رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنَ الصَّالِح۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 100. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: hz ismail, salih evlat, kurban, saffat suresi, saffat suresi 100. ayet, dua, rüya, saffat 100, rab, salih, iman, güven
-
"Rabbim! Bana iyilerden olacak bir evlat ver!"
Sanki Hz. İbrahim şöyle demektedir: Rabb’im hana bir çocuk ver ve onu salihlerden eyle! Bunun delili. Hz. İbrahim ’in bir çocukla müjdelenmesidir. Onun isteği üzerine kendisine bir çocuk müjdelenmesi, onun çocuk istediğine işaret eder. Sonra bu âyet, Allah’tan erkek çocuk istemenin caiz olduğunu da göstermektedir. Ancak Hz. İbrahim çocuğu salih ve temiz olmak şartıyla istemişti, tıpkı diğer peygamberlerin istediği gibi. İbrahim aleyhisselâm böyle bir çocuk istemiş ve şöyle demişti: Rabbim! Bana iyilerden olacak bir evlat ver! Zekeriyya aleybisselâm da şöyle dua etmişti: "Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle! Onlar, böyle dua etmelerinden dolayı Cenâb-ı Hak tarafından övülmektedirler: “Onlar, ‘Ey Rabb’imiz!’ derler, bize mutluluk getirecek eşler ve çocuklar bahşet; bizi günahtan sakınanlara öncü yap!’’ Rabbinden çocu k isteyen herkesin, Allah’ın selâmı üzerlerine olsun, peygamberlerin istedikleri şartlarla istemesi gerekir. Bu şarta uyarak Allah’tan çocuk istemek. Aziz ve Celil olan Allah için istemek, O’nun emrini yerine getirmesi ve O'na kulluk yapması için istemek anlamına gelir, yoksa kendi zevkini tatmin etmesi ve dünyada mu tlu olması için istemek anlamına gelmez. “Ey Rabb’imiz! Bize mutluluk getirecek eşler ve çocuklar bahşet!” meâlindeki âyet ise iki anlama gelir. Birincisi, bize gözlerimizi aydınlatacak eşler ve çocuklar bahşet mânasına gelir. İkincisi de, Zekeriyya aleyhisselâmın “Bana temiz bir nesil” dediği gibi bize eşlerimizden, çocuklarımızdan ve soyumuzdan gözlerimizi aydınlatacak nesiller bahşet anlamına gelir.
Sonra bu âyet, çocuğun, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara bir lütfü ve ihsanı olduğuna işaret eder. Bundan dolayı Zekeriyya aleyhisselâm “Temiz bir nesil” demiş, Cenâb-ı Hak da, “Allah dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder” buyurmuştu. En doğrusunu Allah bilir ya, daha önce söylediğimiz gib i çocuk Allah’tan gelen bir hediyedir.
Yorumu Yorumla
-
rabbi (رَبِّ)
Arapça "r-b-b" kökünden türemiş olan "rabb" (efendi/yetiştiren) ismi ile birinci tekil şahıs "yâ" (benim) zamirinin birleşiminden oluşur. Ayetin sözdiziminde, başında bulunması gereken "yâ" (ey) nida (seslenme) harfi düşmüş (mahzuf) bir münada (kendisine seslenilen) konumundadır; sonundaki esre (kesra), düşen birinci tekil şahıs zamirine (benim Rabbim) işaret eder. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "r-b-b" kökünün temel manasının "bir şeyi ıslah etmek, onu koruyup gözetmek, adım adım büyüterek kemale erdirmek ve ona mutlak malik/sahip olmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Rab" isminin Kuran terminolojisinde salt bir yaratıcı (hâlık) figürünü değil; var ettiği kulunu sahipsiz bırakmayan, onun biyolojik ve ruhsal gelişimini terbiye eden mutlak otoriteyi tanımladığını kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında baştaki nida harfinin (yâ) düşürülmesinin belagat ilmindeki eşsiz anlamına (îcâz ve kurbiyyet) dikkat çeker. İbrahim, Rabbine seslenirken araya hiçbir edat (uzaklık) koymamış; çaresizliğini ve yakarışını doğrudan, vasıtasız ve en samimi haliyle, nefesi yettiğince "Rabbim" diyerek gramatikal bir yakınlıkla mühürlemiştir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki arka planına değinerek, "r-b-b" kökünün İbranice ve Aramicede (Rabbi/Rabb) "büyük, efendi, ulu" anlamlarında köklü bir monoteistik hafızaya sahip olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nidanın barındırdığı ontolojik yalnızlığa dikkat çeker. Yurdunu, babasını ve kavmini (bütün dünyevi bağlarını) tevhid uğruna terk eden İbrahim, bu kelimeyle varoluşsal boşluğunu evrenin mutlak sahibine sığınarak doldurur. Sahipsiz kalanın yeryüzündeki yegane sahibi "Rab"dir.
heb (هَبْ)
Arapça "v-h-b" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred (kök halindeki) fiilin emr-i hazır (ikinci tekil şahıs emir/dua) kipidir. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "v-h-b" kökünün temel manasının "bir malı, nimeti veya değeri, hiçbir karşılık, bedel veya ivaz beklemeksizin, sırf bir lütuf ve cömertlik eseri olarak başkasına vermek, hibe etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vehb/hibe" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir alışveriş, hak ediş veya biyolojik bir nedensellik olmadığını; doğrudan doğruya Allah'ın "El-Vehhâb" (karşılıksız ve sınırsız veren) sıfatının bir tecellisi olarak, insanın kendi gücüyle ulaşamayacağı bir nimeti ilahi hazineden talep etmesini tanımladığını vurgular.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde fiilin emir kipinde gelmesinin, kuldan Allah'a yönelik olduğunda emretmek değil, mutlak acziyet bildiren bir "dua, yakarış ve taleb-i lütuf" işlevi gördüğünü ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve tarihsel zeminine inerek; İbrahim'in yaşlılığına ve eşinin biyolojik durumuna (kısırlığına) dikkat çeker. İbrahim, "bana ver" (a'tınî) veya "beni rızıklandır" (urzuknî) gibi doğal sürece dayalı fiiller yerine "heb" (hibe et/mucizevi bir şekilde bağışla) fiilini kullanarak; biyolojik yasaların bittiği yerde, çocuğun (gelecek neslin) ancak mutlak ve nedensiz bir ilahi lütufla (hibeyle) var olabileceği teolojik gerçeğine sığınmıştır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazın en derininden kopup gelen nefesli ve yorgun "h" (he) harfinin, dudakların aniden kapanmasıyla oluşan sert ve patlamalı "b" (ba) harfiyle (h-b) birleşerek oluşturduğu o kısa, kesik, yutkunma hissi veren ve aniden duran ses yapısının; yaşlı bir peygamberin o derin hüznünü, iç çekişini ve yüreğinden kopan o tek hecelik, sarsıcı duasını işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
lî (لِي)
Arapçada aidiyet, tahsis, sebep veya muhataplık bildiren "li/le" (için, -e/a, bana) harf-i ceri ile, birinci tekil şahıs "yâ" (ben / bana) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın "heb" (bağışla) fiilinin yönünü ve mutlak alıcısını (meful-ü bihi gayr-i sarih) gramatikal olarak belirlediğini ifade eder. İbrahim'in bu tek hecelik zamiri (lî / bana), onun yeryüzündeki o mutlak kimsesizliğinin ve "soyunu/davasını" devredeceği bir varisten yoksun oluşunun dildeki en yalın ifadesidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın barındırdığı teolojik tahsise (özgülemeye) dikkat çeker. İbrahim, nimeti rastgele veya genel bir istek olarak değil, doğrudan kendi omuzlarındaki o ağır tevhidi mirası (peygamberlik davasını) sürdürecek bir dayanak olması kastıyla "bana" (lî) diyerek istemiştir. İstek, salt kişisel bir arzu değil, ilahi misyonun devamı içindir.
mine (مِنَ)
Arapça dilbilgisinde "den/dan, ayrılma, başlangıç noktası" veya bir bütünün parçasını ifade etme (teb'îz/beyan) anlamı taşıyan harf-i cerdir. Sonraki kelimeye (es-sâlihîn) geçiş (iltika-i sakineyn) yapabilmek için üstün (fetha) ile harekelenmiştir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın "min-i teb'îziyye" (bir parçası, o bütüne ait olma) işlevi gördüğünü belirtir. İbrahim, Allah'tan sıradan, kalabalığı artıran, rastgele bir soy istememektedir. İstediği evladın ontolojik aidiyetini bu "min" (den/dan) edatıyla doğrudan doğruya tarihteki o ahlaki ve erdemli zümreye bağlar. Evlat, o devasa iyilik nehrinin şerefli "bir parçası" (min) olmalıdır.
es-sâlihîn (الصَّالِحِينَ)
Arapça "s-l-h" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayette "mine" edatıyla mecrur (esreli/yâ harfi ile) konumundadır (sâlihûn yerine sâlihîn). Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "s-l-h" kökünün temel manasının "fesadın, bozulmanın, yıkımın ve çürümenin tam zıttı; bir şeyin özüne, fıtratına ve amacına uygun olarak sağlam kalması, faydalı, iyi, dürüst ve onarılmış olması" (sulh/salah) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sâlih" kavramının Kuran terminolojisinde salt bir iyilik hali olmadığını; inancını (imanını), niyetini ve pratik eylemlerini (amelini) ilahi nizama göre kusursuzca düzenleyen, yeryüzündeki fesada (şirke ve zulme) karşı kendi ahlaki bütünlüğünü koruyan kimseleri tanımladığını kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde "salah/sâlihîn" mefhumunun İslam öncesi bedevi sosyolojisine karşı kurguladığı o sarsıcı kopuşu tahlil eder. Cahiliye toplumunda bir babanın erkek evlat istemesindeki temel gaye; kabile savaşlarında kılıç sallayacak bir kaba kuvvet, soy kibri (asabiyet) ve malını koruyacak dünyevi bir bekçi bulmaktır. Kuran, İbrahim'in bu meşhur duasını "es-sâlihîn" (erdemliler/iyiler) sıfatıyla mühürleyerek, biyolojik üreme güdüsünü tamamen teolojik ve ahlaki bir boyuta taşır. İbrahim bir savaşçı veya kabile reisi değil, yeryüzünde tevhid ateşini ayakta tutacak ahlaki bir "sâlih" (iyi kul) talep etmektedir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu kelimenin İbrahim kıssalarındaki değişmez yerine dikkat çeker. Kuran'daki peygamber dualarının ortak motifi, evladın fiziksel gücünden, zekasından veya sayısından ziyade ahlaki formasyonuna (sâlih oluşuna) yapılan bu güçlü gramatikal vurgudur. Çocuğun varlık gayesi, Allah'ın o dürüst "sâlihler" ordusuna bir nefer olmaktır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de "sâlih" kavramının, iman ile aksiyonun (eylemin) kusursuzca birleştiği en yüksek ahlaki mertebe olduğu; İbrahim'in ateşi, yurdunu ve putperest babasını geride bıraktıktan sonra, şirkin fesadından arınmış, yepyeni ve tertemiz bir soy (millet-i İbrahim) inşa etme arzusunun bu tek kelimelik duada billurlaştığı vurgulanır. Duanın ufku, biyolojiyi aşıp ebediyete ulaşır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla