Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Secde Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Secde Sûresi, 19. Ayet

    اَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوٰىۘ نُزُلاً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Emmâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti felehum cennâtu-lme/vâ nuzulen bimâ kânû ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      18. "İman etmiş kimse günaha batmış kimse gibi olur mu? Bunlar elbette eşit değildirler,”

      19. İman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara, yapmış olduklarına karşılık, hazır olarak onları bekleyen, huzur içinde kalacakları cennetler vardır,”

      20. Günaha batanların varacakları yer ise ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve kendilerine şöyle denir: İnkâr ettiğiniz cehennem azabını tadın!'”


      Mümin-Fâsık Ayırımı

      İman etmiş kimse günaha batmış kimse gibi olur mu? Bunlar elbette eşit değildirler. Müfessirler şöyle demektedir: Bu âyet Ali b. Ebû Tâlib ve Velîd b. Ukbe b. Ebû Muayt hakkında nâzil olmuştur. Onunla Hz. Ali (r.a.) arasında karşılıklı bir söz düellosu ve tartışma yaşanmıştı. Hz. Ali ona şöyle demişti: Sen fâsıksın ben ise müminim. Bunun üzerine âyet onlar hakkında nâzil olmuştur. Bununla birlikte âyet tüm müminler ve fâsıklar hakkındadır. Cenâb-ı Hak bunlar arasında bir eşitliğin bulunmadığını bildirmektedir. Bu İlâhî beyanın söz konusu inkârcı fâsıkların müminlere söyledikleri şu sözden dolayı Cenâb-ı Hak tarafından söylenmiş ve indirilmiş olması da mümkündür: Âhirette sizin konumunuzla bizimki; sizin değerinizle bizimki Allah katında eşittir. Bunun üzerine bu kimselerin eşit olmadıklarına dair bu âyet nâzil olmuştur. Cenâb-ı Hak müminin Allah katındaki konumunu, onun karşılaşacağı sevabı ve nimetleri; öte yandan fâsığın konumunu ve onun cehennemde karşılaşacağı ebedî azabı bildirmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyan gibi: “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yanlış!”. Veya Cenâb-ı Hak bunu bir başlangıç cümlesi olarak bildirmiştir. Yani aklınızca duyulur âlemde bir başkasına inanıp onu doğrulayan kimsenin onun katındaki değeri ve konumunun onun emrinden çıkıp onu yalanlayanın değeri ve konumu gibi olmadığını bilmektesiniz. Dolayısıyla fâsık olup Allah’ın emrinden çıktığınız halde nasıl olur da Allah katında eşit olduğunuzu ummaktasınız? Halbuki onlar O’na karşı sadıktırlar. Bu hususta en doğrusunu bilen Allah'tır.

      Hâricîler ve Mûtezile şöyle demektedir: Eğer dediğiniz gibi fâsık kişi mümin olsaydı, âyetteki bu açıklamanın bir anlamı olmazdı. Dolayısıyla bu beyan, fâsığın mümin olmadığını göstermektedir. Zira Cenâb-ı Hak bunların eşit olmadıklarını bildirmiştir. Müminin varacağı yer cennettir ve orada ebedî kalacaktır. Fâsığın ise varacağı yer cehennemdir ve belirtildiği gibi orada ebedî kalacaktır. Eğer sizin dediğiniz gibi olsaydı bu ikisi eşit olurdu. Veya onlar buna benzer gerekçeler ileri sürmüşlerdir.

      Onlara şöyle cevap verilir: Biz ve siz bu âyette belirtilen fâsığın mümin olmadığı ve müminle de eşit konumda bulunmadığında görüş birliği içerisindeyiz. Çünkü Cenâb-ı Hak fıskı imanın karşıtı olarak bildirmiştir. Bunun delili âyetin sonudur. Zira O, şöyle buyurmuştur: İnkâr ettiğiniz cehennem azabını tadın! Cenâb-ı Hak burada inkârdan bahsetmiştir. Yalanlama imanın ve doğrulamanın karşıtıdır. İmanın ve tasdik etmenin karşıtı olarak bildirilen her fısk, küfür ve inkâr demektir. Dolayısıyla böyle bir kişi mümin olmaz. Fakat imanın ve tasdik etmenin karşıtı olarak değil aksine bunun dışındaki kötülükler ve günahların karşıtı olarak bahsedilen fıska bakın bakalım, onun için bu âyette zikredilen mutlak azap vâdi olur mu? Görülmez mi ki imanın karşıtı olarak bildirilen kötülük inkârdır. Tıpkı şu İlâhî beyan gibi: 'Görenle görmeyen bir olmaz, iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan ile kötülük yapan da bir değildir”. Buna göre imanın karşıtı olarak belirtilen fısk inkâr demektir ve hiçbir şekilde müminle bir eşitlik söz konusu değildir. Fakat imanın karşıtı olarak belirtilmeyen fıskta ise eşitliğin olması mümkündür. Bu durum, Cenâb-ı Haklc’m böyle bir kimsenin günahını bağışlaması, kötülüğünü örtmesi ve onu cennete koymasını ifade eder. Nitekim O, meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar”; yine O bunun dışındaki âyetlerde meâlen şöyle buyurmuştur: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız”; “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz”. Bu durum Allah’ın dilemesine bağlıdır. O, dilerse azap eder, dilerse onu bağışlar.

      Hadis ehli şöyle demektedir: Bu âyete göre bütün itaat amelleri imandan sayılır. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: İman etmiş kimse günaha batmış kimse gibi olur mu? Sonra da bu mümin kimseyi açıklamış ve şöyle buyurmuştur: İman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara huzur içinde kalacakları cennetler vardır. Cenâb-ı Hak onlara iman etme ve yararlı işler yapma karşılığında cenneti vâdetmiştir. Onlara şöyle denir: Mutlak vâd, iman edip yararlı işler yapan içindir. Ancak iman edip hiçbir yararlı iş yapmayanlar için bu mutlak vâdin olduğunu söylemeyiz. Fakat onlar için belirtmiş olduğumuz vâd vardır.

      Yine âyette müminin mümin iken yararlı olmayan işler yapabileceğine dair delil vardır. Çünkü onun yararlı olmayan işler yapması söz konusu olmasaydı yararlı işler yapma şartı bir anlam taşımazdı. Bu şart, müminin yararlı olmayan işler yapabileceğini göstermektedir. Bu da, Mûtezile ve Hâricîlere karşı bir delildir.

      Hazır olarak onları bekleyen. Bu beyandaki kavram “nüzûl” kökünden gelmektedir. “Nüzul” insanın yemesi ve harcaması için hazırlanan nesne demektir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمَنُوا)

        Arapça "e-m-n" (hemze, mim, nun) kökünden if'âl babında türeyen mazi bir fiildir. Güvenmek, emniyette olmak, tasdik etmek ve kalbin sükûnet bulması anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasını "korkunun, endişenin ve şüphenin zıddı olarak kalbin mutlak bir sükûnet ve huzur içine girmesi" olarak tanımlar. İman eylemi, kişinin sadece bir bilgiyi onaylaması değil, o bilgi vasıtasıyla varoluşsal bir güven (emniyet) alanına dahil olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, imanı nefsin hakikate tam bir teslimiyetle boyun eğmesi ve o hakikati tasdik etmesi olarak açıklar. Bu eylem, insanın iç dünyasındaki çalkantıların ilahi bir güvence ile dindirilmesi sürecini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "iman" kavramını "küfür" (nankörlük/hakikati örtme) kavramının mutlak zıddı olarak inceler. Ona göre "âmenû" eylemi, insanın kendi egosunun ve kibrinin dar sınırlarından çıkarak, Allah'ın mutlak otoritesine sığınmasını ve bu sayede varoluşsal bir güvenliğe (emniyet) kavuşmasını simgeleyen aktif ve dönüştürücü bir adımdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın evrendeki yersizlik ve hiçlik korkusunu tahlil ederken, "iman" fiilinin insanı ontolojik bir boşluktan kurtararak sağlam bir zemine sabitlediğini analiz eder.

        Amilû (عَمِلُوا)

        Arapça "a-m-l" (ayn, mim, lam) kökünden türeyen mazi bir fiildir. İşlemek, yapmak, şuurlu bir şekilde eylemde bulunmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin "bir işi belirli bir niyet, çaba ve irade doğrultusunda icra etmek" olduğunu belirtir. Sıradan ve bilinçsiz hareketlerden ayrılan bu kök, kasti bir yönelimi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" ile "fiil" arasındaki farka değinerek, fiilin canlı veya cansız, bilinçli veya bilinçsiz her türlü hareketi kapsayabildiğini; "amel"in ise yalnızca akıl, irade ve niyet sahibi varlıkların (insan ve cin) sorumluluk üstlenerek yaptıkları kasti davranışlar olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam inanç esaslarındaki "iman-amel" ilişkisini bu kelime bağlamında özetler. Ayette "âmenû" fiilinin hemen ardından "amilû" fiilinin gelmesinin, kalpteki soyut inancın dış dünyada somutlaşarak pratik bir ahlaki eyleme dönüşmesi gerekliliğini vurguladığını tefsir ve kelam tartışmaları ekseninde aktarır.

        es-Sâlihât (الصَّالِحَاتِ)

        Arapça "s-l-h" (sad, lam, ha) kökünden türeyen ism-i failin (sâlih) çoğuludur. İyi, düzgün, bozgunculuğun (fesadın) zıddı olan, ıslah edici ve faydalı işler demektir.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının yozlaşmanın, bozulmanın ve yıkımın (fesad) tam karşıtı olan "uyum, nizam, doğruluk ve fayda üretmek" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, insanın nefsinde, bedeninde ve dış dünyasında dengeyi, adaleti ve ilahi rızayı sağlayan her türlü doğru, güzel ve yararlı eylemin bu kapsama girdiğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, İslam ahlak felsefesinde bu kelimeyi değerlendirir. "Sâlihât", imanın sadece teorik bir bilgi yığını olmadığını, ancak dış dünyada pratik bir iyilikle inşa edildiğinde bir değer kazandığını gösterir. Yıkıcı değil, yapıcı ve onarıcı (ıslah edici) her türlü sosyal ve bireysel eylemi kapsayan geniş bir ahlaki kategoridir.

        Cennât (جَنَّاتُ)

        Arapça "c-n-n" (cim, nun, nun) kökünden türeyen "cenneh" kelimesinin çoğuludur. Ağaçları ve bitki örtüsü toprağı örtecek kadar sık olan bahçeler, gizli mekanlar anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün temel anlamının "bir şeyi örtmek, duyulardan gizlemek ve görünmez kılmak" olduğunu belirtir. Sık ağaçlıklı bahçelere bu ismin verilmesi, yaprakların toprağı ve içindeki insanı güneşten ve bakışlardan tamamen örtmesinden kaynaklanır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça etimolojisinin güçlü olduğunu, ancak eskatolojik (ahirete dair) "cennet" kavramının ve onun özelliklerinin Sami dil ailesindeki, özellikle Aramice ve Süryanicedeki "ganta" (bahçe) kelimesi etrafında şekillenen litürjik kullanımlarla paralellik gösterdiğini belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, "cennât" kelimesini Kur'an'ın Geç Antik Çağ dini geleneğiyle kurduğu diyalog bağlamında okur. Kitab-ı Mukaddes'teki (Tekvin) "Aden Bahçesi" (Eden) motifinin, Kur'an'da ebedi ödül mekanı olarak yeniden kurgulandığını ve muhatapların aşina olduğu evrensel bir kurtuluş sembolizminin kullanıldığını analiz eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin semantik kökenindeki "örtme ve gizleme" manasını psikolojik bir zeminde okur. İnsanın dünyadaki varoluşsal çıplaklığına, acılarına ve maruz kaldığı yakıcı gerçeklere karşı; "cennet" kavramının ilahi bir koruma, şefkatli bir sarıp sarmalama ve ruhu dış dünyanın tüm yıpratıcılığından gizleyerek güvene alma (örtme) eylemini sembolize ettiğini ifade eder.

        el-Me'vâ (الْمَأْوَى)

        Arapça "e-v-y" (hemze, vav, ye) kökünden türeyen ism-i mekândır. Sığınılacak yer, barınak, huzur ve güven içinde kalınacak nihai durak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasını "bir araya toplanmak, dağılmış olan şeylerin bir merkeze yönelmesi ve bir kişinin şefkat ve koruma bulmak amacıyla bir şeye/birine katılması, sığınması" olarak tanımlar. Geceleyen kuşların yuvalarına dönmesi de bu fiille ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "me'vâ" kavramının sıradan bir barınak olmadığını; insanın korku, yorgunluk ve tehditlerden kaçarak mutlak bir koruma ve sükûnet bulduğu nihai varış noktası olduğunu belirtir. Ayette cennetlerin bir "sığınak/barınak" (me'vâ) olarak nitelendirilmesi, inananların dünyadaki yorucu ahlaki mücadelelerinin (salih amellerin) ardından bulacakları ebedi istirahati vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki bedevi algıdaki karşılığına değinir. Uçsuz bucaksız, tehlikeli ve yakıcı çölde yolculuk eden biri için "me'vâ" (sığınılacak güvenli bir gölgelik ve barınak) hayati bir öneme sahiptir. Kur'an, bu dünyevi tecrübeyi alarak onu ahiretteki eşsiz ve mutlak güvenliğin psikolojik bir tasviri olarak kullanmıştır.

        Nüzülen (نُزُلًا)

        Arapça "n-z-l" (nun, ze, lam) kökünden türeyen bir isimdir. Konaklamak, inmek, ağırlama, misafir için özel olarak hazırlanan ikram ve ziyafet anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının "yukarıdan aşağıya doğru inmek ve bir yerde konaklamak" olduğunu belirtir. "Nüzül" kelimesi, konaklayan misafire sunulmak üzere önceden hazırlanan yiyecek, içecek ve barınma imkanlarının tümünü kapsar.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece bir yiyecek olmadığını; misafire duyulan saygının, ihtimamın ve ona verilen değerin bir göstergesi olarak sunulan "ilk ve özel ağırlama" olduğunu ifade eder.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'daki konukseverlik (hospitality) motifleri çerçevesinde kelimeyi inceler. İnananların ahirette sıradan birer ikametgâh sahibi olarak değil, doğrudan Yaratıcı'nın şeref konukları olarak karşılanacaklarını ve onlara sunulan cennetlerin de ilahi bir ziyafet/ağırlama (nüzül) niteliği taşıdığını belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki retorik inceliğine dikkat çeker. "Nüzül" kelimesi, ödülün hazırlıksız veya sonradan ortaya çıkan bir şey olmadığını; misafir daha yoldayken (dünya hayatındayken) ev sahibi (Allah) tarafından büyük bir özenle, bekleyişle ve lütufla önceden hazırlanmış bir ikram olduğunu muhatabın zihnine kazıyan estetik bir vurgudur.

        Ya'melûn (يَعْمَلُونَ)

        Arapça "a-m-l" (ayn, mim, lam) kökünden türeyen muzari bir fiildir. İşlemek, kasti ve bilinçli bir eylemde bulunmak anlamlarına gelir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin başındaki mazi (geçmiş zaman) kalıbıyla gelen "amilû" (işlediler) fiili ile ayetin sonundaki "ya'melûn" (işlemekte oldukları/işleyip durdukları) muzari fiili arasındaki dilbilimsel farkı analiz eder. Bu büyük ağırlamanın ve sığınağın (Me'vâ cennetlerinin) gerekçesi olarak "kânû ya'melûn" (yapageldikleri şeyler) formunun kullanılması, inananların salih amelleri bir defaya mahsus tesadüfi bir iyilik olarak değil, hayatları boyunca ısrarla, sabırla ve sürekli bir karakter/alışkanlık halinde sürdürdüklerini gösterir. Ödülün büyüklüğü, bu ahlaki istikrara ve sürekliliğe verilen ilahi bir karşılıktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X