Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Saf Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Saf Sûresi, 2. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lime tekûlûne mâ lâ tef’alûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?

      Verilen Sözde Durmamak

      Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet, savaşta ilgili olarak münafıklar hakkında nâzil olmuştur. Onlar önce savaşı temenni etmişler, fakat Allah Teâlâ kendilerine savaşı emredince, “Rabb’imiz! Savaşı bize niçin yazdın?” demişlerdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da; Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? mealindeki âyeti indirdi; yani neden yerine getiremeyeceğiniz vâdlerde bulunursunuz? Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet, yine savaşla ilgili olarak bazı müminler hakkında nâzil olmuştur; âyette takdim tehir vardır. Şöyle ki onlar, Cenâb-ı Hakk’ın en çok sevdiği amelleri yapmak İstiyorlardı, O da “Ey İman edenler! Size elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi?” mealindeki âyet ile “Bilin ki Allah, kendi yolunda sağlam örülmüş bir duvar gibi kenetlenmiş halde çarpışanları sever” anlamındaki âyeti indirdi. Fakat bu sefer müminler sözlerinde durmadılar. O zaman Cenâb-ı Hak da Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz mealindeki âyeti indirdi.

      Bu âyetin bütün müminler hakkında gelmiş olması da mümkündür. Çünkü her mümin, imanı sebebiyle Cenâb-ı Hakka itaat etmek. Ona teslim olmak ve boyun eğmek konusundaki vâdine vefa göstermesi gerektiğine inanır. Vâdine vefa göstermediği zaman da, yaptığı her hatanın kendisini bu âyetin kapsamına sokacağından korkulur. Aslında müminlerden hiçbiri bütün vadine vefa gösteremez. Bu durumda ona düşen görev bu vefasızlığından dolayı gönülden tövbe etmektir.

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        2-4: "Ey iman eden kimseler, yapamayacağınız bir şeyi niçin söylüyorsunuz? Sizin böyle yapamayacağınız işi söylemeniz indallah ne kadar çirkin oluyor! Allah o kimseleri sever ki, parçaları birbirine kaynamış yekpare binayı andırır, saflar halinde fisebîlillah gaza ederler."

        MÜNAFIKLIK HALLERİ

        Bu ayat-i kerime (سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ) ayet-i celîlesiyle başlayan Saff Sûresi'ne mensûbdur. Sebeb-i nüzülü bazılarınca şöyledir:

        Yalancı pehlivanlar, sahte kahramanlar

        Müslümanlar, daha cihad farz olunmazdan evvel, "Nezd-i ilâhîde en makbul amel hangisidir? Bilsek de o uğurda malımızı canımızı feda ediversek." demişler.

        Yahud, Cenab- Hak Şühedâ-yı Bedir'in nail olduğu sevabı haber verince "Bir cihad olursa biz de olanca vüs'umuzu sarf ederiz." ahdinde bulunmuşlar; "Uhud" Gazvesi'nde ise sözlerini yerine getirmedikleri için böyle bir itâba müstahak olmuşlar.

        Bazılarınca da böyledir: Adamın biri muharebede öldürmemiş, saplamamış, vurmamış, sebat göstermemiş iken, "Öldürdüm, sapladım, vurdum, sebat ettim." dermiş. Binaenaleyh tekdir ona râci imiş.

        Birtakımlarına göre, Suhaybın öldürdüğü müşrikin katlini kendisine mål etmek isteyen adam hakkında; diğerlerinin reyince de münafıklar için inzal buyurulmuş.

        Sözünde durmayanlar helâk olur

        (Makt) bir adamdan çirkin bir iş zuhûrunu görüp o adama buğz eylemektir. Araplar "Şu heriften ne kadar hoşlanmam bilir misin?" yerinde olarak: (فلان ما امقته عندی) derler. Bu ibarede makt kelimesi lâfzen teaccüb sigası üzerine geldiği gibi Zemahşerîye göre âyet-i kerimedeki (كَبُرَ مَقْتًا) de manen yani sigası üzerine gelmemek şartıyla fi'l-i teaccübdür.

        Hakikat, azıcık düşünülürse görülür ki: Sözünü tutmamak, ahdini yerine getirmemek kadar sevimsiz, bununla beraber mühlik bir itiyâd olamaz. Efradı bu nakîsa ile ma'lûl olan cemaat için helâkten kurtuluş yoktur.

        دوصد گفته چون نیم کردار نیست İki yüz laf, yarım işin yerini tutmaz! diyen Firdevsî ne açık bir hikmet söylemiştir!

        Güzel konuşan bir vâli

        Hazret-i Osmanın hilafeti zamanında valilerden biri ilk defa olarak hutbe îrad etmek üzere minbere çıkmış; lâkin bir türlü (Elhamdülillah)ın arkasını getirememiş.

        Nihayet, "Ey cemaat-i müslimîn, görüyorsunuz ben öyle natûk bir adam değilim. Yalnız kavval bir emirden ziyade faal bir emire muhtaç olduğunuzu unutmayınız" diyerek minberden inmiş.

        Bunu işiten meşhûr Ahnef "Vallahi şu minbere bu kadar beliğ bir hatîib çıktığını görmedim." demiş.

        Bir kardeşlik vakası

        Acaba Müslümanları birbirine bağlayan râbıta ne derecelerde muhkem olmalıdır ki, düşmanlarına karşı bünyân-ı mersûs denecek kadar metin saflar vücûda getirebilsinler? Şu vaka-i tarihiye işte o râbıtayı bize gösteriyor.

        Huzeyfetü'l-Adevî diyor ki:

        Yermük Vakası günü kimi zî-rûh yatan, kimi bî-rûh serilen ecsâd-ı müslimîn arasında amcamın oğlunu arıyordum. Yanımda azıcık su vardı. Şâyed henüz ölmemişse hem bir iki yudum içiririm, hem de yüzünü gözünü silerim diyordum.

        Nihayet kendisini baygın bir halde buldum. "Su ister misin?" dedim. Gözleriyle "Evet" cevabını verdi. Lâkin bu sırada öte taraftan bir inilti işitildi. Amca-zâdem suyu ona götürmemi işaret etti.

        Gittim baktım ki Hişâm bin el-As imiş. Tam ağzına bir iki yudum su vereceğim anda biraz arkadan bir inilti daha duyuldu. Bu sefer de Hişam suyu içmekten imtina ederek, gözleriyle ona götür dedi.

        Ben o son nefesin geldiği yere gittim, lâkin bîçâreyi ölmüş buldum. Hemen koşarak Hişamın yanına geldim, baktım ki ölmüş; amca-zâdeme koştum. O da ölmüş.​

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Âmenû (آمَنُوا)

          İbn Fâris, e-m-n kökünün temel anlamının güven, huzur ve korkunun zıddı olduğunu belirtir; iman etmenin, kişinin kalbinde tasdik yoluyla tam bir güven ve huzur bulması, şüphelerden arınması anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kökün insanın iç huzuru ve korkusuzluk hali olduğunu vurgular; imanın, kişinin gerçeği kalbiyle onaylayarak kendi nefsini ve başkalarını güvende kılması olduğunu, dini terminolojide ise tasdik, ikrar ve eylemin birleşimiyle gerçekleşen derin bir güven durumu olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, "iman" kelimesinin ve türevlerinin Arapçada bulunmakla birlikte, spesifik olarak dini inanç ve tasdik bağlamındaki Kur'ani kullanımının, Süryanice ve Aramice "haymen" (inanmak, güvenmek) ve Habeşçe "amna" kelimeleriyle güçlü bir dini terminolojik paralellik taşıdığını; Yahudi-Hristiyan literatüründeki teolojik kavramın Arapçaya bu formda yerleşmiş olabileceğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an öncesi cahiliye dönemindeki kabile içi güven ve sadakat bağlamından, İslam ile birlikte ontolojik bir boyuta taşınarak kulun Allah ile kurduğu mutlak itaat, sadakat ve güvene dayalı sözleşme ilişkisini ifade edecek şekilde köklü bir semantik dönüşüm geçirdiğini detaylandırır.

          Tekûlûn (تَقُولُونَ)

          İbn Fâris, k-v-l kökünün ağızdan çıkan, telaffuz edilen her türlü sözü, ifadeyi ve düşünceyi bildirdiğini açıklar; sesin şiddetinden bağımsız olarak anlam taşıyan her lafzın bu kökle ilişkilendirildiğini ve eylemin zıddı olan sözel iddiayı temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavlin insanın inancını, niyetini veya bilgisini dışa vurduğu bir araç olduğunu; kelimenin bazen benimsenen inanç ve görüş anlamında kullanıldığını, bu ayetin bağlamında ise kişinin diliyle iddia ettiği, başkalarına beyan ettiği eylemleri ve yerine getirilmeyen vaatleri ifade ettiğini vurgular.

          Tef'alûn (تَفْعَلُونَ)

          İbn Fâris, f-a-l kökünün temel anlamının bir işi yapmak, eyleme geçmek ve bir şeyi tasavvur alanından çıkarıp somut gerçeklik alanında meydana getirmek olduğunu belirtir; kelimenin bir canlının kast ve niyetle ortaya koyduğu maddi eylemleri kapsadığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, fiilin bir insanın veya irade sahibi bir canlının bilerek, isteyerek ya da bazen alışkanlık eseri ortaya koyduğu somut işler olduğunu açıklar; kelimenin bu ayette dilde söylenen soyut sözlerin pratik ve eylemsel karşılığını, yani söylemin hayata geçirilen gerçek davranış boyutunu vurgulamak için dildeki "kavl" (söz) kavramının zıddı olarak konumlandırıldığını detaylandırır.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X