قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعاً وَاَنَابَ ۩
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 24. Ayet
Daralt
X
-
“Dâvûd şöyle dedi: Senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle doğrusu sana karşı haksızlık etmiştir. Zaten aralarında ortaklık ilişkileri bulunanların çoğu birbirine haksızlık ederler; yalnız iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapmakta olanlar böyle değildir; ama onlar da o kadar az ki! Dâvûd kendisini (böyle bir temsil ile) sınadığımızı düşündü. Bunun üzerine Rabb’inden kendisini bağışlamasını dileyerek secdeye kapandı ve bütünüyle O’na yöneldi.”
Aralarında ortaklık ilişkileri bulunanların çoğu birbirine haksızlık ederler. Sonra Cenâb-ı Hak buna bir istisna getirmekte ve şöyle buyurmaktadır; Yalnız iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapmakta olanlar böyle değildir. Yani iman edenler ve imanlarında salih amellerin gereğine inananlar birbirlerine haksızlık yapmazlar. Sonra Cenâb-ı Hak, onlar o kadar az ki cümlesiyle, iman eden ve imanında salih amelin gereğine inananların, yani müminlerden müttaki olanların ve haksızlık yapmayı terkedenlerin sayısının çok az olduğunu haber vermektedir. Bu âyet, şiddetli ve zor bir âyettir, çünkü imanında salih amelin gereğine inanan ve başkasına haksızlık yapmaktan sakınan mümin sayısının her dönemde çok az olduğu bildirilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Dâvûd kendisini (böyle bir temsil ile) sınadığımızı düşündü. Yani Dâvûd aleyhisselâm, huzurunda meleklerin muhakeme edilmesi olayını kendisini imtihan için hazırladığımıza, imtihan edilenin o iki melek değil kendisi olduğuna kanaat getirdi ve hemen Rabb’inden mağfiret diledi. Çünkü bu olayla başka birinin değil kendisinin imtihan edildiğini anlamıştı. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler buradaki “zan” kelimesini kesin kanaat (el-îkan) diye tefsir ettiler. Sanki kesin kanaat sebepler vasıtasıyla elde edilen bilgidir, nitekim Dâvûd aleyhisselâm da huzurunda yargılanan iki melek vasıtasıyla o kanaati elde etmişti. Dolayısıyla bu bilgi (îkan) Allah’a nispet edilmez, Allah şu kanaati verdi denilmez. Çünkü o, sebepler vasıtasıyla elde edilen bir bilgidir, Cenâb-ı Hak ise sebeplerle değil, zatıyla âlimdir. İlim ise sebepler vasıtasıyla da sebepsiz de elde edilir, bundan dolayı Allah’a ilim kelimesi nispet edilir, fakat şüpheden yola çıkılarak emin olunmuş bilgi, yani ikan kelimesi O’na nispet edilmez. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürmek, söz söylemek, beyan etmek ve hüküm vermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) fiil formundaki "kâle" (dedi ki / hükmetti ki) eyleminin; Davud'un, davacıların anlattığı o adaletsiz ve orantısız güç kurgusunu dinler dinlemez tereddütsüz bir şekilde devreye girip, o "faslu'l-hıtâb" (hükmü kesen söz) yetkisini kullanarak adaletin o sarsılmaz kararını kâinata ilan edişini nitelediğini belirtir.
Lekad (لَقَدْ)
İbn Fâris, pekiştirme ve yemin bildiren "lâm" (le) edatı ile geçmiş zaman fiillerinin başına gelerek eylemin kesinliğini (tahkik) mühürleyen "kad" edatının birleşimidir. "Andolsun ki kesinlikle / Hiç şüphesiz" (lekad) fermanının; Davud'un verdiği o hukuki kararın ihtimallere, gri alanlara veya yumuşatmaya zerre kadar yer bırakmayan o dondurucu ve sarsılmaz "mutlak kesinliğini" işaretleyen vurgu köprüsü olduğunu kaydeder.
Zalemeke (ظَلَمَكَ)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün sözlükte "ışığın mutlak zıddı olan karanlık, bir şeyi kendi asıl/doğal yerinden alıp ait olmadığı başka bir yere koymak, eksiltmek ve sınırı aşmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi fiil ve muhatap zamirinin birleştiği "zalemeke" (sana kesinlikle zulmetti / sana haksızlık yaptı) eyleminin; davanın merkezindeki o eylemin basit bir hata veya ticari bir kurnazlık olmadığını, eşyanın fıtratını bozan, hakkı karanlığa (zulumât) gömen ve zayıfın mülkünü ait olmadığı yere (güçlünün kasasına) aktaran feci bir "gasp ve zulüm" cürmü olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zulm (z-l-m) kavramının felsefi özünde, kâinatın Yaratıcısı tarafından belirlenmiş o kusursuz adalet terazisini (adaleti) bencilce bir hırsla bozmak olduğunu söyler. Davud'un "Sana zulmetti" fermanı; güçlünün doksan dokuz koyununa (servetine) rağmen zayıfın yegâne varlığına el uzatmasının, hukukun ötesinde "ontolojik ve ahlaki bir yıkım" (zulüm) olduğunu kâinata ifşa eden o dürüst, korkusuz ve ilahi yargılamadır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (zaleme) güç ahlakı ve varoluşsal denge bağlamında okur. Güçlünün zayıfı ezmesinin tarih boyunca "hukuki bahanelerle" (bir önceki ayetteki 'kefalet' talebiyle) meşrulaştırılmaya çalışıldığını; ancak peygamberi adaletin (Davud'un) bu kılıfları yırtarak ameli doğrudan kendi çıplak ve korkunç adıyla, yani "Zulüm" (zalemeke) olarak etiketleyip mahkûm ettiğini ifade eder.
Bi Suâli (بِسُؤَالِ)
İbn Fâris, vasıta bildiren "bi" edatı ile "s-e-l" kökünden türeyen masdarın birleşimidir. S-e-l kökünün sözlükte "birinden bir şey istemek, talep etmek, dilenmek, sorgulamak ve yönelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Bi suâli" (istemesi sebebiyle / talep etmek suretiyle) tamlamasının; o zulmün ve haksızlığın henüz fiziksel bir kılıç darbesiyle değil, bizzat güçlü olanın zayıf üzerinde kurduğu o psikolojik baskı, hırs ve "sözlü zorbalık/talep" vasıtasıyla işlendiğini nitelediğini belirtir.
Na'cetike (نَعْجَتِكَ)
İbn Fâris, "n-a-c" kökünün sözlükte "dişi koyun, beyazlık ve yumuşaklık" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsim ve muhatap (senin) zamirinin birleştiği "na'cetike" (senin o tek koyununu / senin o yegâne mülkünü) kelimesinin; zalimin hırsının yöneldiği o hedefi işaretlediğini ve bağlam içerisinde, mağdurun elindeki o son derece kısıtlı, yalnız ve "korunmasız" sivil mülkiyeti temsil ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, na'ce (n-a-c) kelimesinin Arap dilinde literal (dışsal) anlamda koyun/sürü demek olmakla birlikte, çok güçlü bir edebi kinaye (mecaz) olarak "kadın/eş" anlamında da kullanıldığını söyler. Bu bağlamda davanın görünürde bir mal-mülk gaspı olduğunu, ancak Davud'un kendi şahsi imtihanına (kalbine) ayna tutan çok daha derin ve mecazi bir "nefse hâkimiyet ve adalet" sınavının şifresi olarak kurgulandığını belirtir.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an ile İbrahimi geleneğin metinlerarası (intertextual) analizinde bu kelimeyi (na'ce) inceler. Kur'an'ın bu edebi sembolü (koyun metaforunu), Eski Ahit'teki (2. Samuel) Natan'ın meselinden (parable) devralarak, onu tarihsel bir dedikodudan (Urya ve Batşeba olayının tahrif edilmiş detaylarından) arındırdığını; bu kelime üzerinden kıssayı tamamen saf, evrensel ve ahlaki bir "güç, tövbe ve mutlak adalet" felsefesine (Tevhid ahlakına) dönüştürerek kusursuzca yeniden inşa ettiğini tartışır.
İlâ (إِلَىٰ)
İbn Fâris, varış noktası, sınır ve "ilave etme/katma" bildiren edattır. O gasp edilen tek varlığın (koyunun/mülkün) nereye doğru çekilmek istendiğini ve zulmün hedefini kilitler.
Niâcihi (نِعَاجِهِ)
İbn Fâris, "na'ce" kelimesinin çoğulu olan "niâc" ile "hi" (onun) zamirinin birleşimidir. "İlâ niâcihi" (kendi koyunlarına/sürüsüne katmak üzere) tamlamasının; o zalimce talebin asıl feci ve absürt tarafını deşifre ettiğini; güçlünün bu mala ihtiyacı olmamasından, sadece kendi elindeki o devasa yığına (doksan dokuz koyunluk servetine) "kibirli bir tekelcilikle" o son parçayı da ilave etme (şişkinlik) hastalığına tutulduğunu nitelediğini belirtir.
Ve İnne (وَإِنَّ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren tekit (pekiştirme) edatının birleşimidir. Davud'un sadece iki kişi arasındaki spesifik bir davayı çözmekle kalmayıp, bu olayı evrensel ve dondurucu bir sosyolojik hakikate, şaşmaz bir insan doğası analizine dönüştürmek üzere kurguladığı o "genel geçer ve mutlak yasa" (kural) formunu başlattığını kaydeder.
Kesîran (كَثِيرًا)
İbn Fâris, "k-s-r" kökünün sözlükte "azlığın zıddı olarak çokluk, yığın, büyük bir oran ve ekseriyet" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kesîran" (pek çoğu / ezici bir çoğunluğu / büyük bir kısmı) sıfatının; bu anlatılan mağduriyetin (zulmün) yeryüzünde istisnai ve nadir bir durum olmadığını, bilakis insan fıtratının mülkiyetle girdiği o karanlık imtihanda "en çok karşılaşılan ve en yaygın olan" feci bir ahlaki çürüme (rutin) olduğunu nitelediğini belirtir.
Mine (مِنَ)
İbn Fâris, ayrılma ve bir bütünden parça bildiren (teb'îz) edattır. O zalimce eylemi gerçekleştiren çokluğun (kesîran) hangi spesifik sınıftan ve sosyolojik kümeden koptuğunu işaretleyen köprüdür.
El-Huletâi (الْخُلَطَاءِ)
İbn Fâris, "h-l-t" kökünün sözlükte "iki veya daha fazla şeyi birbirinden ayırt edilemeyecek şekilde birbirine katmak, karıştırmak, iç içe geçmek, birleşmek ve ortaklık kurmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Halît kelimesinin çoğulu olan ve belirlilik takısıyla gelen "el-Huletâi" (ortakların / mallarını birbirine katanların / iç içe geçen yoldaşların) isminin; yeryüzündeki haksızlıkların en büyük ve en sarsıcı cephesini nitelediğini; dışarıdaki bir düşmandan ziyade, aynı şirketi, aynı mülkü, aynı kabilenin veya ailenin "karışmış çıkarlarını" paylaşan insanların (ortakların) arasındaki o fıtri ihaneti ve hırsı kilitlediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hılta/halît (h-l-t) kavramının, mülkiyetin, çıkarların ve hakların fiziki veya hukuki olarak birbirine "karışması/bağlanması" olduğunu söyler. Davud'un "Ortakların pek çoğu..." tespiti; insanın başkasına ait bir malla kendi malı (hılta) yan yana geldiğinde, nefsin o doymak bilmez tekelci (hegemonik) kibrinin uyanıp, ortağının payını yutma arzusunun insanlık tarihindeki o en yaygın ahlaki çöküş olduğuna dair evrensel bir Kuranî psikoloji analizidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve fıkıh ilminde bu kavramın (huletâ) sosyo-ekonomik bağlamını açıklar. İslam hukukunda şirket (ortaklık) ahlakının temelinin bu ayetteki teşhise dayandığını; sermayelerin veya koyunların (şirket-i ihtilât) birbirine karışmasının her zaman "büyük bir zulüm riski" barındırdığını ve bu krizin ancak Allah'ın sınırlarına (Tevhid ahlakına) riayet edilerek aşılabileceğini aktarır.
Le Yebğî (لَيَبْغِي)
İbn Fâris, pekiştirme bildiren "lâm" (le) edatı ile "b-ğ-y" kökünden türeyen muzari fiilin birleşimidir. B-ğ-y kökünün sözlükte "orta yolu ve hakkı terk ederek sınırı aşmak, zulmetmek, başkasının hakkına tecavüz etmek ve bozgunculuk yapmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Le yebğî" (kesinlikle haksızlık ederler / sürekli birbirlerinin sınırını çiğnerler / birbirlerine zulmederler) eyleminin baştaki tekit harfiyle; o gücü ve mülkü eline geçiren ortakların (huletâ) zayıf olanı ezmelerinin, yeryüzünde neredeyse şaşmaz bir "sosyolojik ve ahlaki yerçekimi yasası" (zulüm döngüsü) gibi sürekli ve acımasızca işlediğini nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu bağy (b-ğ-y) mefhumunu ontolojik bir sınır ihlali ve güç zehirlenmesi felsefesi olarak değerlendirir. "Ortakların çoğu birbirine bağy eder (haddi aşar)" fermanının; insanın kendi sınırlarıyla (fıtratıyla) yetinmeyip daima başkasının varlık alanını "istila etme" ihtirasını resmettiğini; mülkiyetin ve kibrin (izzetin) terbiye edilmediği bir kâinatta adaletin asla kendiliğinden tecelli etmeyeceğini, insanın doğasının (nefsinin) mutlak surette başkasını yutmaya (bağy'e) eğilimli olduğunu ifade eder.
Ba'duhum (بَعْضُهُمْ)
İbn Fâris, "b-a-d" (parça, cüz, bir kısım) ismi ile "hum" (onların) zamirinin birleşimidir. O zulmü ve sömürüyü gerçekleştiren tarafın, o ortakların (huletâ) "bir kısmını", yani güç, servet ve nüfuz sahibi olan o şımarık tarafını (müstekbirleri) işaretlediğini belirtir.
Alâ (عَلَىٰ)
İbn Fâris, istila, baskı ve aleyhte olma bildiren edattır. O gücün (bağy eyleminin) doğrudan diğer yoldaşın mülkünün ve haklarının "üzerine, onu ezerek ve tahakküm kurarak" çöktüğünü işaretler.
Ba'dın (بَعْضٍ)
İbn Fâris, "diğerlerine / bir başka kısmına" anlamındaki ismdir. "Onların bir kısmı diğer bir kısmına kesinlikle haksızlık eder" kurgusunun; Davud'un dudaklarından dökülen o dondurucu ve yeryüzünün o acımasız rant ve sömürü düzenini ifşa eden ilahi yargı tutanağı olduğunu kaydeder.
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris, istisna ve hasr (sınırlandırma) edatıdır (ancak, sadece, şunlar müstesna). Bütün insanlığı ve ortakları (huletâ) o kokuşmuş sömürü (bağy) bataklığına hapseden o karamsar ve feci sosyolojik tabloyu bıçak gibi yararak; yeryüzünde bu nefsi ve zalimane yerçekiminden kurtulabilen o "yegâne ve nadide ahlaki/ontolojik adayı" (istisnayı) işaretleyen o mutlak ve aydınlık kurtuluş kapısıdır.
Ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris, ism-i mevsûl (o kimseler ki / onlara gelince) edatıdır. Zulüm (bağy) karanlığından azat edilen o "ayrıcalıklı ve elit" ahlaki grubun vasıflarını saymaya başlayan ilahi geçiş mühürüdür.
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün sözlükte "korkunun ve ihanetin zıddı olarak mutlak bir sükûnet, güvenmek, kalbin şüpheden arınarak sarsılmaz bir tasdike kavuşması ve emniyet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiil olan "âmenû" (iman ettiler / sarsılmaz bir güvenle Allah'a bağlandılar) eyleminin; o sömürü çarkından kurtuluşun ilk ve en hayati şartının; aklı kabileci veya kapitalist kibirden arındırıp, kâinatın asıl Sahibine (Tevhide) bütünüyle "güvenmek ve O'nun mutlak adalet yasasına (Hakk'a) teslim olmak" olduğunu nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde iman (e-m-n) kavramını, Cahiliye hırsı ve güvensizliğinin mutlak ilacı olarak inceler. İnsanların birbirine haksızlık (bağy) yapmasının temelinde "korku, doyumsuzluk ve rızkı kendisinin yarattığını sanma" (güvensizlik) yattığını; "Âmenû" (iman edenler) fermanının ise; rızkın Allah'tan geldiğine mutlak bir "emniyetle" inanan bir kalbin, asla başkasının tek bir koyununa (na'ce) dahi göz dikmeyeceğini, imanın en büyük ahlaki fren mekanizması olduğunu tespit eder.
Ve Amilû (وَعَمِلُوا)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "a-m-l" kökünden türeyen mazi çoğul fiilin birleşimidir. A-m-l kökünün sözlükte "bir işi bilinçli, kasıtlı ve belli bir hedefe yönelik olarak bizzat üretmek, eyleme dökmek, pratik ve fiiliyat" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve amilû" (ve eyleme/pratiğe döktüler / işlediler) fiilinin; soyut ve pasif bir inancın (imanın) yeryüzündeki haksızlığı (bağy'i) durdurmaya yetmeyeceğini, o inancın mutlaka "aktif, bedensel ve somut bir eyleme" dönüştürülmek zorunda olduğunu niteleyen o dinamik Kuranî kilit olduğunu belirtir.
Es-Sâlihâti (الصَّالِحَاتِ)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünün sözlükte "fesadın, çürümenin ve yıkımın mutlak zıddı olarak; bir şeyi onarmak, düzeltmek, barışı (sulh) tesis etmek, faydalı kılmak ve dengeye oturtmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla çoğul dişil formda gelen "es-Sâlihâti" (o düzeltici, yapıcı ve onarıcı erdemli eylemleri) isminin; yeryüzünde ortakların (huletâ) yarattığı o kaosu ve adaletsizliği "bedel ödeyerek tamir eden, ahlaki dengeyi yeniden kuran ve hukuka uygun işleyen" o mutlak erdemli amelleri nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, salâh/sâlihât (s-l-h) kavramının; sadece kişisel bir ibadet/iyilik olmadığını, doğrudan bozulan bir şeyi (fesadı/zulmü) onarma ve sosyal hayatı "barış/sulh" eksenine çekme iradesi olduğunu söyler. "İman edip salih ameller işleyenler müstesna" fermanı; başkasının hakkına girmeyen (bağy etmeyen) ve mülkiyette adaleti (sâlihâtı) sağlayanların, ancak imanı sosyal bir eyleme ve ahlaka dönüştürebilen o eşsiz "Tevhid işçileri" olduğunu vurgular.
Ve Kalîlun (وَقَلِيلٌ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "k-l-l" kökünden türeyen ismin birleşimidir. K-l-l kökünün sözlükte "bir şeyin hacminin, sayısının veya miktarının az olması, nadirlik, seyreklik ve çokluğun (kesret) zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve kalîlun" (ve ne kadar da azdırlar / onlar çok nadirdir) sıfatının; o ortaklar arasında adaleti gözeten ve imanını salih amelle mühürleyen (zulmetmeyen) o seçkin ahlaki kitlenin, yeryüzünün o devasa insanlık okyanusunda ne kadar "parmakla gösterilecek kadar az ve sayısal olarak zayıf" olduğunu nitelediğini belirtir.
Mâ Hum (مَّا هُمْ)
İbn Fâris, pekiştirme/hayret bildiren "mâ" edatı ile "hum" (onlar) zamirinin birleştiği "mâ hum" (işte onlar / onlar var ya) tamlamasının; baştaki "kalîlun" (az) kelimesiyle muazzam bir retorik (teaccüb/şaşma) oluşturarak; "Onlar (o adil olanlar) sayıca ne kadar da azdırlar!" şeklinde, insanın sömürüye olan o kaba iştahı karşısında dürüst kalanların o yürek burkan "ıssızlığını ve enderliğini" mühürleyen ilahi ve hüzünlü bir tasdik fermanı olduğunu kaydeder.
Ve Zanne (وَظَنَّ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "z-n-n" kökünden türeyen mazi fiilin birleşimidir. Z-n-n kökünün sözlükte "kesin bilgi (yakîn) ile şüphe (şekk) arasında kalan bilgi, kuvvetli ihtimal, kanaat getirmek, sezmek ve farkına varmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve zanne" (ve anladı ki / sezdi ki / idrak etti ki) eyleminin; Davud'un mahkemede tarafları dinlerken ve o keskin hükmü (faslel hitâb) verirken; aniden perdenin arkasındaki o devasa ve dondurucu ilahi kurguyu; anlatılan o doksan dokuz koyun meselinin aslında basit bir çoban kavgası olmadığını, bizzat "kendi varoluşsal zaaflarına ve gücüne (nübüvvetine) tutulmuş ilahi bir ayna" olduğunu şimşek çakar gibi "sezdiğini ve kavradığını" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zann (z-n-n) kavramının dilde genellikle "şüphe ve kuruntu" manasında kullanılsa da; Kur'an'da bazı durumlarda zihnin bütün delilleri birleştirerek ulaştığı o "mutlak sezgi, farkındalık ve yakîn (kesin bilgi)" anlamında kullanıldığını söyler. Davud'un "zannetmesi" (zanne); onun basit bir şüpheye düşmesi değil; kâinatın Sahibinin kendisini bir sınava tabi tuttuğunu bütün hücreleriyle "kesin olarak anladığı" o feci uyanış ve idrak anıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde bu kelimeyi (zanne) ontolojik bir sarsıntı ve bilişsel kırılma olarak inceler. Hakimin (Davud'un), başkasının davasını çözerken "aniden asıl sanığın kendisi olduğunu" fark etmesi; vahyin o devasa "insanı kendi nefsiyle yüzleştirme" (zann/idrak) pedagojisinin en kusursuz ve en sarsıcı örneklerinden biridir. İnsan, kendi karanlığını anladığı an (zanne) asıl uyanışı yaşar.
Dâvûdu (دَاوُودُ)
İbn Fâris, Arapça kökenli olmayan (A'cemî) bu peygamber isminin; gücün, hikmetin ve ihtişamın (Zâl-eyd) zirvesindeyken bile, kâinatın Yaratıcısı karşısında nasıl sarsılan, imtihan edilen ve kendi acziyetini idrak eden (kul/abd) bir şahsiyet olarak o feci felsefi uyanışın (zanne) tam kalbinde yer aldığını işaretler.
Ennemâ (أَنَّمَا)
İbn Fâris, açıklama ve kesinlik bildiren "enne" edatı ile, ardından gelen kurguyu sınırlandıran ve başkaca ihtimalleri iptal eden "mâ" (kâffe/engelleyici) edatının birleşimidir. "Ennemâ" (Gerçek şu ki sadece / Başka hiçbir şey değil ancak şu) edatının; Davud'un zihninde patlayan o mutlak farkındalığın (zannın); odasına atlayan o iki adamın suikastçı veya sıradan hırsızlar değil, doğrudan ve "sadece" Allah tarafından kurgulanmış bir ilahi imtihan aktörleri olduğunu şüpheye yer bırakmaksızın kilitlediğini belirtir.
Fetennâhu (فَتَنَّاهُ)
İbn Fâris, "f-t-n" kökünün sözlükte "altını veya gümüşü içindeki cüruftan (pislikten/sahtelikten) ayırmak için ateşe atıp eritmek, mihenk taşına vurmak, ağır imtihan, yakıcı sınav ve fitne" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi birinci çoğul şahıs ve azamet zamiriyle (Biz) gelen fiil ile "hu" (onu / Davud'u) zamirinin birleştiği "fetennâhu" (Biz onu ağır bir sınavdan geçirdik / Biz onu ateşe atıp saflaştırdık) eyleminin; yaşanan bu krizin sıradan bir rastlantı olmadığını, kâinatın Yaratıcısının kendi en seçkin kulunu (Davud'u) ahlaki ve ontolojik olarak "en yüksek dereceye (altın saflığına) ulaştırmak için" kasten ve şiddetle (fitne) test ettiğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, fitne/fetennâ (f-t-n) kavramının felsefi özünde; madenin ateşe atılıp canı yanmadan (eritilmeden) içindeki o değersiz posadan kurtulamaması gerçeği yattığını söyler. "Biz onu fitneye (sınava) tabi tuttuk" fermanı; Davud'un mülk (doksan dokuz) ve güç sahibi bir kral olarak, kendi nefsindeki o kılcal zafiyetlerden tamamen arınması ve "saf bir kul" olarak kalabilmesi için kâinatın Sahibi tarafından o dondurucu ve sarsıcı "vicdan ve merhamet potasına" atıldığını (fetennâ) vurgular. İmtihan (fitne), peygamberi çökertmek için değil, onu "saflaştırmak" içindir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi (fetennâhu) ontolojik bir peygamber ahlakı ve arınma felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünde devasa gücü (Zâl-eyd) elinde tutanların, kendilerini "sınanmaz ve dokunulmaz" zannetme yanılgısına (kibre) düşebileceğini; ancak Allah'ın en sevdiği kulunu bile (Davud'u) kendi mahrem odasında "Biz onu fitneledik/sınadık" diyerek sarsmasının; kâinatta hiç kimsenin ilahi ahlak ve adalet sınavının dışında tutulamayacağına dair o mutlak Tevhid mühürü olduğunu ifade eder.
Festağfera (فَاسْتَغْفَرَ)
İbn Fâris, nedensellik/ardışıklık bağlacı "fa" (bunun hemen üzerine / o an) ile "ğ-f-r" kökünden türeyen istif'âl babında mazi fiilin birleşimidir. Ğ-f-r kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, savaşta başı kılıç darbelerinden koruyan sağlam demir miğfer (miğfer) ve bağışlamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Festağfera" (Bunun üzerine hemen istiğfar etti / koruyucu örtüye sığındı / bağışlanma diledi) eyleminin; Davud'un o ilahi imtihanı (fetennâ) idrak ettiği o ilk salisede, kibre kapılıp kendini haklı çıkarmaya çalışmak (savunma mekanizması) yerine; fıtratındaki o ince zafiyetlerin ilahi bir miğferle (mağfiret) "örtülmesi/bağışlanması" için kâinatın Sahibine derhal ve sarsılmaz bir teslimiyetle sığındığını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, istiğfar (ğ-f-r) kavramının, salt bir "özür dilerim" demek olmadığını; insanın kendi acizliğini bilerek, varoluşsal yaralarını ve kusurlarını kapatacak o yegâne "ilahi koruma kalkanını" (ğufran) talep etmesi olduğunu söyler. Davud'un istiğfarı; gücün ve mülkün zirvesindeyken insanın kendi hata payını (zaafını) kabul edip Yaratıcının merhametine (örtüsüne) bükülmesidir.
Rabbehu (رَبَّهُ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, koruyup gözeten, terbiye eden ve yönlendiren" anlamlarına geldiğini tespit eder. Rab ismi ile "hu" (onun) zamirinin birleştiği "Rabbehu" (kendi Rabbinden / asıl Efendisinden) tamlamasının; yeryüzünün en kudretli kralının (Davud'un), af dilediği makamın kâinattaki o tek, şeriksiz ve mutlak (Tevhidi) Otorite olduğunu, gücün her zaman "Rabbin" karşısında hiçliğe büründüğünü nitelediğini belirtir.
Ve Harre (وَخَرَّ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "h-r-r" kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin birleşimidir. H-r-r kökünün sözlükte "bir şeyin yukarıdan aşağıya büyük bir gürültü ve sarsıntıyla düşmesi, şelalenin (hırr) yüksekten aniden dökülmesi, bir binanın yıkılması ve bedenin tamamen yere yığılması" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve harre" (ve ansızın yere kapandı / gürültüyle yığıldı / feryat ederek düştü) eyleminin; Davud'un sıradan, sakin ve kontrollü bir secde/ibadet hareketi yapmadığını; ilahi azamet karşısında hissettiği o devasa sarsıntıyla, bir krallık heybetinin adeta "yıkılan bir duvar veya dökülen bir şelale gibi" bütün kontrolünü kaybederek o an secdeye/rükua "aniden kapanmasını/çökmesini" nitelediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu fiili (harre) muazzam bir ontolojik teslimiyet ve "düşüş estetiği" olarak değerlendirir. "Secde etti" veya "eğildi" (secede/rakea) gibi sakin fiiller yerine, "harre" (gürültüyle, aniden yere kapandı/yığıldı) fiilinin seçilmesinin; insanın (kralın bile) Yaratıcısının haşmeti ve kendi imtihanının (fitne) ağırlığı karşısında o süslü ve dik (mütekebbir) duruşunun nasıl bir anda sıfırlandığını, bedenin ve ruhun adeta "yerçekimine teslim olup" o mutlak hiçlikte (rükuda) nasıl paramparça olarak Yaratıcıya sığındığını en estetik ve sarsıcı şiddetle resmettiğini vurgular.
Râkian (رَاكِعًا)
İbn Fâris, "r-k-a" kökünün sözlükte "bedeni öne doğru eğmek, beli bükmek, tevazu göstermek, kibrin kırılması ve boyun eğmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil formunda ve hâl (durum) zarfı olarak gelen "râkian" (boyun eğerek / rüku halinde / beli bükülmüş bir vaziyette) kelimesinin; o ani düşüşün (harre) asıl felsefi kurgusunu mühürlediğini; Davud'un yere bir baygınlık veya korku kriziyle değil, bizzat kâinatın Yaratıcısı karşısında kendi krallık iradesini sıfırlayıp "tam bir boyun eğiş, hürmet ve acziyet (rüku) haliyle" yığıldığını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, rüku (r-k-a) kavramının sadece fiziksel bir ibadet formu olmadığını, kalpteki o sahte kibrin (izzetin) ve başkaldırının (istikbarın) kırılarak insanın "hiçliğe ve teslimiyete (tevazu)" bükülmesi olduğunu söyler. "Rüku halinde yere kapandı" (harre râkian) kurgusu; o devasa kibriyle peygambere meydan okuyan Mekkeli tiranlara (Mele'); "Sizin o derme çatma askerlerinizle tasladığınız kibir ne ki? Yeryüzünün en kudretli dağlara hükmeden kralı (Davud) bile Allah'ın azameti karşısında beli bükük (râkian) bir halde yere kapandı" mesajını veren o ezici ve mukayeseli Tevhid ihtarıdır.
Ve Enâbe (وَأَنَابَ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "n-v-b" kökünden türeyen if'al babında mazi fiilin birleşimidir. N-v-b kökünün sözlükte "bir şeyin tekrar tekrar geri dönmesi, nöbet (nevbet), peş peşe gelmek, birinin yerine geçmek ve ısrarla aynı merkeze yönelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve enâbe" (ve bütünüyle Rabbine döndü / ısrarla ve tekrar tekrar O'na yöneldi) eyleminin; Davud'un o secde ve istiğfar anından sonra da hayatının geri kalanında bu sarsıcı imtihanı asla unutmadığını; kalbini dünyevi mülkün (doksan dokuz koyunun/krallığın) cazibesinden koparıp "büyük bir şiddet, ısrar ve süreklilikle (inabe)" kâinatın o yegâne asıl merkezine (Allah'ın rızasına) kilitlediğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, inabe/enâbe (n-v-b) kavramının, "tövbe" (t-v-b) kavramından çok daha yoğun, sadık ve sarsılmaz bir felsefi dönüşümü (evvâblıkla aynı kökenden beslenen bir yönelişi) ifade ettiğini söyler. Tövbe edilen bir günahtan vazgeçmek iken; "İnabe", günah veya hata olsun olmasın, insanın dünyevi her meşguliyetten sıyrılarak kalbini "sadece ve tamamen Allah'a teslim etmesi, varlığın ana yurduna (Hakk'a) kesin bir dönüş yapmasıdır." Davud yere yığıldı ve bir daha kalbini dünyaya (mülke) çevirmemek üzere "enâbe" etti (mutlak manada Rabbine döndü).
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kapanış fiilini (enâbe) ontolojik bir güç ahlakı ve peygamberi kurtuluş (tevhit) modeli olarak okur. Müşriklerin günah işlediklerinde kibre sarılıp "atalarının dinini" veya sahte putlarını savunduklarına karşılık; kâinatın en büyük güç sahibi peygamberinin (Davud'un), en ufak bir zafiyet ihtimalinde (fitnede) bile kibre veya mazeretlere sığınmayarak "hemen yere kapandığı ve bütün varlığıyla (enâbe) Allah'a geri döndüğü" gerçeğinin; İslam'ın ahlak felsefesindeki o "gücün tevazuyla, devletin istiğfarla (inabeyle) terbiye edildiği" o eşsiz ve kusursuz Kuranî (İbrahimi) şahsiyet kurgusu olduğunu ifade eder. Mülk insanı saptırabilir, ancak "İnabe" onu daima yegâne hakikate (Tevhide) taşır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla