Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 58. Ayet

    وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۜ وَلَئِنْ جِئْتَهُمْ بِاٰيَةٍ لَيَقُولَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُبْطِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad darabnâ linnâsi fî hâżâ-lkur-âni min kulli meśel(in)(c) vele-in ci/tehum bi-âyetin leyekûlenne-lleżîne keferû in entum illâ mubtilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için her türlü örneği verdik. Şayet sen onlara bir mûcize getirecek olsan, inkâr edenler mutlaka şöyle diyeceklerdir: Siz ancak aslı esası olmayan şeyler ortaya koymaktasınız!”

      Andolsun ki biz, bu Kur’ân’da insanlar için her türlü örneği verdik. Bildirilen örneklerin, özel olarak kâfirler için olması mümkündür. Buna göre O, şöyle buyurmaktadır: Onlara özel olarak olan, bulundukları durumdan onları alıkoyan, onları imana ve tevhide yakaran hususları açıkladık. Fakat onlar inat ve büyüklenmeyi adet edinmişlerdir. Şayet sen onlara bir mûcize getirecek olsan. Yani sorulan istemiş oldukları mûcizeyi onlara verivercek olsan yine de seni doğrulamayacaklar ve doğru yolu kabul etmeyeceklerdir. Onlar, bildirilen sözleri söyleyeceklerdir: İnkâr edenler mutlaka şöyle diyeceklerdir: Siz ancak aslı esası olmayan şeyler ortaya koymaktasınız!

      Bildirilen örneklerin, müminler ve inkarcılar olmak üzere her iki grup için olması da uygundur. Bu durumda âyetin yorumu -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle olur: Muhakkak biz, fiilleriyle ve durumlarındaki iyilik ve kötülüğü insanlara açıkladık ve bunlara dair örnekler verdik. Öyle ki onlar her kötünün kötülüğünü, her iyinin de iyiliğini bunlar sayesinde bilmektedirler. Ayrıca bunlarla hak ile bâtıl ve adalet ile zulüm birbirinden ayrılmaktadır. Çünkü bu inkârcılar düşünüp tefekkür etmemektedirler. Sonra Cenâb-ı Hak, söz konusu inkârcıların niteliklerine dönerek şöyle buyurmuştur: Şayet sen onlara bir mûcize getirecek olsan. Yani açıklamaya ek olarak. İnkâr edenler mutlaka şöyle diyeceklerdir: Siz ancak aslı esası olmayan şeyler ortaya koymaktasınız! En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Darabnâ (ضَرَبْنَا)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin türediği "dat, ra, be" kökünün temel anlamının "bir şeyi diğerine vurmak, çarpmak, hareket ettirmek ve şiddetle yerleştirmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir örneği veya misali ortaya koymaya "darb-ı mesel" denmesinin nedeni; o fikrin, tıpkı madeni bir paraya mühür (sikke) vurulması gibi, muhatabın zihnine kalıcı ve sarsıcı bir şekilde kazınması/vurulmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "darb" kavramını tahlil ederken, bu fiilin mecazi kullanımına dikkat çeker. İsfahânî'ye göre Kur'an'ın insanlara örnekler "vurması/getirmesi" (darabnâ), soyut ve anlaşılması güç olan ilahi hakikatlerin, insanların günlük hayatta bildikleri somut nesneler ve olaylar üzerinden onların aklına "çarpılması" ve zihinsel bir uyanış sağlanmasıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "darb" eyleminin epistemolojik (bilgisel) işlevini inceler. Izutsu'ya göre "örnek getirme/vurma" eylemi, Kur'an'ın en temel pedagojik aracıdır. İnsan zihni kibre ve gaflete daldığında uyuşur; Kur'an bu uyuşukluğu gidermek için felsefi teoriler anlatmaz, onun yerine zihne doğrudan "çarpan" (darb eden) sarsıcı misaller ve benzetmeler fırlatarak fıtratı uykusundan uyandırır.

        Lin-Nâsi (لِلنَّاسِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "hemze, nun, sin" (ünsiyet kurmak, bir arada yaşamak) veya "nun, vav, şın" (hareketli olmak, çalkalanmak) harflerine dayandırır. Etimolojik olarak insanlığın sosyal doğasını, birbirine muhtaçlığını ve yeryüzündeki dinamik/telaşlı halini ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayet içindeki sosyolojik kapsayıcılığını tahlil eder. Aydar'a göre Kur'an'ın "Biz bu misalleri insanlar için getirdik" (darabnâ lin-nâsi) demesi, mesajın evrenselliğini ilan eder. Misaller sadece Araplar, Kureyşliler veya sadece inananlar (müminler) için değil; akletme kapasitesi olan ve biyolojik/sosyolojik olarak "insan" (en-nâs) kategorisine giren her bir birey için, onların ortak fıtrat kodlarına hitap edecek şekilde kurgulanmıştır.

        Hâzâl (هَٰذَا)

        İbn Fâris, bu işaret isminin (hâ: tenbih/uyarı edatı, zâ: işaret zamiri) temel anlamının "yakında, göz önünde ve apaçık ortada olan bir şeye dikkat çekmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak muhatabın gözünü ve zihnini doğrudan işaret edilen nesneye kilitleyen bir uyarıcıdır.

        Kur'âni (الْقُرْآنِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "kaf, ra, hemze" kökünden türediğini ve temel anlamının "toplamak, bir araya getirmek, harfleri birbirine bitiştirerek okumak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, dağınık olan hakikatlerin, hükümlerin ve kıssaların tek bir nizam içinde toplanıp seslendirilmesini ifade eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki kök haritasını çıkarır. Jeffery, Arapçadaki "Kur'an" kelimesinin büyük ihtimalle Süryanice ve Aramicedeki "qeryânâ" (okuma parçası, kilisede okunan kutsal metin/lectionary) kelimesinden Arap dini lisanına geçtiğini belirtir. Geç Antik Çağ'da "kutsal okuma" eylemini tanımlayan bu terim, İslam'ın evrensel ve mutlak kitabını isimlendirmek üzere devralınmış ve yepyeni bir teolojik zirveye oturtulmuştur.

        Theodor Nöldeke, kelimenin filolojik kökeni üzerine Jeffery'nin tespitlerini desteklerken, "Kur'an" isminin sadece yazılı bir metni (mushafı) değil, aktif ve canlı bir "okuma/hitap" eylemini nitelediğini vurgular.

        Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ edebiyatı bağlamında analiz eder. Neuwirth'e göre ayetteki "bu Kur'an'da" (fî hâzâl kur'ân) vurgusu, metnin henüz iki kapak arasına girmiş statik bir kitap (mushaf) olmadan önceki canlı (performatif) doğasını gösterir. Kur'an, o an Mekke sokaklarında yankılanan, itiraz edilen, dinlenilen ve doğrudan muhatapla tartışan "diri bir okumadır".

        Meselin (مَثَلٍ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "mim, se, lam" kökünün temel anlamının "bir şeyin diğerine benzemesi, denk olması, sıfat ve bir durumu açıklamak için kullanılan örnek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, bilinmeyen veya soyut olan bir hakikati, bilinen ve somut olan bir eşdeğeri (misli) üzerinden görünür kılmaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, "mesel" kavramını epistemolojik (bilgisel) bir araç olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre insan aklı, metafizik alemi, ilahi adaleti veya ahireti (gaybı) doğrudan kavrayamaz. Kur'an, bu idrak engelini aşmak için "her türlü misali/örneği" (min kulli meselin) kullanır; yani o yüksek hakikatleri, insanın rüyaları, ticareti, tarımı veya doğa olayları gibi çok iyi bildiği yatay (dünyevi) kalıplara dökerek anlatır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve ontolojik derinliğini inceler. Cündioğlu'na göre ilahi kelamın "mesel" (örnek/metafor) kullanması bir edebi süsleme değil, ontolojik bir zorunluluktur (tenezzüldür). Mutlak ve sonsuz olan Hakikat (Allah'ın kelamı), izafi ve sınırlı olan insan zihnine ancak "mesellerin" (sembollerin ve benzetmelerin) daraltılmış kıyafetlerini giyerek inebilir. Mesel, ilahi aklın beşeri akılla kurduğu şefkatli bir köprüdür.

        Ci'tehum (جِئْتَهُم)

        İbn Fâris, bu kelimenin "cim, ye, hemze" kökünden türediğini ve temel anlamının "gelmek, ulaşmak, bir şeyi getirmek ve ortaya çıkmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir gücün veya nesnenin, dışarıdan muhatabın alanına doğru yönelerek kendini göstermesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin nüzul ortamındaki (Mekke) polemiksel işlevine dikkat çeker. Öztürk'e göre "eğer onlara bir mucize/delil getirsen bile" (ve lein ci'tehum) kurgusu, müşriklerin Peygamber'den bitmek bilmeyen mucize taleplerine verilen felsefi bir cevaptır. Onlar "gökten melek getir, altından evler getir" diyerek sürekli bir şeyler "getirilmesini" (mecî') şart koşuyorlardı. Kur'an, asıl sorunun "getirilen şeyde" (delilde) değil, muhatabın ahlaki körlüğünde olduğunu bu fiille deşifre eder.

        Âyetin (بِآيَةٍ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "hemze, ye, ye" kökünün temel anlamının "iz, alamet, nişan ve insanı bir hedefe yönelten açık işaret" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir hakikatin veya failin varlığını tartışmasız şekilde ispatlayan somut kanıttır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'daki çok katmanlı anlamını özetler. Ansiklopediye göre "ayet", hem evrendeki doğa olaylarını, hem Kur'an'ın cümlelerini, hem de peygamberlerin gösterdiği doğaüstü fiziksel mucizeleri kapsar. Ayetteki kullanımı "herhangi bir kesin delil veya mucize" anlamındadır ve müşriklerin ne tür bir kanıt görürlerse görsünler inkara kilitlendiklerini vurgular.

        Le Yekûlenne (لَّيَقُولَنَّ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "kaf, vav, lam" kökünden türediğini ve temel anlamının "ağızdan ses çıkarmak, konuşmak, bir düşünceyi veya hükmü lafza dökmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin gramatikal yapısındaki ağır pekiştirmelere (tekid) dikkat çeker. İsfahânî'ye göre kelimenin başındaki "lam" (lam-ı te'kid) ve sonundaki şeddeli "nun" (nun-u müşeddede) harfleri, Arapçada mutlak bir kesinlik ve şüphe götürmez bir öngörü bildirir. "Kesinlikle ama kesinlikle şöyle diyeceklerdir" (le yekûlenne) ifadesi, müşrik zihnin hakikat karşısında üreteceği refleksin ilahi ilim tarafından ne kadar şaşmaz bir şekilde bilindiğini (deşifre edildiğini) kanıtlar.

        Ellezîne Keferû (الَّذِينَ كَفَرُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "kef, fe, ra" harflerine dayandırır. Kökün temel ve fiziksel anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, saklamak ve perdelemek" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "küfür" eyleminin psikolojik doğasını inceler. Izutsu'ya göre "inkar edenler/örtenler" (ellezîne keferû) nitelemesi, bilgisiz bir cehalet durumunu değil, inatçı bir örtbas eylemini tanımlar. Onlar her türlü "misali" (mesel) işitmelerine ve kendilerine "kesin deliller/mucizeler" (ayet) getirilmesine rağmen; sırf kendi statülerini ve kabilevi inançlarını korumak uğruna, o apaçık hakikatin üzerini kasten "örten" aktif eylemcilerdir (kafirlerdir).

        Mubtılûn (مُبْطِلُونَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "be, tı, lam" kökünün temel anlamının "bir şeyin boşa gitmesi, çürümesi, hükümsüz ve temelsiz olması, hakkın zıttı" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "batıl", varoluşsal bir temeli ve gerçekliği olmayan, sahte, kurgusal ve yok olmaya mahkum olan illüzyondur. İf'al babında ism-i fail olan "mubtıl", hakikati boşa çıkarmaya çalışan, yalan üreten ve sahtekarlık yapan kişi demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibtal" kavramını hakikatle savaş bağlamında tahlil eder. İsfahânî'ye göre "siz sadece batıl şeyler getiren/sahtekarlar olabilirsiniz" (in entum illâ mubtılûn) suçlaması, inkarcıların felsefi iflasıdır. Kendi inançları (şirk) bütünüyle "batıl" (temelsiz) olmasına rağmen, karşılarına gelen mutlak hakikati (Tevhidi ve Kur'an'ı) "batıl" (sahte/büyü/yalan) olmakla suçlarlar. Bu, suçu karşı tarafa yansıtma (projeksiyon) refleksidir.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin Geç Antik Çağ'ın polemik dili ve dinler tarihi içindeki yerini analiz eder. Reynolds'a göre kurulu dini veya siyasi düzenler, kendilerini sarsan yeni ve ilahi bir mesajla karşılaştıklarında daima aynı savunma mekanizmasını kullanırlar: Elçiyi "mubtıl" (sahtekar, büyücü, göz boyayıcı veya yalancı) ilan etmek. Müşriklerin Hz. Muhammed'e ve müminlere "Siz batılcılar/sahtekarlarsınız" demesi, Firavun'un Hz. Musa'ya veya Ferisilerin Hz. İsa'ya yönelttiği tarihsel suçlamaların etimolojik ve teolojik bir tekrarıdır. Statüko, hakikati daima "batıl" (mubtıl) ilan ederek kendini korumaya çalışır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X