Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 53. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 53. Ayet

    وَمَٓا اَنْـتَ بِهَادِ الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْۜ اِنْ تُسْمِعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ ente bihâdi-l’umyi ‘an dalâletihim(s) in tusmi’u illâ men yu/minu bi-âyâtinâ fehum muslimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ‘‘Sen körleri (yol gösterip) yanlış yoldan doğruya yönlendiremezsin. Sen (çağrını) ancak âyetlerimize inanıp teslim olanlara duyurabilirsin”

      Yine söz konusu hikmet sen körleri (yol gösterip) yanlış yoldan doğruya yönlendiremezsin meâlindeki âyette de vardır. Yani sen körleri yanlış yoldan doğruya yöneltemezsin. Zira yanlış yolda olma meselesinde kör olan ve kendisinin doğru yolda, başkalarının yanlış yolda olduğunu zanneden odur. Fakat yanlış yolda olduğunu kabul eden kimseyi ise doğru yola iletmeye güç yetirebilirsin. Cenâb-ı Hak, yanlış yolda olduklarına ilişkin olarak onların ne derece akılsız, inatçı ve kör olduklarını bildirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sen (çağrını) ancak âyetlerimize inananlara duyurabilirsin. Yani sen âyetlerimize inananlardan başkasına davetini duyuramazsın. Bu, “bil ki sen ölülere işittiremezsin, sağırlara da çağrıyı duyuramazsın” ve sen körleri (yol gösterip) yanlış yoldan doğruya yönlendiremezsin İlâhî beyanların, hidâyetin kendisi değil, öğütlerden ibaret bulunduğunu göstermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sen (çağrını) ancak âyetlerimize inanıp teslim olanlara duyurabilirsin”. Bu, tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibidir: “Sen ancak o zikre uyanı uyarabilirsin”. Yani senin uyarılarından ancak doğru yola uyan yararlanır. Ya da kendisine uyarı yapılmasını kabul eden, doğru yola uyan kimsedir. Fakat doğru yola uymayan kimse bundan yararlanmaz. Buna gör sen (çağrını) ancak âyetlerimize inananlara duyurabilirsin meâlindeki İlâhî beyan şu mânaya gelebilir: Yani öğütleri ancak bunlara iman eden kimseler dinler ve bunlardan yararlanır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Bihâdi (بِهَادِ)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin türediği "he, dal, ye" kökünün temel anlamının "öne düşüp yol göstermek, birini bir hedefe doğru yönlendirmek ve rehberlik etmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak karanlıkta veya çölde yolunu kaybeden birine doğru istikameti gösteren (kılavuzluk eden) kişinin eylemini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramını "lütufla, yumuşaklıkla ve şefkatle doğru yolu göstermek" olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre bu ayette ism-i fail (özne) formunda ve olumsuzluk edatıyla (mâ ente bihâdi / sen bir yol gösterici değilsin) kullanılması, hidayetin sınırlarını çizer. Peygamberin görevi sadece mesajı iletmektir (tebliğ); ancak bir insanın kalbine hidayeti zorla yerleştirmek, onun zihinsel körlüğünü ortadan kaldırmak beşeri bir "yol göstericinin" (hâdi) yetki alanında değildir. Bu fiil bütünüyle Allah'ın tekelindedir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki (Mekke) psikolojik boyutunu inceler. Öztürk'e göre Hz. Muhammed, kendi akrabalarının ve toplumunun (Müşriklerin) inatla şirke batmasına çok üzülüyor ve onları kurtarmak (hidayete erdirmek) için kendini paralıyordu. Kur'an, "sen yol gösterici değilsin" (mâ ente bihâdi) diyerek Peygamber'in omuzlarındaki o ağır psikolojik yükü (suçluluk duygusunu) alır; hidayetin sosyolojik bir ikna süreci değil, tamamen ilahi bir takdir olduğunu vurgulayarak elçisini teselli eder.

        El-Umyi (الْعُمْيِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "ayın, mim, ye" kökünden türediğini ve temel anlamının "gözün görme yetisini kaybetmesi, karanlık, örtülmüşlük ve belirsizlik" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "âmâ" (çoğulu umy), ışığın (hakikatin) var olmasına rağmen, alıcı organın (gözün) o ışığı idrak edemeyecek kadar işlevini yitirmesi halidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "körlük" (âmâ/umy) kavramının epistemolojik (bilgisel) ağırlığını tahlil eder. Izutsu'ya göre Kur'an'daki körlük, nadiren biyolojik bir engeli ifade eder; bu kelime neredeyse tamamen "kalp gözünün (basiretin) kapanması" anlamında metafizik bir sağırlık ve körlüktür. İnsanlar güneşi veya ticari kervanları biyolojik olarak kusursuz görürler; ancak evrendeki ilahi ayetleri ve varoluşun amacını okuyamadıkları için Kur'an'ın ontolojik lisanında bütünüyle "körler" (el-umyi) kategorisine dahil edilirler.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi analizini yapar. Cündioğlu'na göre "körlük", hakikatle (Logos) temasın kesilmesidir. Varlık apaçık ortadadır, deliller (beyyinât) güneş gibi parlamaktadır; ancak müşrik zihin kibrinden, atalar kültünden ve inatçılığından dolayı kendi idrak pencerelerini sımsıkı kapatmıştır. "Körleri yönlendiremezsin" uyarısı, görmeyi bizzat kendisi reddeden bir zihne dışarıdan ışık vermenin felsefi imkansızlığıdır.

        Dalâlatihim (ضَلَالَتِهِمْ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "dat, lam, lam" kökünün temel anlamının "doğru yoldan sapmak, kaybolmak, hedefi şaşırmak ve bir şeyin yok olup gitmesi" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak hidayetin mutlak zıttıdır ve karanlıkta veya çölde yol işaretlerini (ayetleri) kaybedip belirsizliğe sürüklenmeyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramını tahlil ederken, eylemin kasıtlı olup olmamasına dikkat çeker. İsfahânî'ye göre dalalet bazen bilmeden yapılan bir hatayı kapsasa da, ayette "kendi sapkınlıklarından" (an dalâlatihim) şeklinde aidiyet ekiyle (onların) kullanılması; bu sapkınlığın tesadüfi bir kayboluş değil, müşriklerin inatla sahiplendikleri, kendi iradeleriyle inşa ettikleri ve içinde kalmaktan memnun oldukları organize bir "ideolojik körlük" olduğunu kanıtlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik yansımasını inceler. Aydar'a göre dalalet, sadece bireysel bir inanç sapması değildir. Mekke toplumunda şirkin, faizin, zayıfları ezmenin ve putperestliğin oluşturduğu o yozlaşmış sistemin bütünü bir "dalalettir". İnsanlar kendi kurdukları bu sömürü düzenine o kadar körü körüne (el-umyi) bağlanmışlardır ki, peygamberin onları bu "sistemik sapkınlıktan" (dalaletlerinden) söküp alması kendi beşeri gücüyle mümkün değildir.

        Tusmi'u (تُسْمِعُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "sin, mim, ayın" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "sesi algılamak, kulağa ulaşan şeyi idrak etmek ve duymak" olduğunu belirtir. İf'al babında (tusmi'u / işittirirsin) kullanıldığında, bir sesi başkasının zihnine ulaştırma ve ona o sesi idrak ettirme eylemini tanımlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayet içindeki zıtlık (tıbâk) sanatı bağlamındaki işlevini tahlil eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre ayetin ilk kısmı "körler" (el-umyi) üzerinden bir idrak kapalılığını anlatırken, ikinci kısmı aniden "işittirme" (tusmi'u) eylemine geçer. Görme ve işitme, Kur'an'da fıtratın hakikate açılan iki büyük kapısıdır. Kör olan birine doğru yolu gösteremezsin; ancak hakikati "işittirebileceğin" (anlatıp idrak ettirebileceğin) yegane kitle, kulakları kibre tıkalı olmayanlardır. Bu fiil, tebliğin (mesaj iletiminin) fiziksel ses tellerinden ziyade, muhatabın alıcı frekanslarına bağlı olduğunu gösteren kusursuz bir edebi geçiştir.

        Yu'minu (يُؤْمِنُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "hemze, mim, nun" kökünün temel anlamının "güven içinde olmak, korku ve endişenin zıttı olarak sükûnet bulmak, eman vermek ve tasdik etmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak iman; zihnin, dogmaların yarattığı kaostan kurtulup, mutlak hakikatin (tevhidin) sağladığı o sarsılmaz ve dingin "güven" (emn) alanına girmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "iman" eylemini "küfür/dalalet" ile diyalektik bir zıtlık içinde inceler. Izutsu'ya göre "inanan/iman eden" (yu'minu) kişi, evrene ve varlığa karşı kör/sağır (umy/summ) refleksler geliştiren müşrik zihnin tam tersidir. İman eden kişi, ilahi çağrıyı (sesi) işittiğinde kibirlenmez; aklını ve kalbini o çağrıya açarak, Yaratıcı'nın mesajına karşı varoluşsal bir "güven ve teslimiyet" inşa eder. İşittirmenin (tusmi'u) başarılı olmasının tek şartı, muhataptaki bu "güvenmeye/inanmaya hazır olma" (fıtri açıklık) potansiyelidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin psikolojik derinliğini tahlil eder. Kılıç'a göre iman, pasif bir kabulleniş değil, insanın varlık sancılarına (korkularına) karşı ürettiği en güçlü ontolojik sığınaktır. Peygamberin çağrısını (Kur'an'ı) gerçekten "işitebilenler", içlerindeki o manevi boşluğu şirkin sahte tanrılarıyla dolduramayan, hakikati arayan ve o ilahi mesaja tutunarak "güven (eman) bulan" (yu'minu) kimselerdir.

        Âyâtinâ (بِآيَاتِنَا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "hemze, ye, ye" kökünden türediğini ve temel anlamının "iz, alamet, nişan ve insanı bir hedefe yönelten açık işaret" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, görünmeyen, mutlak ve aşkın bir hakikate kılavuzluk eden, üzerinde düşünülmesi gereken somut kanıtı ifade eder.

        Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın metin merkezli din algısı üzerinden okur. Neuwirth'e göre "ayet" kelimesi, İslam öncesinde doğadaki izleri ve rasyonel işaretleri tanımlarken; Kur'an'da bu kavram muazzam bir anlambilimsel evrim geçirerek "okunan, vahyedilen ilahi metin birimlerine" (Kur'an cümlelerine) dönüşmüştür. "Ayetlerimize inananlar" (yu'minu bi âyâtinâ) ifadesi, o dönemki Ortadoğu'nun sözlü kültüründen, bizzat Yaratıcı'nın kelamının "okunduğu ve dinlendiği" sağlam bir vahiy (metin) teolojisine geçişi mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayet kavramının epistemolojik boyutunu özetler. Ansiklopedi, Kur'an ayetlerinin insanın aklını zorlayan veya uyuşturan sihirli sözler olmadığını; aksine her bir ayetin evrendeki nizamı, ahlakı ve tevhidi "işaret eden" (gösteren) açık ve akli deliller olduğunu kaydeder. Müminin ayetlere inanması, dogmatik bir körlük değil; o işaretleri (ayetleri) okuyarak ulaştığı şuurlu bir idraktir.

        Muslimûn (مُسْلِمُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "sin, lam, mim" kökünün temel anlamının "barış, esenlik, hastalıktan/kusurdan salim olmak, kurtulmak ve boyun eğmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "İslam/Müslüman", kendi hevasını, kibrini ve yıkıcı arzularını terk ederek, mutlak bir otoritenin (Allah'ın) yasalarına itirazsız boyun eğen ve bu teslimiyet sayesinde ontolojik bir "barış ve esenlik" (selamet) yurduna giren kişidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "teslimiyet" kavramını iman ile olan ilişkisi bağlamında tahlil eder. İsfahânî'ye göre ayetin sonundaki "onlar Müslümanlardır/teslim olmuşlardır" (fe hum muslimûn) cümlesi, imanın mantıksal ve eylemsel sonucudur. Bir insan ilahi ayetleri işitip (tusmi'u) onlara inandığında (yu'minu), bu zihinsel onay anında bütün bedeni, ahlakı ve yaşantısıyla Allah'ın iradesine "teslim olma" (İslam) eylemine dönüşür. İman içsel bir tasdik, İslam ise o tasdikin dışa vurulmuş mutlak itaatidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenini ve dini lisanlar arası akrabalığını inceler. Jeffery, Arapçadaki "İslam/Müslüman" teriminin Süryanice ve Aramicedeki "mashlemana" (teslim olan, kendini Tanrı'ya adayan) kelimesiyle kökensel bir bağa (sh-l-m) sahip olduğunu belirtir. Kur'an, Ortadoğu monoteizminin bu derin "teslimiyet" kavramını devralır ve onu kendi ümmetinin evrensel ve kurumsal kimlik ismi (Müslüman) haline getirir.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin polemiksel gücünü analiz eder. Reynolds'a göre "fe hum muslimûn" (işte onlar teslim olanlardır) mühürü, Geç Antik Çağ'daki politik ve teolojik iktidar kavgalarına bir reddiyedir. Müşrikler kendi kabilelerine, Bizanslılar veya Sasaniler kendi imparatorluklarına teslim olurken; Kur'an, gerçek kurtuluşun ancak ve ancak evrenin yaratıcısının ayetlerini işitip, araya hiçbir aracı put (ortak) koymadan doğrudan O'na "teslim olmakla" (İslam ile) mümkün olduğunu ilan ederek, yepyeni ve bağımsız bir teolojik duruş (özne) inşa eder. Ölülere ve körlere söz dinletilemez; hakikati ancak, kibirlerini kırıp Allah'a teslim olanlar (muslimûn) duyabilir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X