وَمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ بِالَّت۪ي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفٰٓى اِلَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاًۘ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَزَٓاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ اٰمِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sebe' Sûresi, 37. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sebe suresi 37. ayet, mükafat, evlat, servet, salih amel, yakınlık, sebe 37, sebe suresi, amel, salih, iman, güven
-
“Sizi bize yaklaştıracak olan, ne servetiniz ne evlatlarınızdır. Ama iman edip dünya ve âhirete yararlı iş yapanlar başka, yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfat vardır ve onlar köşkler içinde huzur ve güven içinde yaşayacaklar”
Zenginlik ve Fakirliğin Hikmeti
Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız. Onlar bu sözü söylemişlerdir, çünkü onlara göre birinin düşmanına iyilikte bulunması hikmetli bir davranış değildir. Rızkın bol verilmesi de bir lütuf ve ihsandır. Dolayısıyla onlar kendilerinde bu bolluğu görünce Allah’ın dostları olduklarını zannettiler. Onlara göre peygamberlerin dünya nimetleri hususunda darlık yaşamalarının sebebi de onların Allah’ın dostları olmamalarıdır. Bu sebeple şöyle dediler; Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız. Bu sözlerinin sebebi onların yeniden dirilişe inanmamalarıdır. Eğer onlar yeniden dirilişe inansalardı, bu sözü söylemezlerdi ve dünya hayatındaki bolluk ve darlığın imtihan unsuru olduğunu bilirlerdi. Ama eğer yeniden diriliş ve karşılık görmek için başka bir yurt varsa, hikmet açısından dost olan dostluğunun karşılığını alması, kötülük ve düşmanlık yapan ise kötülüğünün ve düşmanlığının karşılığını alması gerekir. İmtihan yurdunda hikmet açısından böyle durumların bulunması mümkündür. Bundan dolayı onlara şöyle cevap verilmiştir: De ki: Rabb’im rızkı dilediğine bol verir, dilediğine kısar. Yani O dilediğine rızkı bol verir. Bu durum kendi katındaki bir üstünlük, değer ve nimet dolayısıyla değildir. Yine O, dilediğine rızkı kısar. Bu durum da onlara yönelik bir düşmanlık ve cezalandırma sebebiyle değildir. Bunlar birer imtihan vesilesidir. Görülmez mi ki Allah müminlerin bir kısmına rızkı bol vermiş, diğerlerine kısmıştır. Bolluk verilenler Allah katındaki üstünlükleri, değerleri ve nimetleri sebebiyle bu durumda değildirler ki bu, Allah’tan onlar için bir mükâfat olsun. Yine darlık içinde bulunanlar Allah’a karşı işledikleri bir suç veya kötülükten dolayı bu durumda değildirler. Onların belirtmiş olduğu sebepten dolayı değil, aksine bizim belirttiğimiz sebepten ötürü durum böyledir. Şunu görmez misin: Onlar, insanların bir kısmına Cenâb-ı Hakk’ın rızkı bol verdiğini bir kısmına ise kıstığını gördüklerinde. O’nun rızkı bol verilene kısmaya, kısılana ise bol vermeye güç yetirdiğini bilmeleri gerekmez mi? Dolayısıyla bunda, onlar için tevhide dair bir teşvik ve tercih sebebi; inkârcılık ve onların bulunduğu hale ilişkin sakındırma söz konusudur. Zira O, rızkı bol verilmiş bir kimsenin rızkını kısmaya; rızkı kısılmış birinin rızkını bol vermeye güç yetirebilir. Dolayısıyla bütün bunlar onların, biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız anlamındaki sözlerini geçersiz kılar. Yine bu hususlar rızkı kısmanın ve bol vermenin bir üstünlük, değer ve nimet veya bir suç ve günah sebebiyle değil, aksine imtihan vesilesiyle olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Sizi bize yaklaştıracak olan, ne servetiniz ne evlatlarınızdır. Cenâb-ı Hak şöyle bildirmektedir; Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız ve evlatlarınız değildir, aksine bildirilen diğer hususlardır. Nitekim O şöyle buyurmuştur; Ama iman edip dünya ve âhirete yararlı iş yapanlar başka. Yani bu davranışlar sizi bize yaklaştırır. Bunları yapan kimse, ister malı ve evlatları olsun ister olmasın, bu davranışlarla bize yakın olur. Yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfat vardır. İnsanların bir kısmı zenginliğin fakirlikten üstün olduğuna bu beyanı delil göstermiştir. Bu kimseler şöyle derler; Cenâb-ı Hak, iman etmeleri ve kendilerine verdiği mallarla iyi işler yapmaları durumunda onlara yaptıklarının kat kat karşılığının verileceğini bildirmiştir. Fakire gelince onun böyle bir durumu yoktur. Dolayısıyla fakirin, kendisine kat kat karşılığının verileceği iyilik yapabilecek bir malı yoktur. Veya buna benzer sözler söylemişlerdir. Bize göre ise bu beyanın mânası şudur; Yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfat vardır. Onlar yaptıkları iyi ve güzel işlerle kat kat karşılık alırlar. Çünkü Allah iyi bir iş yapan her kişiye on kat karşılık vâdetmiştir. Yine O, kötü iş yapan kimseye ancak yaptığının karşılığını vereceğini vâdetmiştir. Dolayısıyla bu beyanda iyi iş yapan kimseye on kat mükâfat vardır. Bu ona yönelik kat kat karşılığı ifade etmektedir. Bu hem zengin için hem de fakir için söz konusudur. Başka yerlerde zenginliğin fakirlikten veya fakirliğin zenginlikten üstün olduğuna dair konuşmanın bir mânası bulunmadığını açıkladık. Çünkü bu ikisi hiçbir insanın etkisinin bulunmadığı durumlardır. İnsanlar bu durumlarla imtihan edilmektedirler. Bunlardan birine şükretmekle, diğerine sabretmekle imtihan edilmektedirler. Bulunduğu haldeyken imtihan edildiği işi yerine getiren kimse, bunu yerine getirmeyenden daha üstündür. Söz konusu kişi bununla üstünlüğü hak eder. Ancak bu durumlardan birinin kendisiyle üstünlük söz konusu değildir. Bununla birlikte zenginliği fakirlikten üstün gören kimseler, Kur’ân’ın farklı yerlerinde Allah’ın fakirliği darlık, belâ, şer ve kötü; refahı ise hayır, nimet ve güzel olarak nitelediğine dikkat çekmişlerdir. Kuşkusuz hayır ve güzel olan şer ve kötü olandan daha üstün ve övgüye daha lâyıktır. Eğer bu durum gerçek mânasıyla şer ve kötü bir şey olmasaydı veya diğer durum hayır olmasaydı Allah böyle nitelemezdi. Fakirliğin zenginliğe üstün olduğunu söyleyenler şuna dayanmaktadırlar: Zengin kişi eğer malından verir ve harcarsa söz konusu üstünlüğü hak eder. Bunun sebebi ise o böyle yapmakla kendisini fakirleştirmekte ve muhtaç hale getirmektedir. Bunun aslı ise bizim belirtmiş olduğumuz yorumdur.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfat vardır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak kelâmcıların benimsediği gibi onların yaptıklarına bire karşı bir misli veya iki misliyle karşılık verileceğini murat etmemiştir. Böyle bir şey nasıl olsun ki. Çünkü Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır”; “Kim (İlâhî huzura) iyilikle gelirse ona daha iyisi verilir”. Aksine Cenâb-ı Hak yaptıkları iyiliğe karşı onlara kat kat verileceğini murat etmiştir. Kat kat karşılık vermek ise ulaşacağı yere varıncaya kadar bir katın diğerine eklenmesi demektir. Sanki buradaki kat, fazlaca demektir. Yani onlar için fazlaca karşılık vardır. Yine buradaki “kat” sözünün çoğul mânasına gelmesi de mümkündür. Yani katlarca karşılık. Bunun benzeri şu İlâhî beyandır: “Ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır”. Yani kat kat arttır.
Ebû Avsece şöyle demiştir: Kat kat fazlası mükâfat. Yani onun yanına bir mislini katmak suretiyle karşılığının katlanmasıdır. Denilir ki: “Eda‘ftü”, yani bir mislini yaptım. Yine denilir ki: “Haytun mudâaf”, yani bir ipin yanına başka bir ip eklenir ki bu bunlar bazan birbirine örülür.
Zülfâ. Bu kelime yakınlık demektir. Denilir ki: “Tezelleftü ileyhi”, ona yakınlaştım. Yine bu kökten denilir ki: “Ezleftühû”, yani yakınlaştırdım. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Yani bize yakınlık ve konum bakımından. Bu ikisi aynı mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.
Sizi bize yaklaştıracak olan, ne servetiniz ne evlatlarınızdır. Cenâb-ı Hak bu beyanda mallar ve evlatlardan söz etmiş, sonra da “elletî” şeklinde müennes olan ism-i mevsûl kullanmıştır. Bazıları bunun hakkında şöyle demiştir: Buradaki müennes olan ism-i mevsûl bir önceki kelime olan mallara yöneliktir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Mallarınız sizi bize yaklaştırmaz, evlatlarınız da öyle. Eğer böyle olmasaydı müzekker ism-i mevsûl kullanır ve “evlatlar” kelimesine yönelik olurdu, böylelikle insanların fiili, malların fiiline üstün gelmiş olurdu. Ebû Muâz şöyle demiştir: “Mallar” ve “evlatlar” sözcüklerini birleştirip sonra da “elletî” ism-i mevsûlünü kullanabiliriz. Çünkü şöyle diyebiliyorsun: “Zehebeti’l-emvâlu ve heleket’l-evlâdü”, yani mallar yok oldu, evlatlar da öldü. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “Kâleti’l-a‘râbu âmennâ”, yani bedeviler iman ettik dediler; “Kâlet rüsulühüm”, yani Peygamberler’i dedi ki. Böyle bir kullanım Kur’ân’da çoktur. Çoğul kelimelerde de böyle bir kullanım mümkündür.
Onlar köşkler içinde huzur ve güven içinde yaşayacaklar. Azaptan ve ölümden güvende olacaklardır. Veya çıkarılmaktan güvende olacaklardır. Yani onların buradan çıkarılma veya ölüm korkusu olmayacaktır. Çünkü nimetin son bulacağı korkusu kişinin nimetten yararlanmasını engeller ve üzer. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
emvâlukum (أَمْوَالُكُمْ)
Kök harfleri: m-v-l
İbn Fâris, m-v-l kökünün "insanın sahip olduğu, biriktirdiği ve elinin altında tuttuğu her türlü mülk ve servet" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mâl" (çoğulu emvâl) kelimesinin köken olarak göçebe Arap toplumunda en büyük zenginlik kaynağı sayılan develer için kullanıldığını, zamanla altın, gümüş ve mülkiyet altındaki her türlü maddi değeri kapsayacak şekilde genişlediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki eleştirisinde bu kelimenin önemini vurgular. İzutsu'ya göre Cahiliye zihniyetinde "emvâl", insana ilahi otoriteden bağımsızlaşma ve kendi kendine yetme (istiğna) illüzyonu veren en güçlü puttur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kullanımın, Mekkeli elitlerin (mütreflerin) teolojik bir yanılgısını çürüttüğünü analiz eder. Zenginler, dünyadaki ekonomik üstünlüklerini Allah'ın kendilerini sevdiğinin bir kanıtı (ilahi onay) sayarak ahirette de imtiyazlı olacaklarını iddia etmişler; ayet ise servetin ontolojik bir değer veya ilahi yakınlık vesilesi olmadığını kesin bir dille ilan etmiştir.
evlâdukum (أَوْلَادُكُمْ)
Kök harfleri: v-l-d
İbn Fâris, v-l-d kökünün "doğurmak, nesil, soy ve üreme" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "veled" (çoğulu evlâd) kelimesinin insanın kendi sulbünden (neslinden) gelen çocukları ifade ettiğini kaydeder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'ın indiği sosyokültürel ortamda çocukların (özellikle erkek evlatların) sadece biyolojik bir nesil devamı olmadığını; aynı zamanda kabilenin askeri gücünü, toplumsal statüsünü, savunma kapasitesini ve siyasi nüfuzunu belirleyen en temel demografik sermaye olduğunu belirtir. Mallar (ekonomik güç) ve evlatlar (insan gücü) ikilisi, yeryüzü iktidarının sarsılmaz zannedilen iki ana kolonudur ve ayet bu iki gücün de ilahi terazide hiçbir ağırlığının olmadığını vurgular.
tukarribukum (تُقَرِّبُكُمْ)
Kök harfleri: k-r-b
İbn Fâris, k-r-b kökünün "uzaklığın (bu'd) zıddı olarak mekanda, zamanda veya derecede yakın olmak, yaklaşmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kurbiyet (yakınlık) kavramının sadece fiziksel bir mesafeyi değil; statü, onur, maneviyat ve ilahi rıza bağlamında da kullanıldığını ifade eder. Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetteki teolojik ve psikolojik bağlamına dikkat çeker. Servet ve kalabalık nesiller, insana dünyada diğer insanlar üzerinde bir tahakküm ve "erişilmezlik" (uzaklık) sağlarken; Yaratıcı katında (O'na yaklaşmada) tamamen işlevsizdir. Ayet, maddi birikimin insanı Allah'a "yaklaştıran" (tukarribu) bir vasıta olamayacağını, asıl yakınlığın tamamen ahlaki ve kalbi bir eylemle mümkün olduğunu ilan ederek değerler hiyerarşisini yeniden inşa eder.
zulfâ (زُلْفَى)
Kök harfleri: z-l-f
İbn Fâris, z-l-f kökünün "öne geçmek, ilerlemek, yaklaşmak ve yüksek makam" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zülfe" kelimesinin Allah katında elde edilen yüksek derece, şeref, yakınlık ve özel bir menzil (istasyon) olduğunu söyler. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Kur'an'ın eskatolojik (ahirete dair) terminolojisindeki yerine vurgu yapar. Neuwirth'e göre "zulfâ", dünyevi statülerin tamamen sıfırlandığı ahiret krallığında, liyakate dayalı yeni ve gerçek hiyerarşiyi (ilahi yakınlık makamını) tanımlayan teknik bir terimdir.
âmene (اٰمَنَ)
Kök harfleri: e-m-n
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korkunun ve paniğin zıddı olan mutlak güven, emanet ve sükunet" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" eylemini, kalbin şüphelerden arınarak bir hakikate mutlak surette güvenmesi ve ona teslim olması olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki sisteminde iman kavramının pasif bir kabullenme değil, kişinin tüm varoluşsal merkezini ilahi otoriteye bağladığı dinamik bir güven sözleşmesi olduğunu analiz eder. İzutsu'ya göre ayette, müşriklerin sahte güvenlik aracı olan "mal ve evlat" reddedilirken; ilahi mahkemede geçerli olan yegane ontolojik para biriminin (kurtuluş akçesinin) "iman" olduğu net bir şekilde ortaya konur.
sâlihan (صَالِحًا)
Kök harfleri: s-l-h
İbn Fâris, s-l-h kökünün "bozulmanın ve yıkımın (fesad) zıddı olarak bir şeyi onarmak, düzeltmek, faydalı ve uygun hale getirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, salih eylemin nefse, çevreye ve varlığa fayda sağlayan, ilahi rızaya uygun ve yapıcı davranışlar bütünü olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette imanın hemen peşine "salih amel" şartının eklenmesinin Kur'ani bir karakteristik olduğunu belirtir. Salih eylem, soyut ve içsel bir iddia olan imanın; yeryüzünde sosyal, ahlaki ve pratik bir gerçekliğe dönüşerek ispat edilmesidir. İman kök ise, salih amel onun görünürdeki meyvesidir ve Allah'a yakınlık (zulfâ) ancak bu ikisinin birleşimiyle kazanılır.
cezâu (جَزَٓاءُ)
Kök harfleri: c-z-y
İbn Fâris, c-z-y kökünün "bir şeyin karşılığını tam olarak vermek, bedelini ödemek ve kafi gelmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ceza kavramının sadece bir cezalandırma (kötülük) olmadığını; kişinin yaptığı iyi veya kötü eylemin kendisine tam, eksiksiz ve adil bir biçimde iade edilmesi olduğunu açıklar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki ilahi adalet terazisinin kusursuzluğunu bu kelime üzerinden izah eder. Ceza, ilahi bir keyfilik değil, dünyadaki niyet ve eylemin ahiretteki zorunlu ontolojik ve matematiksel yansımasıdır.
ed-dı'fi (الضِّعْفِ)
Kök harfleri: d-a-f
İbn Fâris, d-a-f kökünün "bir şeyi ikiye katlamak, mislini eklemek ve çoğaltmak" anlamına geldiğini belirtir. (Zayıflık anlamına gelen d-a-f köküyle eşseslidir ancak bağlamları farklıdır). Râgıb el-İsfahânî, "dı'f" kelimesinin bir sayının veya miktarın aynısının üzerine eklenerek katlanması, kat kat artırılması olduğunu söyler. Gabriel Said Reynolds, ayetteki bu kelimenin teolojik matematik boyutunu analiz eder. Dünyevi zenginlikler (emvâl) insan çabasıyla sınırlı olarak birikirken; iman ve salih amelin ilahi sistemdeki getirisi (cezâu'd-dı'fi) sınırsız, katlanarak artan ve kulun çabasını fersah fersah aşan muazzam bir ilahi lütuftur (keremdir). Bu, ilahi ekonominin beşeri ekonomiye üstünlüğünün ilanıdır.
el-ğurufâti (الْغُرُفَاتِ)
Kök harfleri: ğ-r-f
İbn Fâris, ğ-r-f kökünün "bir şeyi eliyle avuçlayarak almak, kepçeyle almak ve bir şeyin en seçkin, en üst kısmı" anlamlarına geldiğini belirtir. Binaların zemininden yüksekte olan, havadar ve üst katlardaki özel odalara da bu kökten dolayı "ğurfe" (çoğulu ğurufât) denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ğurfe kelimesinin evlerin üzerine inşa edilen yüksek köşkler, seyir terasları ve makamlar olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Aramaic "gurpethâ" kelimesiyle fonetik bir benzerlik taşıyabileceğini ancak doğrudan Arapça mimari ve bedevi terminolojisinin asil bir ürünü olarak yüksek yapıları tanımladığını doğrular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki kullanımın barındırdığı sosyo-psikolojik tezatlığa dikkat çeker. Dünyada kendilerini "yükseklerde" gören, devasa konaklarında (mütref) kibirlenen elitlerin aksine; ahiretin o gerçek, ebedi ve erişilmez yüksek köşkleri (ğurufât), servet sahiplerine değil, dünyada belki de barınaksız olan ama imanla eylem üreten salih kullara tahsis edilmiştir.
âminûne (اٰمِنُونَ)
Kök harfleri: e-m-n
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korku, dehşet ve endişenin zıddı olan güvenlik, kalbin sükuneti ve barış" anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki eskatolojik güven (emn) kavramını tahlil eder. İzutsu'ya göre ayetin sonundaki "onlar güven içindedirler" (hum âminûn) vurgusu, surenin başından beri işlenen temayı zirveye taşır. Şımarık elitler dünyevi servetleri ve kalabalık aşiretleriyle kendilerini "güvende" zannetmişlerdir; oysa mutlak, ebedi ve sarsılmaz güvenlik (emn) sadece o yüksek köşklerdeki müminlere aittir. Ölüm, korku, kaybetme endişesi ve hüzün orada tamamen yok edilmiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla