وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكٍّۜ وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sebe' Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
"Oysa onlar üzerinde onun hiçbir zorlayıcı gücü yoktu. (Şeytana, kendine uyanları ayartma fırsatı vermemiz ise) sadece, âhirete inananı ona şüpheyle bakandan ayırt etmemiz içindir. Rabb’in her şeyi görüp gözetir.”
Oysa onlar üzerinde onun hiçbir zorlayıcı gücü yoktu. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Allah’a yemin olsun ki kılıçla ve mızrakla onlara vurmamış, onları bir şeye zorlamamıştır. Onun işi sadece aldatma, arzuları dürtme ve vesvese vermekti. İblis onları davet etmiş, onlar da bunu kabul etmişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Oysa onlar üzerinde onun hiçbir zorlayıcı gücü yoktu. Yani delil. Onlara karşı bir delili mevcut değildi. Yani Cenâb-ı Hak ona insanlara karşı bir delil bulma imkânı vermemişti. Fakat ona vesvese verme, bir şeyi süslü gösterip hakkı bâtılla karıştırma imkânı tanınmıştı. Allah buna mukabil müminler için onun şüphelerini ve süslü gösterip aldatmalarını ortadan kaldırmak için deliller yaratmıştır.
Bu durum sadece, âhirete inananı ona şüpheyle bakandan ayırt etmemiz içindir. Bu beyan farklı mânalara gelir. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hakk’ın olacağını bildiği bir olayın gerçekleştiğini bilsin diye. İkincisi şudur: Cenâb-ı Hakk’ın insanların gıyabında bildiğini insanlara tanıklık yaparak bilmesi için. Üçüncüsü şudur: O, bilgisine konu olan varlık ve olayı bilgi olarak nitelemektedir. Yani bilgiye konu olan varlık ya da olayın (ma‘lûm) gerçekleşmesi için. Bu kullanım dil bakımından mümkündür. Tıpkı şu ilâhı beyan gibi: “Kesin olarak bilinen şey gelinceye kadar”. Yani kesin olarak bilinen şey. Bu kullanım Kur’ân’da çoktur.
Rabb’in her şeyi, inkâr, şirk ve diğer amelleri, görüp gözetir. Bunları korur.
Yorumu Yorumla
-
sultânin (سُلْطَانٍ)
Kök harfleri: s-l-t
İbn Fâris, s-l-t kökünün temelinde "güç, kuvvet, galip gelmek ve musallat olmak" anlamlarının yattığını belirtir. Keskinliği ve gücü sebebiyle otoriteye, kesin delile veya hükümdara "sultan" denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, sultan kavramını "kendisinden dolayı kişinin galip geldiği ve başkaları üzerinde tahakküm kurduğu güç veya apaçık kanıt" olarak tanımlar. Ayetteki bağlamında, İblis'in insanlar (Sebe halkı ve genel olarak insanlık) üzerinde onları zorla küfre sürükleyecek ontolojik bir yaptırım gücünün (sultanının) veya aklı ikna edecek mantıksal bir delilinin bulunmadığı ifade edilir. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni üzerine yaptığı analizde, Arapçadaki bu terimin Süryanice veya Aramicedeki "şultânâ" (güç, otorite, iktidar) kelimesinden geldiğini, ancak Kur'an'ın bu kelimeyi sadece siyasi bir iktidar değil, manevi ve teolojik bir "zorlayıcı etki/delil" anlamında da kullandığını doğrular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, şeytanın "sultanı olmaması" durumunu kelami açıdan tahlil eder. Şeytanın insan iradesini gasp edecek ontolojik bir gücü yoktur; onun etkisi sadece fısıldamak (vesvese) ve süslü göstermekten ibarettir. İnsanın yoldan çıkması, şeytanın mutlak gücünden değil, insanın kendi iradi zafiyetinden ve kibrinden kaynaklanmaktadır.
lina'leme (لِنَعْلَمَ)
Kök harfleri: a-l-m
İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin izini, nişanını bilmek ve onu şüpheden arınmış şekilde idrak etmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramını nesnenin veya durumun hakikatini kavramak olarak açıklar. Ayetteki "bilelim diye/bilmemiz için" (lina'leme) şeklindeki kullanımın, Allah'ın haşa önceden bilmediği bir şeyi yeni öğrenmesi anlamında olmadığını; gizli olan potansiyel bilginin, eyleme dönüşerek "meydana çıkması, hakikatin zahir ve ispat edilmiş hale gelmesi" anlamını taşıdığını ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki bu tür "Allah bilsin diye" formundaki ifadelerin kelam ilmindeki (teodise/ilahi adalet) önemine dikkat çeker. İlahi ilim ezelidir ve her şeyi kuşatır; ancak ahiretteki ödül ve cezanın mutlak adaletle gerçekleşebilmesi için, kulun seçimlerinin sadece Allah'ın zihnindeki bir bilgi olarak kalmaması, yeryüzünde fiilen yaşanarak (imtihan edilerek) kayda geçmesi (malum hale gelmesi) gerekir.
yu'minu (يُؤْمِنُ)
Kök harfleri: e-m-n
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korkunun ve endişenin zıddı olan güven, emniyet, kalbin mutmain olması" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" eylemini bir hakikati kalple tasdik etmek ve ona tam bir güvenle bağlanmak olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında iman kavramının durağan, pasif bir inanç sistemi olmadığını belirtir. İzutsu'ya göre ayetteki "ahirete iman eden" (yu'minu bil-âhireti) ifadesi, kişinin henüz görmediği ve rasyonel/ampirik olarak kanıtlayamayacağı eskatolojik bir gerçekliğe, Allah'ın vaadine güvenerek varoluşsal bir sıçrama yapması, bu güveni hayatının ve eylemlerinin merkezine koyması (teslimiyet) eylemidir.
bil-âhireti (بِالْآخِرَةِ)
Kök harfleri: e-h-r
İbn Fâris, e-h-r kökünün "gecikmek, bir şeyin sonu ve bitimi" anlamına geldiğini, "evvel" kelimesinin zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da ahiret kelimesinin "dünya" kavramının karşısına yerleştirildiğini, insanın ölümden sonraki nihai ve kalıcı varoluş formunu tanımladığını açıklar. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki bu kelimenin merkezi rolünü analiz eder. "Âhiret" inancı, müşriklerin ve şımarık refah toplumlarının (Sebe gibi) döngüsel, sadece bu dünyaya odaklı zaman algısını parçalayan en keskin teolojik kriterdir. İblis'in tahakkümünden kurtulabilenler, sadece Allah'ın varlığına inananlar değil; eylemlerinin nihai bir hesaba ve öte dünyadaki (ahiretteki) mutlak adalete tabi olduğuna iman edenlerdir.
şekkin (شَكٍّ)
Kök harfleri: ş-k-k
İbn Fâris, ş-k-k kökünün temelinde "delmek, iki şeyi birbirine batırmak veya birbirine girmesi" anlamının yattığını belirtir. İki zıt fikrin veya ihtimalin kişinin zihninde birbirine karışıp hangisinin doğru olduğunun ayırt edilememesi durumuna, aklın bu kilitlenme haline "şekk" dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, şekk (şüphe) kavramını "kesinlik" (yakîn) kavramının zıddı olarak tanımlar; iki inanç veya iddia arasında, birini diğerine tercih edemeyecek şekilde tereddütte kalma, duraksama halidir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde (bilgi felsefesinde) "şekk" kelimesinin masum ve felsefi bir sorgulama (metodik şüphe) olmadığını analiz eder. Kur'an terminolojisinde şekk, hakikatin (ahiretin) apaçık delilleri karşısında kişinin kibrinden veya dünyevi tutkularından dolayı o hakikate teslim olmamak için ürettiği kronik, felç edici ve inkarla eşdeğer tutulan bir belirsizlik (şüphecilik/skeptisizm) hastalığıdır. Dücane Cündioğlu, ayetteki bu zıtlığa dikkat çeker; iman (güven) ile şekk (şüphe) birbirinin ontolojik düşmanıdır. Ahiret konusunda zihni berrak (mümin) olan ile, zihni bulanık ve tereddütlü (şekk içinde) olanı birbirinden ayırmak, yeryüzü imtihanının (lina'leme) nihai amacıdır.
rabbuke (وَرَبُّكَ)
Kök harfleri: r-b-b
İbn Fâris, r-b-b kökünün "bir şeye sahip olmak, onu korumak, beslemek ve olgunluğa erişinceye kadar adım adım terbiye etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rabb kelimesinin mutlak eğitici, gözetici ve ihtiyaçları karşılayıcı otorite olduğunu söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki "Rabb" (efendi, ulu kişi) kelimeleriyle ortak kökene sahip olduğunu doğrular. Bu ayetteki "senin Rabbin" (rabbuke) hitabı, peygambere ve inananlara yönelik koruyucu bir teminattır; İblis'in planları ve inkarcıların şüpheleri karşısında evrenin tek ve mutlak yöneticisinin Allah olduğu hatırlatılır.
kulli (كُلِّ)
Kök harfleri: k-l-l
İbn Fâris, k-l-l kökünün "bir şeyi bütünüyle kuşatmak, etrafını sarmak, tamamı ve eksiksiz olan" anlamına geldiğini belirtir.
şey'in (شَيْءٍ)
Kök harfleri: ş-y-e
İbn Fâris, ş-y-e kökünün "istemek, irade etmek ve bir şeyin olmasını dilemek" anlamına geldiğini belirtir. "Şey" kelimesi, ilahi veya beşeri bir iradeyle var olması dilenen, meydana gelen her türlü nesne, olay veya durumu kapsar. Râgıb el-İsfahânî, şey kavramını var olan, bilinen ve hakkında haber verilebilen (zihinsel veya fiziksel) her türlü varlık olarak çok geniş bir çerçevede tanımlar.
hafîzun (حَف۪يظٌ)
Kök harfleri: h-f-z
İbn Fâris, h-f-z kökünün "bir şeyi korumak, gözetmek, kaybolmaktan ve zarardan muhafaza etmek" anlamına geldiğini belirtir. Unutmanın ve gafletin zıddı olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, hıfz eyleminin iki boyutu olduğunu söyler: Birincisi bilgiyi zihinde korumak (unutmamak/ezberlemek), ikincisi ise bir nesneyi fiziksel yıkımdan ve bozulmadan korumaktır. "Hafîz", bu eylemi sürekli ve kusursuz yapan (mübalağa) demektir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, el-Hafîz isminin Kur'an teolojisindeki yerine dikkat çeker. Ayetin sonunda Allah'ın "her şey üzerinde Hafîz (koruyucu/gözetici/kaydedici)" olduğunun vurgulanması çift yönlü bir teolojik mesajdır: Bir yandan evrensel nizamın İblis'in kaotik fısıltılarına karşı ilahi bir gözetim altında olduğunu ilan ederken; diğer yandan kimin şükredip (iman edip) kimin şüphe (şekk) içinde nankörlük ettiğinin anbean ilahi bir sicile (Levh-i Mahfuz) kaydedildiğini, hiçbir eylemin zayi olmayacağını muhatabın zihnine kazır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla