Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Saf Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Saf Sûresi, 11. Ayet

    تُـؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَـكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tu/minûne bi(A)llâhi ve rasûlihi ve tucâhidûne fî sebîli(A)llâhi bi-emvâlikum ve enfusikum(c) żâlikum ḣayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      10. Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi?

      11. Allah'a ve resulüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat edersiniz. Bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır.

      Allah’a ve Resûlüne İman

      Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah’a ve resûlüne iman edersiniz. Allaha iman etmek; O'nun bir ve tek olduğuna, hiçbir şeye ihtiyacı bulunmayan yegâne ilâh olduğuna, doğmadığına, doğurmadığına ve kendisine denk hiçbir varlığın bulunmadığına inanmak demektir. Aynı zamanda yaratma ve emretmenin de O na ait olduğuna inanmaktır. O nun Kadir olup hiçbir şeyin kendisini âciz bırakamayacağına, Alîm olup hiçbir şeyin Ondan gizlenemeyeceğine. Hakim olup bütün çeşitleriyle yarattığı varlıkların zorluk-kolaylık, karanlık-aydınlık, hastalık-sıhhat hallerinde de hikmetinin dışında kalmadığına inanmaktır. O, Seneviyyenin dediği gibi karanlığı, kötülüğü ve çirkinliği yaratan, aydınlığı yaratandan ayrı bir ilâh değildir. Bilâkis karanlık, aydınlık, kolaylık, zorluk, sağlık ve hastalık bir tarafa âlemdeki her şeyi O'nun yarattığını bilmektir. Mecûsîlerin dediği gibi Cenâb-ı Hak, gaflete dalmış ve kendisinden şeytan doğmuş değildir; bilâkis O, hiçbir şeyden gafil değildir ve hiçbir şey Ona gizli değildir. Hıristiyanların O’nu yaratılmışa benzeterek çocuğunun olmasını caiz görmeleri gibi de değildir. Kaderiyye’nin, Allah kötülüğü, hastalığı ve acıyı yaratmaya kadir değildir iddiaları da geçerli değildir. Mutezilenin, kulların fiilinde O’nun dahli ve tedbiri yoktur, dedikleri gibi de değildir. Aksine O, Alimdir; her şeyi bütün detaylarıyla bilmektedir; Kâdir’dir, her şeyi yapmaya gücü yetendir. Yaratılmış her şeyin üstünde bir yüceliğe sahiptir. Her türlü âfet, İhtiyaç ve ayıptan münezzehtir. Bize göre Allah’a iman, işte bu şekilde olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir. Peygambere iman etmek, Resûlullah’ın (s.a.) getirdiği şeylerin hak ve doğru olduğuna inanmaktır.

      Cihat

      Allah yolunda cihat edersiniz. Bu beyan biri, Cenâb-ı Hakk’ın düşmanlarıyla savaşırsınız anlamında, diğeri de Allaha itaat ve Onun istediği kulluk görevlerini yapmaya gayret gösterirsiniz, anlamında olmak üzere iki şekilde anlaşılabilir.

      Cihat dört şekilde yapılır: Biri Allah’ın düşmanlarıyla savaşmak ve Oha itaat için bütün gayretini göstermek suretiyle Allah yolunda cihattır. Diğeri nefsini yenmek, onun lezzet ve şehvet ihtirasına engel olmak, kendisini helake düşüreceğini ve alçaltacağını bildiği arzularına gem vurmak suretiyle, insanın kendi nefsiyle cihat etmesidir. Üçüncüsü insanlara karşı hırs ve tamahı terk etmek, onlara şefkat ve merhamet göstermek, bütün ümitlerini onlara bağlamamak ve onlardan korkmamaktır. Dördüncüsü de dünyayı, âhireti için azık edinmek veya yaşamı için bir vasıta olarak görmek, ondan âhiretine zarar verecek hiçbir şeyi almamak suretiyle dünyaya karşı cihat etmesidir. Bütün bunlara, Allah yolunda cihat adını vermek doğrudur.

      Şunu da belirtelim ki bu âyet üç şeyi daha tanzim etmektedir. Birincisi, Cenâb-ı Hak, “ey İman edenler” dedikten sonra, onlara tekrar İmam nasıl emretmektedir? İkincisi, Allaha ve resulüne iman etmiş, ama neticede her şey cihada bağlandığı halde Allah yolunda cihat etmemiş olanın kurtulması nasıl ümit edilir? Üçüncüsü Allaha ve resûlüne iman ettiği ve Allah yolunda cihat yaptığı halde, büyük günah işleyen birinin, âyette sizi elem verici bir azaptan kurtaracak diye buyrulmakla, onun azaba uğramasından niçin korkulur?

      İlk maddeye şöyle cevap verilebilir: Bu âyette kastedilen kişiler, muhtemelen münafıklardır. Buna göre ey iman edenler ifadesi, zâhirde iman edenler anlamına gelir. Sizi elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah’a iman edersiniz. Yani kalplerinizle de tasdik edersiniz. Bu âyetin Ehl-i Kitap hakkında gelmiş olması da mümkündür. Buna göre Aziz ve Celil olan Allah ey iman edenler mealindeki sözüyle, geçmiş kitaplara iman edenleri kastetmiştir; onlara “Allah’a, Hz. Muhammed’e ve bu kitaba da iman edin” buyurmaktadır. Bu husus, âyetin kâfirler hakkında gelmiş olması itibariyledir. Müminler hakkında geldiği düşünülürse, zaten iman ettikleri halde Allah’ın, onlara tekrar imanı emretmiş olması, imanda sebat veya imanda ziyadelik yahut da imanda gerçek bir yenileme anlamındadır. Çünkü hayatın devam eden seyrinde imana üç isim verilir: Artma, devam etme ve yenileme. Cenâb-ı Hak, bunu kitabında bir seferinde artma ve pekiştirme adıyla, “... Bu, iman etmiş olanların imanlarını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler” meâlindeki âyette; bir seferinde sebat ve sağlamlık adıyla, “Allah sağlam söze iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sağlam tutar” meâlindeki âyette; bir seferinde de iman adıyla, “Ey iman edenler! Allah’a... iman edin” meâlindeki âyette zikretmiştir. Bu şekildeki artma ve sebat (devam etme) Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfudur. Ziyadelik ve sebat, devam eden bir fiil için kullanılan iki isimdir. İman fiili ise bitip tamamlanan bir şeyi ifade eder. Fakat biten bir şeyi devamlı kılması da Cenâb-ı Hakk’ın lütfü kabul edilebilir. Dolayısıyla bu fiil, ziyadelik ve sebat mânasına yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. Hayatın seyrinde yenilenme mânasına hamledilmesi de doğrudur. Şöyle ki insan yaşadığı her zaman diliminde küfürden menedilmiştir, insan iman getirdiği anda küfrü sona ermiş olur. Böylece onun imanı, yenilenmiş hükmü kazanır. En doğrusunu Allah bilir. Allah’a ve resûlüne iman edersiniz, Allah yolunda cihat edersiniz, meâlindeki İlâhî beyanla Allah Teâlâ, itikadı da kastetmiş olabilir. Maksat bu ise ve insan da inanılması emredilen bu şeylere inanır, fakat fiilen onları yapmazsa yine de onun kurtuluş hakkında bir ümidi olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır. Yani size emretmiş olduğu Allah’a ve resûlüne iman etmek ve O’nun yolunda cihat etmek, sizin için kendi hevânıza uymanızdan çok daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz. Yani eğer açıkça bilirseniz, bunun sizin için daha hayırlı olduğunu da anlarsınız. Bununla, “eğer bildiklerinizden faydalanırsanız, bu sizin için daha hayırlı olur” anlamı da kastedilmiş olabilir.​​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tü’minûne (تُؤْمِنُونَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün temel anlamının "güven, huzur ve korkunun zıddı" olduğunu belirtir; imanın, kalbin şüphe ve endişelerden arınarak mutlak bir emniyet duygusuna ulaşması olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, imanın nefsin bir gerçeği tasdik ederek onun üzerinde itimat bulması olduğunu; bu ayetteki emir kipinin, sadece bir kanaate sahip olmayı değil, bu kanaati hayatın merkezine koyan bir güven ilişkisini temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin "inanmak" şeklindeki teolojik kullanımının, Aramice ve Süryanicedeki "haymen" (güvenmek, onaylamak) formuyla doğrudan ilişkili olduğunu ve monoteistik dinlerin ortak inanç terminolojisinin bir parçası olarak Arapçaya yerleştiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, iman kavramının Kur'an'da kişinin tüm varoluşsal güvenini Allah'a devretmesi anlamına geldiğini; bu ayetteki kullanımın, ileride zikredilecek olan "cihad" eylemiyle organik bir bağ kurarak imanın statik değil, dinamik ve eylemsel bir boyutu olduğunu vurgular.

        Allah (اللَّهِ)

        İbn Fâris, bu ismin e-l-h köküne dayandığını, mahlukatın sevgi, korku ve hayretle kendisine yönelip sığındığı "yüce varlık" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lafzın hem mutlak ibadet edilen zatı hem de akılların mahiyetini idrakte aciz kaldığı müteâl yaratıcıyı ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça "ilah"tan türemiş olabileceği gibi, bölgedeki kadim monoteist geleneklerin ortak tanrı adı olan Aramice "Alaha" formundan dini bir terim olarak dile geçtiğini savunur.

        Resûlihî (رَسُولِهِ)

        İbn Fâris, r-s-l kökünün temel manasının bir şeyi süreklilikle ve nezaketle göndermek, yaymak olduğunu; "resûl" kelimesinin ise gönderilen elçiyi ve taşıdığı mesajı nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın elçisi olmanın, ilahi iradeyi insanlara ulaştırmak üzere görevlendirilmiş yüce bir memuriyet ve otorite olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin teolojik bir terim olarak "Allah'ın elçisi" formunun, Süryanice "şliha" (gönderilmiş) kavramının fonksiyonel bir karşılığı olarak Kur'an'da yerleştiğini analiz eder.

        Tucâhidûne (تُجَاهِدُونَ)

        İbn Fâris, c-h-d kökünün temel anlamının "meşakkat, güçlük ve tüm enerjisini bir işe harcamak" olduğunu belirtir; bir kimsenin elinden gelen en büyük çabayı göstermesi durumunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, cihadın üç türü olduğunu; dış düşmana karşı, şeytana karşı ve nefse karşı gösterilen mücadeleyi kapsadığını, ayette ise bu mücadelenin Allah rızası doğrultusunda her türlü fedakarlığı içeren aktif bir süreç olarak tanımlandığını açıklar. Toshihiko Izutsu, cihadın İslam'ın erken dönem ahlaki sisteminde sadece askeri bir savunma değil, Allah ile kurulan bağın (iman) dış dünyada ve iç dünyada korunması için gösterilen disiplinli ve ısrarlı bir çaba olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu bağlamda toplumsal ve siyasal bir duruşu, haksızlığa karşı ilahi ilkeler doğrultusunda sergilenen aktif mücadeleyi temsil ettiğini analiz eder.

        Sebîli (سَبِيلِ)

        İbn Fâris, s-b-l kökünün temel anlamının "uzayıp gitmek" ve "akışkanlık" olduğunu; yolun da bir hat üzerinde uzanması ve üzerinde yolcuların devinim halinde olması sebebiyle bu adı aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sebil" kelimesinin özellikle belirgin, açık ve kolayca gidilen yol anlamına geldiğini; "Allah'ın yolu" tamlamasının ise O'nun rızasına ve vuslatına ulaştıran şeriatı ifade ettiğini belirtir.

        Emvâlikum (أَمْوَالِكُمْ)

        İbn Fâris, m-v-l kökünün bir şeye sahip olmayı ve mülkiyet altına almayı ifade ettiğini; kelimenin aslen m-y-l (meyletmek) köküyle de ilişkili olduğunu, çünkü insanların kalplerinin doğal olarak mala ve dünya metaına meylettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, malın başlangıçta altın ve gümüş gibi biriktirilen değerler için kullanıldığını, ancak zamanla insanın sahip olduğu her türlü maddi kıymeti ifade eder hale geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da "mal" kavramının, müminin Allah ile yaptığı ticaretin bir parçası olarak sunulduğunu ve ekonomik gücün dinsel bir sorumluluğa dönüştürüldüğünü analiz eder.

        Enfusikum (أَنْفُسِكُمْ)

        İbn Fâris, n-f-s kökünün temel anlamının "soluk almak, nefes" olduğunu; buradan hareketle bir şeyin zatı, özü ve canlılığı anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nefis kelimesinin insan şahsiyetini, ruhunu ve bütünsel varlığını ifade ettiğini; ayette malın ardından canın zikredilmesinin, fedakarlığın en ileri aşaması olan kişinin kendi varlığını ortaya koymasını temsil ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki kullanımında insanın iç dünyasını, hür iradesini ve tüm benliğini kapsayan psikolojik ve varoluşsal derinliği simgelediğini vurgular.

        Hayrun (خَيْرٌ)

        İbn Fâris, h-y-r kökünün temel anlamının "seçmek, üstün tutmak" olduğunu; hayır denilen şeyin, iki durum arasından daha faydalı ve daha kaliteli olanın tercih edilmesiyle ortaya çıktığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayrın herkesin rağbet ettiği, akıl ve şeriatın iyi gördüğü şey olduğunu, ayette ise iman ve cihadın yaratacağı sonucun dünya metaından kıyaslanamaz derecede üstün olduğunu ifade eder.

        Ta’lemûne (تَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün temel anlamının "alamet ve iz" olduğunu; ilmin de bilinen şeyi diğerlerinden ayıran belirgin izler ve kesin bilgiler sayesinde zihinde yer edinmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilmin bir şeyin hakikatini ve mahiyetini tam olarak kavramak olduğunu, ayetin sonundaki bu uyarının ise sunulan teklifin (ticaretin) gerçek değerinin ancak derin bir farkındalıkla anlaşılabileceğine işaret ettiğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X