ', İbranice 'nûr') ortak olduğunu, Kur'an'ın bu kelimeyi sadece fiziksel bir yanma eylemi için değil, ontolojik bir cezalandırma mahalli olarak teknik bir terime dönüştürdüğünü analiz eder.
Vekûdühâ (وَقُودُهَا)
İbn Fâris, "v-k-d" kökünün ateşin alevlenmesi, tutuşması ve parlaması anlamına geldiğini belirtir; "vekûd"un ise ateşin tutuşmasını sağlayan ana madde, yani yakıt olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "vukûd" (tutuşma eylemi) ile "vekûd" (yakıt maddesi) arasındaki farka dikkat çekerek, bu kelimenin ateşin sürekliliğini sağlayan temel unsuru temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette yakıtın "insanlar ve taşlar" olarak nitelenmesinin, ateşin dışarıdan bir enerjiyle değil, bizzat günahkarın kendi özü ve sapkın ideolojileri (taşlaşmış kalpler/putlar) ile besleneceğini gösteren derin bir semantik vurgu taşıdığını belirtir.
En-Nâsü (النَّاسُ)
İbn Fâris, bu kelimenin "n-v-s" (hareket etmek) veya "e-n-s" (alışmak, ünsiyet kurmak) köklerinden gelebileceğini belirtir; insanların toplumsal varlıklar olarak birbirlerine alışmaları veya sürekli bir hareketlilik içinde olmaları nedeniyle bu adı aldıklarını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "insan" ve "nas" kelimelerinin hem unutkanlık (nisyan) hem de sosyalleşme (ünsiyet) özelliklerine vurgu yaptığını, buradaki kullanımın ise beşeriyetin genelini ve toplumsal sorumluluğu kapsadığını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kullanımının çok eski olduğunu ve genel insan türünü ifade eden bir isim olarak tüm Sami dillerinde benzer fonetik yapılarla yer aldığını belirtir.
El-Hicâretü (الْحِجَارَةُ)
İbn Fâris, "h-c-r" kökünün temel anlamının "menetmek", "sertlik" ve "daraltmak" olduğunu, taşın sertliği ve bir şeyi engelleme özelliği nedeniyle bu kökten türediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "hacer" (taş) kelimesinin hem fiziksel sertliği hem de duygusal katılığı temsil eden bir metafor olarak kullanıldığını, ayette "insanlar" ile birlikte zikredilmesinin azabın dehşetini ve duyarsızlaşmış nefislerin sonunu simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki bağlamında putlara veya taşlaşmış kalplere işaret edebileceğini, etimolojik kökündeki "katılık" ve "cansızlık" vurgusunun cehennemin niteliğiyle uyum sağladığını analiz eder.
Melâiketün (مَلَائِكَةٌ)
İbn Fâris, bu kelimenin "l-e-k" kökünden türediğini ve özünde "risalet" (elçilik) ve "güç" anlamlarını barındırdığını belirtir; meleklerin Allah’ın emirlerini yerine getiren güçlü elçiler olduklarını vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Habeşçe "mal’ak" veya İbranice "mal’ākh" formlarından Arapçaya geçtiğini, temel fonksiyonunun "görevli elçi" olduğunu ifade eder. Theodor Nöldeke, melek kavramının Sami geleneğindeki gelişimine değinerek, Kur'an'ın bu varlıkları iradeli elçiler olarak değil, ilahi yasalara tam bağlı güç odakları olarak nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğul yapısının buradaki çokluğa ve organizasyonel güce işaret ettiğini kaydeder.
Ğılâzun (غِلَاظٌ)
İbn Fâris, "ğ-l-z" kökünün kalınlık, sertlik ve inceliğin zıttı olan katılık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem cisimler için (kalınlık) hem de ahlaki karakterler için (katı yüreklilik, tavizsizlik) kullanıldığını; buradaki meleklerin, görevlerini yaparken hiçbir duygusallığa veya esnemeye yer vermeyen sert bir tabiata sahip olduklarını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ğılâz" sıfatının cehennemdeki otoritenin mutlak ve sarsılmaz disiplinini yansıtan etimolojik bir sertlik taşıdığını vurgular.
Şidâdün (شِدَادٌ)
İbn Fâris, "ş-d-d" kökünün bir şeyi sıkıca bağlamak, güçlendirmek ve zorluk manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şedîd" sıfatının hem fiziksel güç hem de irade sağlamlığı için kullanıldığını, meleklerin "şidâd" olarak nitelenmesinin onların hem yapılış itibarıyla çok güçlü hem de emirleri uygulamada son derece kararlı olduklarını gösterdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin kökenindeki "gerginlik ve sıkılık" anlamının, meleklerin ilahi emir karşısındaki tavizsiz duruşlarını semantik olarak pekiştirdiğini analiz eder.
Ya'sûne (يَعْصُونَ)
İbn Fâris, "a-s-y" kökünün temelinde sertleşmek, değnek gibi bükülmez hale gelmek ve itaatten çıkmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "isyan"ın emir dairesinin dışına çıkmak ve sınıra tecavüz etmek olduğunu, ancak melekler için kullanılan "lâ ya'sûne" (isyan etmezler) ifadesinin, onların fıtratlarının günah işlemeye kapalı olduğunu etimolojik olarak kanıtladığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, fiilin Kur'an semantiğinde "bilinçli başkaldırı" anlamına geldiğini, meleklerin bu fiilden ari kılınmasının onların mutlak itaat statüsünü belirlediğini vurgular.
Emerahüm (أَمَرَهُمْ)
İbn Fâris, "e-m-r" kökünün bir şeyi istemek, işaret etmek ve liderlik etmek manalarına geldiğini belirtir; "emr"in bir işin gerçekleşmesi için verilen kesin talimat olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin üst mevkiden alt mevkiye yönelik bir talep olduğunu, buradaki kullanımın Allah’ın mutlak buyruklarını ve meleklerin bu buyruklara olan ontolojik bağlılığını temsil ettiğini ifade eder.
Yef'alûne (يَفْعَلُونَ)
İbn Fâris, "f-a-l" kökünün her türlü iş, eylem ve hareket anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fiil"in genellikle bir amaç doğrultusunda ve iradeyle gerçekleştirilen eylemler için kullanıldığını, meleklerin kendilerine emredilen her şeyi anında ve eksiksiz bir şekilde "fiile döktüklerini" ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin geniş zaman formunda gelmesinin, meleklerin itaat ve uygulama eyleminin kesintisiz, sürekli ve değişmez bir yasa olduğunu etimolojik olarak gösterdiğini savunur.
Yü'merûn (يُؤْمَرُونَ)
İbn Fâris, "e-m-r" kökünden türeyen bu meçhul formun, bir otorite tarafından görevlendirilme ve emir alma durumunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin pasif yapısının (yü'merûn), meleklerin kendi başlarına hareket etmediklerini, her adımlarının ilahi bir komutla (emir) şekillendiğini ve bu emre muhatap olmanın onların varlık gerekçesi olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla